قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟ ٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَا |
|
|
| 3 | أَقُولُ | ben demiyorum |
|
| 4 | لَكُمْ | size |
|
| 5 | عِنْدِي | yanımdadır |
|
| 6 | خَزَائِنُ | hazineleri |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | وَلَا | ve |
|
| 9 | أَعْلَمُ | bilmem |
|
| 10 | الْغَيْبَ | gaybı |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | أَقُولُ | demiyorum |
|
| 13 | لَكُمْ | size |
|
| 14 | إِنِّي | ben |
|
| 15 | مَلَكٌ | meleğim |
|
| 16 | إِنْ |
|
|
| 17 | أَتَّبِعُ | ben uyuyorum |
|
| 18 | إِلَّا | sadece |
|
| 19 | مَا | şeye |
|
| 20 | يُوحَىٰ | vahyolunan |
|
| 21 | إِلَيَّ | bana |
|
| 22 | قُلْ | de ki |
|
| 23 | هَلْ | midir? |
|
| 24 | يَسْتَوِي | eşit |
|
| 25 | الْأَعْمَىٰ | kör |
|
| 26 | وَالْبَصِيرُ | ve gören |
|
| 27 | أَفَلَا |
|
|
| 28 | تَتَفَكَّرُونَ | düşünmüyor musunuz? |
|
Hz. Peygamber gerek kendi kavmine gerekse bütün insanlara yalnızca “Allah’ın âyetleri”ni, akıl ve kalplere, vicdanlara hitap eden delillerini duyuruyordu. Kureyş müşrikleri ise öteden beri kâhin, sâhir, arrâf gibi isimlerle andıkları kişilerde olağanüstü güçlerin mevcut olduğuna inanıyor; peygamber olduğunu ve Allah katından bilgiler getirdiğini söyleyen Hz. Muhammed’de de bu şekilde güçler bulunması gerektiğini düşündükleri için ondan meselâ bir dağı altın kütlesi haline getirmesini (Müsned, I, 242, 258), gökten melekler indirmesini ve onlarla konuştuğunu kendilerine göstermesini… (En‘âm 6/8) istiyorlardı. Âyet, Hz. Peygamber’in bu cahilce taleplere vermesi istenen çarpıcı cevabı içermektedir. Aslında zihni ve gönlü hakikate açık, önyargılardan uzak, ruhu ihtiraslarla kirlenmemiş, kalbi inkâr ve isyan duygularıyla körleşmemiş insanlar için, Allah’tan vahiy aldığı birçok kanıtla anlaşılan bir kimsenin, hiçbir komplekse kapılmadan, engin bir tevazu hali sergileyerek böylesine gerçekçi ve samimi beyanlarda bulunması, dağları altına çevirmekten daha güçlü ve ikna edici bir delildir. Fakat “Hiç kör ile gören bir olur mu?” Onun için âyetin sonunda “Hiç düşünmez misiniz?” buyurulmuştur
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 407
Resul-i Ekrem’e vahyedilen Kur’an-ı Kerim ‘dir. Bu ayet, onun sünnetinin de tümüyle Kur’an’la uyum halinde olduğuna dair bir teminat içermektedir. Ayrıca Peygamberimizin, karşılaştığı bazı problemleri Cebrail’in yardımıyla çözmesi de sağlanmıştır. Kur’an ayetleri dışındaki bu ilahi yardımdan söz eden Peygamber Efendimiz: “ Bana Kur’an’la birlikte onun bir benzeri daha verildi” buyurmuştur.
(Ebu Davut ,Sunne ,6;Ahmed b. Hanbel, Musned ,IV,131)(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİPROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli لَٓا اَقُولُ لَكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. لَكُمْ car mecruru اَقُولُ fiiline mütealliktir.
عِنْد۪ي mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Mütekellim zamir ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَزَٓائِنُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. الْغَيْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. لَكُمْ car mecruru اَقُولُ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl اِنّ۪ي مَلَكٌ ’ dir. اَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَلَكٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟
Fiil cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَتَّبِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. اِلَّا hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُوحٰٓى اِلَيَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُوحٰٓى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيَّ car mecruru يُوحٰٓى fiiline mütealliktir.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifham harfidir. يَسْتَوِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْاَعْمٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْبَص۪يرُ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Hemze istifham harfidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتَفَكَّرُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَتَفَكَّرُونَ۟ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
يَسْتَوِي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
اَتَّبِعُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi تبع ‘dır.
İftial babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
لْاَعْمٰى kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَٓا اَقُولُ لَكُمْ fiilinin mekulü’l-kavli olan عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ cümlesi ise sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عِنْد۪ي mekan zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. خَزَٓائِنُ اللّٰهِ muahhar mübtedadır.
Veciz ifade kastına matuf خَزَٓائِنُ اللّٰهِ izafetinde خَزَٓائِنُ kelimesi lafza-i celâle muzâf olduğu عِنْد۪ي izafetinde عِنْد۪ , Hz. Peygambere ait zamire muzaf olduğu için şan ve şeref kazanmıştır.
Aynı üsluptaki وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ cümlesi ile وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌ cümlesi …لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İkinci لَٓا اَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي مَلَكٌ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
لَٓا اَقُولُ - قُلْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı ve iştikak cinası, bu kelimelerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önceki لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي cümlesi ve وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَزَٓائِنُ اللّٰهِ ifadesi, Allah’ın kudretini nimetlerle ilişkilendirmek ve insanlara dünyada nafile hayırlar bahşetmek manasında müsteardır. Elde edip faydalanmalarına rağmen insanların gözlerinden gizli olan bu sağlıklı ve doyurucu ilişkiler; para, vergi ve yiyecek toplayan servet ehlinin hazinelerine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan يُوحٰٓى اِلَيَّ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki muzâri fiiller hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi harekete geçer.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatıyla oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiil ve mef’ûl arasındadır. اَتَّبِعُ maksur-sıfat, مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
يُوحٰٓى fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Kasr üslubu ile anlaşılıyor ki peygamber ancak vahyedilene tabi olmaktadır. Dini hüküm ve konularda yapmış olduğu fiiller ancak ve ancak Allah’ın kendisine indirmiş olduğu vahiy ile olduğu ifadesi ve vurgusu söz konusudur. (Ahmet Musa Üstünbaş, Ahkâf Sûresi’nin Arap Dili Ve Belâgatı Açısından İncelenmesi)
اَتَّبِعُ ifadesi, bir şeyi ve levazımını başkalarını dikkate almaksızın sınırlandırmak, kısaltmak manasında mecaz-ı mürseldir. Çünkü bu hakiki anlamda tâbi olmanın lâzımıdır ve tevhid edilen zatın arkasından yürümek demektir. Yani “Harikulade olaylar, ilave rızıklar veya gayb haberleri getirmek gibi teklifler karşısında bana vahyedilene cevap olarak tebliğden ayrılmam.” manasını taşır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir. Burada da muhataplar kâfirdir. Resul’ün (s.a.v) kendisine vahyolunana tâbi olduğunu inkâr ediyor ve eskilerin masallarını anlattığına inanıyorlardı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. هَلْ , inkârî istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkârî kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ cümlesinde istiare sanatı vardır. الْاَعْمٰى kelimesi kâfir, الْبَص۪يرُ kelimesi mümin için müstear olmuştur. Çünkü kafir eşyanın hakikatini görmez. Âmâ gibidir. Mümin ise bunun aksidir. Basîretle davranır. Çevresindekilerin farkındadır. Yâni, gören insan gibidir. İstiâre kör ve gören kelimelerinde vâkî olmuştur. İkisi de müştaktır, istiâreler tebeiyyedir, bunlar aynı zamanda müsteârun minh olduğu için tasrîhiyyedir.
الْاَعْمٰى - الْبَص۪يرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قُلْ emrinin tekrarı, delille susturmak ve bağlayıcılığı pekiştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ھلَ ile gelen istifham, soru ile; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazi, tehekkümi ve inkaridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)
Bu kelam, dalalete düşenle hidayete ereni belirten mutlak bir temsildir. Bu soru, inkâr ve ret anlamındadır. Maksat, zikredilen hakikatleri bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığını belirtmek ve dalaletten nefretle hidayete teşvik etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan ayetin son cümlesi, takdiri ألا تسمعون (İşitmiyor musunuz?) olan mukadder istînâfa فَ ile atfedilmiştir.
Hemze, inkârî istifham harfidir. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Cümle muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Kur'an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur'an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin ( تَعَقُّل ) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise تَفَقُّه kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟ cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Öyleyse hâlâ düşünmeyecek misiniz?” ki körlere benzeyen sapkınlar olmayasınız ya da insana yakışmayan bir şeyi iddia etmediğimi öğrenesiniz veya bana vahyolunana uymamın gerekli olduğunu bilesiniz!? şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَفَلَا تَعْقِلُونَ sorusu azarlama ve kınama için gelmiştir, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Bu cümle aslında mukadder bir cümleye matuftur, “Siz hakikatten gafil kalıp akletmez misiniz?” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)