بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
فَقُطِـعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۜ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ٤٥
فَقُطِـعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُطِـعَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. دَابِرُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقَوْمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl الْقَوْمِ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
ظَلَمُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) دَابِرُ kelimesi, sülâsi mücerredi دبر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَلْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Takdiri, واَجِبٌ veya ثاَبِةٌ (gereklidir veya sabittir) şeklindedir.
رَبِّ kelimesi لِلّٰهِ lafza-i celâlin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقُطِـعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۜ
Ayet, atıf harfi فَ ile önceki ayetteki هُمْ مُبْلِسُونَ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قُطِـعَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
الْقَوْمِ için sıfat konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan ظَلَمُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kavmin sıfatının ism-i mevsûlle gelmesi, sonraki habere dikkat çekmenin yanında tahkir içindir. Zamir makamında zahir isim gelerek zalimler olarak nitelenmeleri hükmün illetini bildirmek için gelen ıtnâb sanatıdır. Müsnedün ileyh olan, az sözle çok anlam ifade eden دَابِرُ الْقَوْمِ izafetinde, دَابِرُ, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
فَقُطِـعَ دَابِرُ [Arkasının kesilmesi] ifadesi, topluluğun yok edilmesinden kinayedir. Çünkü yok edilen toplumun arkasından onu izleyen başka bir toplum meydana gelir. Bunların ardından başkası gelince bu toplum da yok edilir. Bu böyle devam edip gider. Bu tabir Kur’an’da çok tekrar edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada zamir makamında zahir ismin kullanılması (onların değil de zalimler topluluğu denmesi) hükmün illetini bildirmek içindir. Çünkü onların helak edilmesi, zulümleri sebebiyledir. Bu da,küfrü şükür, isyanı da itaat yerine koymaktır.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ’dan murad, müşriklerdir. Şirk en büyük zulümdür. Çünkü şirk, Rabb olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda Allah’ın kulları üzerindeki hakkına bir tecavüzdür. Yine şirk, bir takım haksızlıkları da beraberinde getirir. Çünkü müşrikler, insanları adaletsizlikten alıkoyan bir kanuna inanmazlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle tezyil hükmünde itiraz cümlesidir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. الْحَمْدُ , mübteda, لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ car-mecruru mahzuf habere mütealliktir.
لِلّٰهِ için sıfat olan رَبِّ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
اَلْحَمْدُ , kelimesinin başındaki اَل takısı istiğrak ifade ettiği için, övgüde mübalağa sanatı vardır. Hitap şeklini zenginleştirme babındandır. Çünkü hitap; lafzen haber, manen emir cümlesidir. Yani “elhamdulillah deyiniz” demektir. Hamd’in Allah’a mahsus olduğunu ifade eder.
Az sözle çok anlam ifade etmiş olan رَبِّ الْعَالَم۪ينَ izafeti الْعَالَم۪ينَ için tazim ve teşrif ifade eder. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde ve رَب isminde tecrîd sanatı vardır.
Ayette, ulûhiyet ve rububiyet ifade eden isimler, bir arada zikredilmiştir.
لِلّٰهِ ve رَبِّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)
Allah Teâlâ’dan رَبِّ الْعَالَم۪ينَ şeklinde bahsedilmesi; her tür mahlukatın Malik’i olması dolayısıyla azametine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Mutaffifin/5)
رَبّ kelimesi her ne kadar yaygın bir kullanım alanına sahip olsa da, اَل takısıyla veya izafetsiz kullanıldığında bütün mevcudatın maslahatına kefil olduğundan sadece Allah için kullanılır. Ancak, izafetli olduğu zaman hem Allah hem de başkaları için kullanılabilir. رَبِّ الْعَالَم۪ينَ âlemlerin rabbi, رَبُّ الفرسِ (atın sahibi) misallerinde olduğu gibi. Çağdaş alimlerden İbni Âşûr (ö.1973) yaygın olan bu kanaatin aksine رَبّ kelimesinin izafet olmaksızın da Allah'ın dışındaki varlıklar için kullanılabileceğini söylemiş; nitekim hem cahiliye Araplarında, hem de sonrasında bu kullanımın var olduğunu iddia etmiştir. Kanaatimizce birbirine zıt gibi görünen bu iki görüş telif edilebilir. Şöyle ki; رَبّ lafzının cahiliye döneminde ister اَلْ takısıyla olsun ister olmasın mutlak manada kullanıldığı kabul edilebilir. İslâm'dan sonra ise bu kullanımın giderek azalıp yok olmaya yüz tuttuğu söylenebilir. (Murat Ataman,Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili )
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ [Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.] Denildiğine göre bu hamd, zalimler topluluğunun helak edilmeleri dolayısıyladır. Allah’a nasıl hamd edeceklerinin müminlere öğretilmesi için olduğu da söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
لِلّٰهِ lafzındaki ل tahsis ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Cümle, hamdin belirli zaman dilimi ve şahıslarla sınırlı olmadığı, ezelden ebede Allah'a olduğunu beyan etmek üzere kasr ifade etmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/6/45)
Ayetin isim cümlesi olduğu görülmektedir. İsim cümlesinin fiil cümlesine tercih edilmiş olması, isim cümlesinin süreklilik /devamlılık /sübût gibi manalar içeriyor olmasındandır. Zira ayetin anlatmak istediği, hamdin belirli zaman dilimi ve şahıslarla sınırlı olmadığı, ezelden ebede Allah'a olduğunu beyan etmektir. (Murat Ataman, Fatiha Suresi’nin Arap Dili Açısından Tahlili)
الْعَالَم۪ينَ lafzının cemi gelme nedeni, kelimeye dahil olan ال takısının istiğrak ifade etmesindendir. Şayet müfret gelseydi o zaman ال ’in ahd veya cins için olduğu akla gelebilirdi. Dolayısıyla cemi gelmiş olması ال ’in istiğrak için olduğunu belirtmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ ٤٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَرَأَيْتُمْ | söyleyin bana |
|
| 3 | إِنْ | eğer |
|
| 4 | أَخَذَ | alsa |
|
| 5 | اللَّهُ | Allah |
|
| 6 | سَمْعَكُمْ | işitme(duyu)nuzu |
|
| 7 | وَأَبْصَارَكُمْ | ve gözlerinizi |
|
| 8 | وَخَتَمَ | ve mühür vursa |
|
| 9 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 10 | قُلُوبِكُمْ | kalblerinizin |
|
| 11 | مَنْ | kimdir? |
|
| 12 | إِلَٰهٌ | ilah |
|
| 13 | غَيْرُ | başka |
|
| 14 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 15 | يَأْتِيكُمْ | size getirecek |
|
| 16 | بِهِ | bun(lar)ı |
|
| 17 | انْظُرْ | bak |
|
| 18 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 19 | نُصَرِّفُ | türlü türlü açıklıyoruz |
|
| 20 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 21 | ثُمَّ | sonra yine |
|
| 22 | هُمْ | onlar |
|
| 23 | يَصْدِفُونَ | yüz çeviriyorlar |
|
Bu ayetle beraber, Kur’an’ın akışı Allah’a ortak koşanları, kendi şahıslarına, işitme ve görme organlarına, kalplerine yönelik Allah’ın korkunç azabıyla karşı karşıya getiriyor. Onlar bu azabı geri çevirmekten acizdirler. Şayet yüce Allah işitme ve görme organlarını, kalplerini işlevsiz hale getirecek olursa, bunları kendilerine geri verebilecek Allah’dan başka bir ilâh da bulamazlar.
Bu bir açıdan onların Allah’ın azabı karşısındaki çaresizliklerini somutlaştıran tasvirin bir sahnedir. Bir diğer açıdan da Allah’a ortak koştukları şeylerin gerçek mahiyetlerini son derece ciddi bir şekilde tasvir etmektedir. Ancak bu sahne onları oldukça derinden sarsıyor. Kuşkusuz insan fıtratının yaratıcısı onun şu tasvir sahnesindeki ciddiyeti ve O’nun ötesindeki gereği kavrayacağını biliyordu. Fıtrat, yüce Allah’ın bunları kendisine yapabileceğini, işitme ve görme organlarını işlevsiz hale getirebileceğini, kalpleri mühürleyebileceğini, bu organlarını artık işlevlerini yerine getiremeyeceklerini algılıyor. Fıtrat biliyor ki, yüce Allah, bunu yapacak olursa O’nun azabını geri çevirecek bir ilâhın varlığı söz konusu değildir.
Gönüllerde ve bedenin diğer organlarında titremeye neden olur, aynı zamanda şirk inancının tutarsızlığını ve Allah’dan başka dostlar edinmenin sapıklığını ortaya koyan bu sahnenin gölgesinde… Evet bu sahnenin ışığında, kendilerine ayetler, çeşitli yollarla açıklanmasına rağmen tıpkı kendisine isabet eden bir hastalıktan ötürü yabancı yönlere, dışarıya eğilim gösteren deve gibi yan çizmeleri şaşkınlık yaratıyor.
“Nasıl ayetlerimizi çeşitli açılardan açıkladığımız ve sonra da onların nasıl yüz çevirdiklerini görüyor musun?”
Bir tarafa eğilimli olarak yürüme, yan çizme sahnesiyle birlikte dile getirilen hayret ifadesidir bu. Bu sahne Araplarca bilinmektedir. Tıpkı hep bir tarafa eğilimli olarak yürüyen devenin sahnesini hatırlatmaktadır. Ayrıca insanın gönlünce horlama, küçümseme ve alaya alma duygularını uyandırmaktadır.
ANSIZIN VE AÇIK AZAB
Beklenen bu sahnenin etkisinden kurtulmadan önce onları ilerde olacak yeni bir olguyla karşılamaktadır. Bu da Allah için uzak değildir. Burada zalim oldukları -yani müşrik oldukları- halde yok olacakları ortam gösterilmektedir. Ansızın gelip çattığı ya da karşı karşıya kaldıkları, habersizken ya da uyanıkken meydana geldiği zamanki zalimlerin yerle bir edilişleri çizilmektedir.Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub
خَتَمَ Hateme: خَتْمٌ kelimesi iki şekilde kullanılır: Birincisi; mühürün nakşı ile bir nesne üzerinde etki/tesir bırakmak. İkincisi; bu nakşın sonucunda ortaya çıkan eser/izdir. Mecâzî olarak bazen, birini bir şeyden korumak, emniyet altına almak ve ondan men’ etmek anlamında; bazen ortaya çıkan, elde edilen nakış göz önünde bulundurularak bir nesneden bir iz elde etmek ,üretmek anlamında kullanılmıştır. Bazen de bu kelimede, bir şeyin sonuna ulaşma anlamı göz önünde bulundurulur. Örneğin buradan hareketle Kur’an’ın sonuna ulaştım anlamında O’nu hatmettim denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri hatim, Hatem(u’l Enbiyâ), (hüsn-ü) hâtime ve hitâmdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
صدف Bir anlamı devenin ayaklarındaki eğrilik demek olan sedef gibi düzeltilemez ya da denizden çıkan sedef gibi sert bir şekilde yüz çevirdi demektir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri sedef ve tesâdüftür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. رَاَيْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. رَاَيْ bilmek anlamında kalp fiillerindendir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخَذَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. سَمْعَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَبْصَارَكُمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, إن أخذ الله سمعكم (Allah sizin işitme duyunuzu alsa…) şeklindedir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَتَمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى قُلُوبِهِمْ car mecruru خَتَمَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ cümlesi, رَاَيْتُمْ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلٰهٌ haber olup damme ile merfûdur. غَيْرُ kelimesi اِلٰهٌ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَأْت۪يكُمْ cümlesi اِلٰهٌ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَأْت۪يكُمْ fiili, ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِهِ car mecruru يَأْت۪يكُمْ fiiline mütealliktir.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَيْرُ edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ
Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. كَيْفَ istifham ismi نُصَرِّفُ fiilinin hali olarak mahallen mansubdur. نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ amili اُنْظُرْ ‘nun mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.
نُصَرِّفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْاٰيَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَصْدِفُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَصْدِفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُصَرِّفُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صرف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ kelimesi çok önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir قُلْ lafzı vardır ama önemli olan hususlarda قُلْ lafzı açık olarak söylenmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
اَرَاَيْتُمْ fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
Müstenefe olan اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ cümlesi, şart üslubunda gelmiş itiraziyyedir.
İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasındaki اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ cümlesi, şarttır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir.
اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ ifadesinde istiare sanatı vardır. Almak ve bir şeyi bulunduğu yerden ele geçirmek anlamındaki اَخَذَ fiili müsteardır. Görme ve işitme duyularının yok edilmesi, insanın elinde bulunan değerli bir şeyin zorla alınmasına benzetilmiştir. Camî işin gerçekleştiği zamanki kötü durumdur. Tebeî istiaredir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Hislerin iptal edilmesi, اَخَذَ fiiline benzetilmiştir. İstiare vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
Şartın takdiri فأخبروني مَنْ إله يأتيكم به؟ (...bana söyleyin, onu size getirecek ilah kimdir?) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Aynı üsluptaki وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ cümlesi, şart cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِ cümlesi, اَرَاَيْتَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır.
Cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır. İstifham ismi مَنْ , mübteda konumundadır. اِلٰهٌ haberdir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
غَيْرُ ‘nun tahkiri için gelen az sözle çok anlam ifade eden غَيْرُ اللّٰهِ izafeti, اِلٰهٌ için birinci sıfattır.
Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelam olan يَأْت۪يكُمْ بِهِ cümlesi اِلٰهٌ için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm özelliği ifade etmiştir.
قُلُوبِكُمْ - اَبْصَارَكُمْ - سَمْعَكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
خَتَمَ ifadesinde istiare vardır. Çünkü kalplere gerçek anlamıyla mühürleme olmaz. O yüzden buradaki mühürlemenin anlamı şudur: Yüce Allah, onların kalplerine öyle bir alamet ve işaret koyar ki onun sayesinde melekler mümin ile kâfiri, günahkârla tövbekârı birbirinden ayırt ederek asiyi isyan sebebiyle yerer, itaatliyi itaati sebebiyle methederler. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
اَرَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır. Bu ayette رَاَيْتُمْ kelimesinin sonuna eklenen ك - كُمْ zamiri hazf edilmiştir. Zira kendisinden önce hitabın tekidini gerektirecek herhangi bir gafletle ilgili bir söz geçmemiştir. Böylece onların sarsılması ve tenbih (uyarılması) sadece azabın hatırlatılmasıyla gerçekleşmiştir. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ ifadesinde, işitmenin, görmeden önce zikredilmesi, Kur’an ayetlerinin telakki vasıtası olduğundan dolayıdır. سَمْعَ kelimesinin tekil gelişi masdar olması dolayısıyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَخَذَ : Bir şeyi almak ve onu bulunduğu yerden ele geçirmek demektir. Burada ise yok etme ve zorla alma anlamında mecazdır. Çünkü zorla alma, kendisinden alınana nispetle ondan almanın lâzımı olduğundan mecaz-ı mürseldir. Bu bir temsil de kabul edilebilir. Allah Teâlâ işitme ve görme duyularını verendir. Bunları yok eder, giderirse bu; verdiğini almak gibidir. Yaratanın mahlukun bazı yeteneklerini yok etme hali de alıcının bir şeyi bir yerden zorla almaya benzetilmiştir. Müşebbeh aklî, müşebbehün bih ise hissîdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada üç şey sayılmıştır. Bunlar alınsa bunları geri getirecek kim vardır derken yine çoğul bir kullanım bekliyoruz ama بِهِ şeklinde tekil bir zamir gelmiştir. Bunun sebebi bu üç hasletin bir arada anlamayı sağlamasıdır. Hiç biri tek başına bizim anlamamız için yeterli değildir. O yüzden hepsi tek bir şey yerine konmuş veya “Bunlardan birini bile getirebilecek olan var mıdır? '' manası ifade edilmiştir.
Görme çoğul, işitme tekil gelmiştir. Bu, Kur’an’da her zaman böyle kullanılmıştır. Beyinde iki tane görme merkezi, ama bir tane işitme merkezi vardır.
İman açısından kulağın tek bir fonksiyonu vardır, o da vahyi işitmektir. Ama gözlere gelen sayısız delil vardır. Bu üç haslet bir arada kullanılarak imana erme gerçekleşir.
Kalplerin mühürlenmesi, işitme ve görme duyularının alınmasının tefsiri de olabilir. Zira işitmek ve görmek, kalbe giden iki yoldur. İdrak konusu olan şeyler o iki yoldan kalbe ulaşır. Bu itibarla o iki duyunun alınması, kalp yolunun tamamen kapanması demektir. Zaten onların, kalbin mühürlenmesinden önce zikredilmesinin sırrı da budur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ cümlesi, اُنْظُرْ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Soru ismi كَيْفَ , haldir. كَيْفَ sorusu şaşma ifadesi içindir. Amiline takdimi, istifham isimlerinin sadaret hakkı nedeniyledir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu için soruda tecahül-i arif sanatı söz konusudur.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
نُصَرِّفُ kelimesinde irsâd sanatı vardır. Ayetin sonunda müradifi zikredilmiştir.
Tertip ve terahi bildiren atıf harfi ثُمَّ ile makabline atfedilen ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ cümlesi sübut ifade eden isim cümlesidir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan يَصْدِفُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَصْدِفُونَ - نُصَرِّفُ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, mürâât-ı nazîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْاٰيَاتِ ’ın marifeliği ahd içindir. Bu surenin başındaki اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ (Enâm/1) ayetinden bilinmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ, kelimesi harika bir tarzda açıklanan deliller karşısında hakka yönelmeleri gerekirken, İslam’dan uzaklaşmalarının çok yadırgandığını ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | أَرَأَيْتَكُمْ | söyleyin bana |
|
| 3 | إِنْ | eğer |
|
| 4 | أَتَاكُمْ | size gelse |
|
| 5 | عَذَابُ | azabı |
|
| 6 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 7 | بَغْتَةً | ansızın |
|
| 8 | أَوْ | ya da |
|
| 9 | جَهْرَةً | açıkça |
|
| 10 | هَلْ | mi? |
|
| 11 | يُهْلَكُ | helak edilir |
|
| 12 | إِلَّا | başkası |
|
| 13 | الْقَوْمُ | toplumdan |
|
| 14 | الظَّالِمُونَ | zalim |
|
Allah’ın azabı ne şekilde ve ne durumda gelirse gelsin, azap, ister onlar gafilken ve beklemedikleri bir sırada ansızın gelsin, ister feryad ettikleri ve hazırlıklı oldukları bir sırada açıktan açığa gelsin zalimler güruhu -yani Kur’an’ın genel ifadesiyle müşrikler- yok olacaklardır. Azap başkasına değil, sadece onlara ulaşacaktır. İster ansızın gelsin, ister açıktan açığa gelsin bu azabı kendilerinden uzaklaştıramazlar. Çünkü onlar karşı koysalar bile azabı uzaklaştıracak güce sahip değildirler. Allah’a ortak koşup yöneldikleri hiç kimse de bu azabı savacak durumda değildir. Hepsi de Allah’ın zayıf kullarıdır.
İMAN EDENLER VE YALANLAYANLAR
Ayetlerin akışı olması beklenen bu olguyu sakınmalarına meydana gelmeden önce sebeplerinden korunmaları için sunmaktadır. Yüce Allah’ın beklenen bu olguyu insan bünyesine hitap eden bu sahnede sunması, insana sorunu olduğu gibi öğretmekte, bunun da ötesinde kalpleri titreten gerçeği göstermektedir.
Ayet dalgaları şu peş peşe gelen sahneleri, çeşitli ilhamları bahşeden değerlendirmeleri ve ruhların derinliklerini uyarıp taşıyan melodiyi sunmakla ulaşabilecekleri en son noktaya ulaşınca, kan soydaşlarının kendilerinden olağan-üstü şeyler istedikleri peygamberlerin görevlerini açıklamakla son buluyor. Peygamberler sadece tebliğ ederler, müjdeler ve korkuturlar. Bundan sonra insanların konumları, peygamberlere karşı takındıkları ve ahirette karşılığını görecekleri tavır uyarınca belirlenecektir.(Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub)
قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Failİ müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. رَاَيْتَكُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَاَيْ bilmek anlamında kalp fiillerindendir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَتٰيكُمْ şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup lafzen mecrurdur. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, فأخبروني şeklindedir.
بَغْتَةً hal olup fetha ile mansubdur. جَهْرَةً atıf harfi اَوْ ile makabline matuftur. يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ cümlesi اَرَاَيْتَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifham harfidir. يُهْلَكُ damme ile merfû meçhul muzari fiildir. اِلَّا hasr edatıdır. الْقَوْمُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. الظَّالِمُونَ kelimesi الْقَوْمُ ‘nun sıfatı olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِمُونَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَرَاَيْتَكُمْ اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً هَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr, taaccüp ve tevbih manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
قُلْ kelimesi çok önemlidir. Aslında bütün ayetlerin başında bir قُلْ lafzı vardır ama önemli olan hususlarda قُلْ lafzı açık olarak söylenmiştir.
اَرَاَيْتَكُمْ fiili, ilim manasında kullanılmıştır. Bu kullanımda, sebeb müsebbeb alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rüyet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Akli ve görünmez olan bir bir durum, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur.
اَرَاَيْتَكُمْ , dikkat çekme tabirlerinden biridir. اَرَاَيْتَ ve benzerlerindeki تَ zamiri faildir. ك (veya كُمْ ) ise Basra ekolüne göre ت ’nin anlamını tekid eden bir hitap harfidir ve îrabdan mahalli yoktur. Tekidin sebebi, muhatabın gafletinin derinliğini vurgulamaktır. Aynı uyuyan kimseyi sarsmak gibi. Çünkü derin uykuya dalmış olan kişi hem elle hem de dille uyandırılır. (Dr. Mustafa Kayapınar, Belâgatta Talebî İnşâ)
اِنْ اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ بَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً cümlesi, şart üslubunda gelmiş itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şartın, takdiri فأخبروني (Bana haber verin) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
عَذَابُ اللّٰهِ izafetinde Allah lafzına muzâf olan عَذَابُ tazim edilmiştir.
اَتٰيكُمْ عَذَابُ اللّٰهِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Azap, gelmek fiilinin faili yapılarak bir şahsa benzetilmiştir. Azabın bir şahıs gibi gelecek olması azabın şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette azabın lafz-ı celâle izafe edilmesi onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Hal olan بَغْتَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.
جَهْرَةً muhayyerlik bildiren اَوْ atıf harfiyle ًبَغْتَةً ‘e atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır. Kelimeler arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
بَغْتَةً , “bir şeyin anlaşılmaksızın ve belirtileri ortaya çıkmaksızın (aniden) gerçekleşmesi” anlamında olduğu içindir ki ًبَغْتَةً اَوْ جَهْرَةً aniden ya da göz göre göre denilerek cehrin karşılığında kullanılmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t -Te’vîl)
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
هَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ cümlesi, اَرَاَيْتَكُمْ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır.
هَلۡ inkârî istifham harfi, nefy manasındadır. Cümle muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır. Muzari fiil teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Nefy harfi هَلْ ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. Kasr fiille naib-i fail arasındadır. يُهْلَكُ maksûr/sıfat, الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur.
Bu istifham, takrir içindir. Yani helakin kendilerine mahsus olduğunu açıklamak üzere onlara da demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يُهْلَكُ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
الظَّالِمُونَ kelimesi الْقَوْمُ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Zamir makamında الْقَوْمُ الظَّالِمُونَ [zalimler topluluğu] ifadesinin kullanılması, onların zulmünü tescil etmek ve helak sebebi olarak iman yerine küfrü koymak olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ فَمَنْ اٰمَنَ وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٤٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا |
|
|
| 2 | نُرْسِلُ | biz gönderimeyi |
|
| 3 | الْمُرْسَلِينَ | elçileri |
|
| 4 | إِلَّا | dışında |
|
| 5 | مُبَشِّرِينَ | müjdeciler olmak |
|
| 6 | وَمُنْذِرِينَ | ve uyarıcılar olmak |
|
| 7 | فَمَنْ | o halde kim |
|
| 8 | امَنَ | inanır |
|
| 9 | وَأَصْلَحَ | ve uslanırsa |
|
| 10 | فَلَا | yoktur |
|
| 11 | خَوْفٌ | korku |
|
| 12 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 13 | وَلَا | ve değildir |
|
| 14 | هُمْ | onlar |
|
| 15 | يَحْزَنُونَ | üzülecek de |
|
Kuşkusuz bu din insanlığı akli olgunluğa hazırlıyordu. Yüce Allah’ın insana bağışladığı bu büyük cihazı, işaretleri varlık bütününün aşamalarından, hayatın değişik alanlarından ve yaratılışın sırlarından fışkıran gerçeğin kavranmasında eksiksiz bir şekilde kullanmaya alıştırıyordu. Nitekim Kur’an bu gerçeği ortaya çıkarmak, iyice belirginleştirmek ve insanın kavrayışını ona yöneltmek için gelmiştir.
Bütün bunlar, insanlığı gözle görülen maddi harikaların zorlaması karşısında boyunları büken, karşı çıkanları kabullenmeye zorlayan somut mucizeler evresinden insan anlayışını varlık bütünündeki ilahı sanatın güzelliklerini düşünmeye yöneltme aşamasına getirmeyi gerektiriyordu. Bu da bizzat bir harika, bir mucizedir. Ancak varlığın dayandığı ve temellerini yükselttiği sürekli bir mucize… Aynı zamanda insanın kavrayışına Allah katından gelen erişilmez kitapla hitap etmeyi gerektiriyordu. Bu kitap, ifade bakımından, metot açısından bir mucizedir. Eşsiz bir şekilde oluşturmaya çalıştığı hareket halindeki, organik toplumsal yapısında bir olağan-üstülük vardır. Bundan sonra hiçbir örnek onun düzeyine ulaşamaz.
İnsanın kavrama yeteneği bu tür bir değişime, bu boyutta bir ilerleme alışına ve insanlar ilahı direktiflerin, Kur’an’ı kontrolün ve peygamberi eğitimin ışığında beşeri kavrayışlarıyla varlık bütününün sayfalarını okumaya yönelene kadar bu iş uzun bir eğitim ve sürekli bir yönlendirmeyi gerektirmişti. Bu sayfaları okuma tarzı, bir anda gerçekleşen gaybi, realist ve yapıcı bir okuma tarzıdır. Bu tarz, bir kısım Yunan felsefesine ve hristiyan teolojisine egemen soyut zihinsel düşüncelerin yöntemlerinden farklı, bir de hem bu felsefelerin bir kısmında, hem de bazı Hind, Mısır, Budist ve Mecusi felsefelerinde yaygın somut ve maddi yöntemlerinden uzak, aynı zamanda cahiliye döneminin Arap inançlarına egemen basit ve somut metodun dışında bir tarzdır.
Bu eğitimin ve bu yönlendirmenin bir yönü peygamberin görevinin ve şu iki ayetin belirttiği şekliyle -nitekim surenin akışı içinde yeralan aşağıdaki bölümde de belirtilecektir- peygamberlikteki rolünün gerçek mahiyetinin açıklanmasında somutlaşmaktadır. Peygamber bir insandır. Allah onu müjdelemesi ve uyarıda bulunması için gönderir. O’nun görevi burada biter. Bundan sonra insanların karşılık vermesi gelir. Bu karşılık vermeyle birlikte yüce Allah takdir ve irade fonksiyonunu yerine getirir. İş insanların tavrına uygun verilen ilahi cezayla sonuçlânır. Kim inanır ve imanı somutlaştıran iyi davranışlarda bulunursa, gelecek için bir endişesi, geçmiş için de bir üzüntüsü söz konusu değildir. Çünkü geçmişi için bağışlanma ve işlediği iyilikler için sevap vardır. Aynı şekilde kim peygamberlerin getirdiği ve varlık safhalarında dikkat çektiği Allah’ın ayetlerini yalanlarsa, burada “fasıklıklarından ötürü” şeklinde ifade edilen kâfirliklerinden dolayı azaba çarpılırlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde şirk ve küfür genellikle zulüm ve fısk (yoldan çıkma) olarak ifade edilir.
Bir karmaşıklık, bir kapalılık söz konusu olmayan açık ve sade bir düşünce… Peygambere, görevine ve dindeki fonksiyonunun sınırına ilişkin sağlam bir açıklama… Yüce Allah’ı ilahlıkta ve ilahlığın özelliklerinden birleyen, her şeyi Allah’ın iradesine ve kaderine bağlayan, bundan sonra insana yöneliş ve yönelişin sorumluluğunu yüklenme özgürlüğü tanıyan, gayet net bir şekilde Allah’ın emirlerine itaat edenlerle isyan edenlerin sonlarını açıklayan ve cahiliye toplumlarında yaygın olduğu şekliyle peygamberin tabiatına ve işlevine ilişkin efsaneleri ve kapalı düşünceleri bertaraf eden bir düşünce… Böylece insanlık zihinsel felsefelerin ve nesiller boyu insanın kavrama yeteneğini boşu boşuna tüketen teolojik tartışmaların şaşkınlığına dalmaksızın akli olgunluk aşamasına geliyor.
PEYGAMBERİN MAHİYETİ
Okuyacağımız bölüm -surenin akışı içinde yeralan geçen bölümde kimi örneklerini sunduğumuz- mucize istemeleri münasebetiyle müşrikleri peygamberliğin gerçek mahiyeti ve peygamberin tabiatıyla karşı karşıya getirmenin devamı niteliğindedir. Hem Arap cahiliyesi hem de çevrelerindeki toplumlar bu düşüncelerle boşu boşuna oyalanıyorlardı. Bunların yüzünden risalet ve nübüvvetin vahiy ve peygamberin gerçek mahiyetini unutup, peygamberlik sihir ve kahinlikle, vahiy de cin ve cinnetle karıştırılmıştı. Böylece bu toplumlar efsane, kuruntu ve sapıklıkların girdabına dalmışlardı. İşte bu ders peygamberlikler ve peygamberler konusunda -tüm insanlık bazında- cahiliye düşüncelerinin düzeltilmesini ele alan geçen konunun devamı mahiyetindedir. Nitekim bu tür cahili düşüncelerin etkisiyle gaibten haber vermesi, olağan-üstü şeyler meydana getirmesi ve cinlerle ilişkisi bulunan kimselerin ve sihirbazların alışılagelen numaraları yapması istenirdi peygamberden. Sonra gerçeği batılın üzerine vurmak, batılı paramparça edip yok etmek, insanları imanî düşünceye, onun açıklığına, sadeliğine, doğruluğuna, realistliğine döndürmek, peygamberlik ve peygamberin görüntüsünü tüm cahiliye toplumlarında yaygınlık kazanan hurafelerden, efsanelerden, kuruntu ve saplantılardan kurtarmak için İslâm inancı gelmiştir. Aralarındaki inanç ve doktrin farklılığına rağmen Arap müşriklerine en yakın cahiliye toplumları yahudi ve hıristiyanlardan oluşan ehl-i kitap idi. Bunlar peygamberlik ve peygamberin görünümünü en kötü bir şekilde çirkinleştirmede ortak tavır içindeydiler.
Peygamberlik ve peygamberin gerçek durumu açıklandıktan, bunlar nübüvvet ve nebi olgularının görünümünü bulandıran, asılsız kuruntu ve saplantılardan arındırılmış bir şekilde insanların dikkatlerine sunulduktan sonra Kur’an-ı Kerim kendi tabiatının dışında kalan tüm aldatmacalardan ve kendi gerçeğine sonradan iliştirilmiş her türlü süsten soyutlanmış inanç sistemini sunmaktadır. Buna göre Kur’an’ı insanların ilgisine sunan peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- bir insandır. Allah’ın hazinelerine sahip değildir. Gaybi bilemediği gibi “Ben bir meleğim” de demez. O söylediklerini ve hareket tarzını Rabbinden edinir. Rabbinin kendisine vahyettiğinin dışında herhangi bir şeye uyamaz. O’nun çağrısını benimsemezler, Allah katında insanların en üstünüdürler. Peygamber de onların hak yolunda kalıcı olmalarını sağlamak, onları yönlendirmek ve yüce Allah’ın onlara yönelik olarak üzerine aldığı rahmet ve bağışlamayı duyurmak zorundadır. Aynı şekilde ahiret korkusuyla gönülleri titreyenleri takva derecesine ulaştırmak için gerekli uyarıyı yapmak da peygamberin görevidir. Görevi bu iki hususta sınırlıdır. Nitekim gerçek konumu da “insan olma” ve “vahiy” olmakla sınırlıdır. Bu şekilde peygamberin düşüncelerde yer eden görevi ve gerçek konumu bütünüyle düzeltilmiş oluyor. Sonra, bu düzeltme ve uyarı sayesinde, yol ayırımında suçluların yolu iyice belli olmuş, hak ve batıl açığa kavuşmuş, peygamberin tabiatı ve peygamberliğin gerçek mahiyeti etrafındaki kapalılık ve vehim giderilmiş oluyor. Hidayet ve sapıklığın çevresindeki kapalılık giderildiği, mü’minlerle mü’min olmayanlar arasındaki ayrılık son derece aydınlık bir ortamda ve katışıksız bir inançla tamamlandığı gibi.
Bu gerçeklere ilişkin olarak yapılan açıklama sırasında ayetlerin akışı ilahlık gerçeğinin bir yönünü, gerek peygamberin, gerekse -itaat edeni ve isyan edeniyle- tüm insanların bu gerçekle ilgisini gözler önüne sermekte, hem hidayet hem de bu gerçekten sapmanın tabiatından söz etmektedir. Buna göre bu gerçeğe ilişkin olarak doğru yolda olmak basirettir. Ondan sapmak ise körlüktür. Yüce Allah, tevbe ettikleri, bundan sonra da doğru yolda hareket ettikleri zaman kullarına yönelik olarak tevbede somutlaşan rahmeti ve bilmeden işledikleri günahları bağışlamayı üzerine almıştır. Yüce Allah suçluların yolunun belli olmasını dilemektedir. Bundan sonra inanan bir kanıta dayanarak inansın, sapıtan da bir kanıta dayanarak sapıtsın. İnsanlar asılsız hurafelerin ve sanıların baskısından uzak bir açıklıkla konumlarını belirlesinler…
Fizilal-il Kuran/Seyyid Kutub
وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُرْسِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْمُرْسَل۪ينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
اِلَّا hasr edatıdır. مُبَشِّر۪ينَ hal olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. مُنْذِر۪ينَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُرْسِلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُنْذِر۪ينَ - مُرْسَل۪ينَ kelimeleri; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
مُبَشِّر۪ين kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَمَنْ اٰمَنَ وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اٰمَنَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. اَصْلَحَ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. خَوْفٌ mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru, mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ cümlesi haber olarak mahallen merfûdur.
يَحْزَنُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اٰمَنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
اَصْلَحَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صلح ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkarî kelamdır. نُرْسِلُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
وَمُنْذِر۪ينَ , hal olan مُبَشِّر۪ينَ ’ye tezat nedeniyle atfedilmiştir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden ıtnâb sanatıdır.
Cümle nefy harfi مَا ve istisna edatı اِلَّا ile oluşmuş kasrla tekid edilmiştir. Kasr, zül-hal ile hali arasındadır. الْمُرْسَل۪ينَ maksur-sıfat, مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَۚ maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Gönderilenlerin görevinin uyarıcı ve müjdeleyici olmak şeklinde açıklanması taksim sanatıdır.
نُرْسِلُ - الْمُرْسَل۪ينَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مُبَشِّر۪ينَ - مُنْذِر۪ينَۚ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَا نُرْسِلُ - الْمُرْسَل۪ينَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
İrsal etmek/göndermek fiilinin, نُرْسِلُ [göndeririz] şeklinde muzari/geniş zaman kipi ile gelişi, bunun geçmişten Peygamberimize (s.a.v) kadar devam edegelen ilâhî bir adet olduğunu göstermesi bakımından son derece dikkate şayandır. خَوْفٌ (korku) kelimesinin önce zikredilmesi ise makamın gereğidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İzafî kasrdır. Teklif ettikleri gibi onlara bir ayet getirmediği için Hz. Muhammed Allah’ın elçisi değildir, iddiasında bulunanlara bir reddiyedir. Kasr-ı kalptir. Yani resul harikulade şeyler getirerek hayranlık uyandırmak için gönderilmemiştir. Bu mana tebliğdeki tebşir ve inzar ile kinaye olarak ifade edilmiştir. Çünkü tebliğ, terğib (teşvik) ve terhib (korkutma) olan iki durumu gerektirir. Bu kinaye veciz bir şekilde gelmiştir. Çünkü lâzımın zikri ile yetinilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَمَنْ اٰمَنَ وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
İkinci cümle, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Şart üslubunda gelen terkipte اٰمَنَ şart cümlesidir. Şart ismi مَنِ mübteda, اٰمَنَ cümlesi, haberdir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Aynı üslupta gelen وَاَصْلَحَ cümlesi, şart olan اٰمَنَ ’ya matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Rabıta harfi فَ ile gelen فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ cümlesi, مَنْ ‘in cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur. عَلَيْهِمْ , bu mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyh olan خَوْفٌ ’daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani “herhangi bir korku” demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil cevap cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
وَ ’la öncesine atfedilen وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümledeki لَا , olumsuzluğu tekit için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Haber olan يَحْزَنُونَ , muzari fiil cümlesi şeklinde gelerek teceddüt ve istimrar ifadesiyle birlikte hükmü takviye etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi ve kasr ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
Şart ve cevap cümleleri mâzi de olsa anlamları gelecek zamandır. Bu durum şart kelimeleri ile gerçekleşmektedir. Zira muzâri fiilin başına “lem“ edatı geldiğinde onu zaman bakımından mâziye çevirdiği gibi, şart edatları da başına geldikleri mâzi fiilleri gelecek zaman manasına dönüştürür. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, Arapça Şart Cümlelerinde Zaman)
Bu mutlu insanlar, korku ve üzüntüyü mucib bir sonuçla karşılaşmayacaklar, demektir. Bundan murad, korku ve üzüntünün hiçbir zaman olmayacağını beyan etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
خوف ve حزن arasındaki fark: خوف , insanın gelecekte olacak (henüz meydana gelmemiş) bir işten dolayı kederlendirmesi, حزن ise geçmişte bir şeyi kaçırmasından dolayı kederlenmesidir. Burada ayrıca خوف kelimesinin önce حزن kelimesinin sonra zikredilmesinde bir incelik vardır. Şöyle ki gelecekte meydana gelecek bir şeylerden korkmak, geçmişte olmuş olanlarınkinden daha şiddetlidir. Bu nedenle خوف , önce zikredilmiştir. Yine burada خوف ve حزن kelimelerinde kinaye vardır. خوف , günahlardan dolayı cezalandırılmayacaklar, حزن de sevaplarından da mahrum bırakılmayacaklar manasında kinaye yapılmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 490)
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ ٤٩
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَذَّبُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
كَذَّبُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا car mecruru كَذَّبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَمَسُّهُمُ cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَمَسُّهُمُ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْعَذَابُ fail olup damme ile merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle يَمَسُّهُمُ fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْسُقُونَ cümlesi, كَانُوا ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يَفْسُقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَذَّبُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki مَنْ اٰمَنَ cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi tezattır. Matufun aleyhin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sıla cümlesi كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tahkir ifade eder.
كَذَّبُوا fiili تفعيل babındandır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.
كَذَّبُوا fiiline müteallik olan بِاٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ cümlesi الَّذ۪ينَ için haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan كَانُوا يَفْسُقُونَ , nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberinin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ ifadesinde istiare sanatı vardır. Azap, dokunmak fiilinin faili yapılarak bir şahsa benzetilmiştir. Azabın bir şahıs gibi dokunması azabın şiddetini, azametini artırmaktadır. Allah’ın azabının ufak bir temasının dahi ceza olarak yeteceği anlamıyla onun korkunçluğu tekit edilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
كَذَّبُوا - يَفْسُقُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Bu istînafî kelam peygamberlerin gönderilmesinde ve semavî kitapların indirilmesinde tesis edilmiş olan ilâhî nizamı açıklar. Amaç, Resulullah’ın (s.a.v) durumu itibarıyla onların tekliflerinin temel gerekçesinden ne kadar uzak olduğunu ortaya koymaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِ sebebiyye, مَا masdariyyedir. Yani fıskları sebebiyle demektir. Fıskın aslı; hayr çizgisinden çıkmaktır. Kur’an’da fıskın, küfür ve Allah’ın sınırlarını aşmak anlamında kullanımı yaygındır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟ ٥٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَا |
|
|
| 3 | أَقُولُ | ben demiyorum |
|
| 4 | لَكُمْ | size |
|
| 5 | عِنْدِي | yanımdadır |
|
| 6 | خَزَائِنُ | hazineleri |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | وَلَا | ve |
|
| 9 | أَعْلَمُ | bilmem |
|
| 10 | الْغَيْبَ | gaybı |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | أَقُولُ | demiyorum |
|
| 13 | لَكُمْ | size |
|
| 14 | إِنِّي | ben |
|
| 15 | مَلَكٌ | meleğim |
|
| 16 | إِنْ |
|
|
| 17 | أَتَّبِعُ | ben uyuyorum |
|
| 18 | إِلَّا | sadece |
|
| 19 | مَا | şeye |
|
| 20 | يُوحَىٰ | vahyolunan |
|
| 21 | إِلَيَّ | bana |
|
| 22 | قُلْ | de ki |
|
| 23 | هَلْ | midir? |
|
| 24 | يَسْتَوِي | eşit |
|
| 25 | الْأَعْمَىٰ | kör |
|
| 26 | وَالْبَصِيرُ | ve gören |
|
| 27 | أَفَلَا |
|
|
| 28 | تَتَفَكَّرُونَ | düşünmüyor musunuz? |
|
Hz. Peygamber gerek kendi kavmine gerekse bütün insanlara yalnızca “Allah’ın âyetleri”ni, akıl ve kalplere, vicdanlara hitap eden delillerini duyuruyordu. Kureyş müşrikleri ise öteden beri kâhin, sâhir, arrâf gibi isimlerle andıkları kişilerde olağanüstü güçlerin mevcut olduğuna inanıyor; peygamber olduğunu ve Allah katından bilgiler getirdiğini söyleyen Hz. Muhammed’de de bu şekilde güçler bulunması gerektiğini düşündükleri için ondan meselâ bir dağı altın kütlesi haline getirmesini (Müsned, I, 242, 258), gökten melekler indirmesini ve onlarla konuştuğunu kendilerine göstermesini… (En‘âm 6/8) istiyorlardı. Âyet, Hz. Peygamber’in bu cahilce taleplere vermesi istenen çarpıcı cevabı içermektedir. Aslında zihni ve gönlü hakikate açık, önyargılardan uzak, ruhu ihtiraslarla kirlenmemiş, kalbi inkâr ve isyan duygularıyla körleşmemiş insanlar için, Allah’tan vahiy aldığı birçok kanıtla anlaşılan bir kimsenin, hiçbir komplekse kapılmadan, engin bir tevazu hali sergileyerek böylesine gerçekçi ve samimi beyanlarda bulunması, dağları altına çevirmekten daha güçlü ve ikna edici bir delildir. Fakat “Hiç kör ile gören bir olur mu?” Onun için âyetin sonunda “Hiç düşünmez misiniz?” buyurulmuştur
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 407
Resul-i Ekrem’e vahyedilen Kur’an-ı Kerim ‘dir. Bu ayet, onun sünnetinin de tümüyle Kur’an’la uyum halinde olduğuna dair bir teminat içermektedir. Ayrıca Peygamberimizin, karşılaştığı bazı problemleri Cebrail’in yardımıyla çözmesi de sağlanmıştır. Kur’an ayetleri dışındaki bu ilahi yardımdan söz eden Peygamber Efendimiz: “ Bana Kur’an’la birlikte onun bir benzeri daha verildi” buyurmuştur.
(Ebu Davut ,Sunne ,6;Ahmed b. Hanbel, Musned ,IV,131)(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİPROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli لَٓا اَقُولُ لَكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. لَكُمْ car mecruru اَقُولُ fiiline mütealliktir.
عِنْد۪ي mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Mütekellim zamir ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَزَٓائِنُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. الْغَيْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. لَكُمْ car mecruru اَقُولُ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl اِنّ۪ي مَلَكٌ ’ dir. اَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَلَكٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟
Fiil cümlesidir. اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَتَّبِعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انا ’dir. اِلَّا hasr edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُوحٰٓى اِلَيَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يُوحٰٓى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيَّ car mecruru يُوحٰٓى fiiline mütealliktir.
قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى’ dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifham harfidir. يَسْتَوِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. الْاَعْمٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. الْبَص۪يرُ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.
Hemze istifham harfidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَتَفَكَّرُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
تَتَفَكَّرُونَ۟ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
يَسْتَوِي fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
اَتَّبِعُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi تبع ‘dır.
İftial babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
لْاَعْمٰى kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَٓا اَقُولُ لَكُمْ fiilinin mekulü’l-kavli olan عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ cümlesi ise sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عِنْد۪ي mekan zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. خَزَٓائِنُ اللّٰهِ muahhar mübtedadır.
Veciz ifade kastına matuf خَزَٓائِنُ اللّٰهِ izafetinde خَزَٓائِنُ kelimesi lafza-i celâle muzâf olduğu عِنْد۪ي izafetinde عِنْد۪ , Hz. Peygambere ait zamire muzaf olduğu için şan ve şeref kazanmıştır.
Aynı üsluptaki وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ cümlesi ile وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌ cümlesi …لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İkinci لَٓا اَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي مَلَكٌ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
لَٓا اَقُولُ - قُلْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı ve iştikak cinası, bu kelimelerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Önceki لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي cümlesi ve وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
خَزَٓائِنُ اللّٰهِ ifadesi, Allah’ın kudretini nimetlerle ilişkilendirmek ve insanlara dünyada nafile hayırlar bahşetmek manasında müsteardır. Elde edip faydalanmalarına rağmen insanların gözlerinden gizli olan bu sağlıklı ve doyurucu ilişkiler; para, vergi ve yiyecek toplayan servet ehlinin hazinelerine benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan يُوحٰٓى اِلَيَّ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki muzâri fiiller hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi harekete geçer.
Nefy harfi اِنْ ve istisna edatıyla oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiil ve mef’ûl arasındadır. اَتَّبِعُ maksur-sıfat, مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ maksurun aleyh-mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fâil, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
يُوحٰٓى fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Kasr üslubu ile anlaşılıyor ki peygamber ancak vahyedilene tabi olmaktadır. Dini hüküm ve konularda yapmış olduğu fiiller ancak ve ancak Allah’ın kendisine indirmiş olduğu vahiy ile olduğu ifadesi ve vurgusu söz konusudur. (Ahmet Musa Üstünbaş, Ahkâf Sûresi’nin Arap Dili Ve Belâgatı Açısından İncelenmesi)
اَتَّبِعُ ifadesi, bir şeyi ve levazımını başkalarını dikkate almaksızın sınırlandırmak, kısaltmak manasında mecaz-ı mürseldir. Çünkü bu hakiki anlamda tâbi olmanın lâzımıdır ve tevhid edilen zatın arkasından yürümek demektir. Yani “Harikulade olaylar, ilave rızıklar veya gayb haberleri getirmek gibi teklifler karşısında bana vahyedilene cevap olarak tebliğden ayrılmam.” manasını taşır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nefy ve istisna şeklindeki kasrlar, muhatabın kabul etmediği veya kuşku duyduğu konularda tercih edilir. Burada da muhataplar kâfirdir. Resul’ün (s.a.v) kendisine vahyolunana tâbi olduğunu inkâr ediyor ve eskilerin masallarını anlattığına inanıyorlardı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. هَلْ , inkârî istifham harfidir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp tevbih ve inkârî kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.
هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ cümlesinde istiare sanatı vardır. الْاَعْمٰى kelimesi kâfir, الْبَص۪يرُ kelimesi mümin için müstear olmuştur. Çünkü kafir eşyanın hakikatini görmez. Âmâ gibidir. Mümin ise bunun aksidir. Basîretle davranır. Çevresindekilerin farkındadır. Yâni, gören insan gibidir. İstiâre kör ve gören kelimelerinde vâkî olmuştur. İkisi de müştaktır, istiâreler tebeiyyedir, bunlar aynı zamanda müsteârun minh olduğu için tasrîhiyyedir.
الْاَعْمٰى - الْبَص۪يرُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
قُلْ emrinin tekrarı, delille susturmak ve bağlayıcılığı pekiştirmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ھلَ ile gelen istifham, soru ile; sorulan şeyin gerçekleştiğini ifade ettiğinden soru manasında olmayıp, sorulan sorunun tahakkuk ettiğine/edeceğine delalet eder. Bu sebeple gelecek olan cevap da tahakkuk manasıyla olacaktır. İstifham bu yüzden mecazi, tehekkümi ve inkaridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yunus/102)
Bu kelam, dalalete düşenle hidayete ereni belirten mutlak bir temsildir. Bu soru, inkâr ve ret anlamındadır. Maksat, zikredilen hakikatleri bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığını belirtmek ve dalaletten nefretle hidayete teşvik etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan ayetin son cümlesi, takdiri ألا تسمعون (İşitmiyor musunuz?) olan mukadder istînâfa فَ ile atfedilmiştir.
Hemze, inkârî istifham harfidir. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Cümle muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Kur'an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur'an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin ( تَعَقُّل ) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise تَفَقُّه kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur'an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟ cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Öyleyse hâlâ düşünmeyecek misiniz?” ki körlere benzeyen sapkınlar olmayasınız ya da insana yakışmayan bir şeyi iddia etmediğimi öğrenesiniz veya bana vahyolunana uymamın gerekli olduğunu bilesiniz!? şeklindedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اَفَلَا تَعْقِلُونَ sorusu azarlama ve kınama için gelmiştir, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Bu cümle aslında mukadder bir cümleye matuftur, “Siz hakikatten gafil kalıp akletmez misiniz?” demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ ٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأَنْذِرْ | ve uyar |
|
| 2 | بِهِ | onunla |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 4 | يَخَافُونَ | korkan(ları) |
|
| 5 | أَنْ | ki |
|
| 6 | يُحْشَرُوا | toplanacaklardır |
|
| 7 | إِلَىٰ | (huzuru)na |
|
| 8 | رَبِّهِمْ | Rablerine |
|
| 9 | لَيْسَ | yoktur |
|
| 10 | لَهُمْ | kendilerinin |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | دُونِهِ | O’ndan başka |
|
| 13 | وَلِيٌّ | ne dostları |
|
| 14 | وَلَا | ne de |
|
| 15 | شَفِيعٌ | destekçileri |
|
| 16 | لَعَلَّهُمْ | belki |
|
| 17 | يَتَّقُونَ | korunurlar |
|
Uyarı ve sakındırma ancak öldükten sonra ba‘s (yeniden dirilme) ve haşir (mahşerde toplanma) gibi âhiret hallerinin vuku bulacağına inanan veya en azından böyle bir ihtimali göz önüne alan, bunun kaygı ve korkusunu hisseden kimseler üzerinde etkili olabileceği için âyette özellikle bunların uyarılması emredilmiş ve bu suretle tamamen inkâra saplanan muannit kâfirleri, ateistleri vb. inkârcıları uyarmak için çaba harcamanın yararsız olacağına işaret edilmiştir. Zemahşerî, uyarıdan yararlanması umulan zümreleri şöyle sıralamıştır:
a) Müslüman oldukları halde yanlış işler yapanlar,
b) âhirete inanan Ehl-i kitap mensupları,
c) ba‘s ile ilgili haberleri duyup da bunların doğru olabileceğini düşünerek kaygılanan müşrikler (II, 16).
Aynı müfessir, âyetin “Kendileri için rablerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın” meâlindeki bölümünü, mensubu bulunduğu Mû‘tezile mezhebinin görüşü doğrultusunda, âhirette Allah’tan başka hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceği şeklinde yorumlamışsa da, Ehl-i sünnet mensubu müfessirler, özellikle Bakara sûresindeki “Âyetü’l-kürsî” diye bilinen 255. âyeti göz önüne alarak, Allah’ın iznine bağlı olmak üzere, peygamberler ve diğer Allah dostlarının şefaat etmesinin câiz olduğunu düşünmüşlerdir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 408-409
وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْذِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِهِ car mecruru اَنْذِرْ fiiline mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَخَافُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَخَافُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَنْ ve masdar-ı müevvel يَخَافُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُحْشَرُٓوا fiili نْ ’un hazfıyla mansub meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى رَبِّهِمْ car mecruru يُحْشَرُٓوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْذِرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نذر ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
İsim cümlesidir. لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَهُمْ car mecruru لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنْ دُونِه۪ car mecruru وَلِيٌّ ’un mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَلِيٌّ kelimesi لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. شَف۪يعٌ atıf harfi وَ ile وَلِيٌّ ’e matuftur.
لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتَّقُونَ cümlesi لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَتَّقُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَّقُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi, وقي ’dır. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت 'ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
شَف۪يعٌ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki قُلْ cümlesine atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl konumundaki has ism-i mevsul الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ cümlesi, masdar teviliyle يَخَافُونَ fiilinin mef’ûlüdür.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْ izafeti, هِمْۚ zamirinin ait olduğu kişilere Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak ve ikaz manasındadır.
يُحْشَرُٓوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Mutlak malikiyet ve küllî tasarruf anlamını ifade eden “Rab” unvanının zikri, mehabeti artırmak ve korkuyu gerçekleştirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌ
Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Sübut ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُمْ car-mecruru, لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. وَلِيٌّ muahhar ismidir.
وَلِيٍّ ’e tezayüf nedeniyle atfedilen olan لَا شَف۪يعٍ ’deki nefiy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş, zaid harftir.
وَلِيٍّ ve شَف۪يعٍ ‘deki tenvin kıllet ifade eder. Kelimeler, zaid harflerin ilavesiyle “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Nefiy siyakında nekre, selbin umumuna işarettir.
وَلِيٍّ - شَف۪يعٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مِنْ دُونِه۪ car mecruru, وَلِيٌّ ‘un mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin, hal sahibinden önce gelmesi takdim-tehir, hazfedilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen دُونِه۪ izafetinde دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, gayrının tahkiri içindir.
شَف۪يعٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
مِنْ دُونِه۪ tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌ ifadesi, korkuyu mûcib haşrin Allah’ın dostluğundan mahrum kalmış insanlar için söz konusu olduğunu belirtir. Bu ifadeye göre haşr, başlı başına korkunç değildir. Onu korkunç kılan Allah’ın dostluğundan yoksun kalmış olmaktır. Haşr gününden korkması gerekenler, onun gerçekleşeceğini inkâr edenlerle ona inanmakla beraber o günde Allah'tan başkasının yardımına güvenenlerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ‘nin haberi olan يَتَّقُونَ ‘nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
‘Umulur ki’ anlamında olan لَعَلَّ harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.
يَخَافُونَ - يَتَّقُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تَطْرُدِ | kovma |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 4 | يَدْعُونَ | yalvaranları |
|
| 5 | رَبَّهُمْ | Rablerine |
|
| 6 | بِالْغَدَاةِ | sabah |
|
| 7 | وَالْعَشِيِّ | ve akşam |
|
| 8 | يُرِيدُونَ | isteyerek |
|
| 9 | وَجْهَهُ | O’nun rızasını |
|
| 10 | مَا | yoktur |
|
| 11 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 12 | مِنْ | -ndan |
|
| 13 | حِسَابِهِمْ | onların hesabı- |
|
| 14 | مِنْ | hiçbir |
|
| 15 | شَيْءٍ | şey (sorumluluk) |
|
| 16 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 17 | مِنْ | -dan |
|
| 18 | حِسَابِكَ | senin hesabın- |
|
| 19 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 20 | مِنْ | hiçbir |
|
| 21 | شَيْءٍ | şey (sorumluk) |
|
| 22 | فَتَطْرُدَهُمْ | onları kovup da |
|
| 23 | فَتَكُونَ | olasın |
|
| 24 | مِنَ | -den |
|
| 25 | الظَّالِمِينَ | zalimler- |
|
Bu âyetin işaret ettiği bir olayla ilgili olarak Müslim’in Sahîh’i (“Fezâilü’s-sahâbe”, 45-46) ve diğer bazı hadis kaynaklarında yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber’in, Abdullah b. Mes‘ûd, Bilâl-i Habeşî, Ammâr b. Yâsir gibi bazı yoksul ve kimsesiz sahâbîlerin de bulunduğu bir toplulukla birlikte olduğu bir sırada müşriklerin ileri gelenleri Hz. Muhammed’le görüşmek istediklerini, ancak bunun için yanındaki müslümanları oradan uzaklaştırması gerektiğini, zira kölelerle ve yoksullarla bir arada bulunmayı kendilerine yakıştıramadıklarını bildirmişlerdi. Resûlullah “Ben müminleri kovamam” cevabını verince, hiç olmazsa kendileri geldiğinde onların ayakta durmasını istemişler; Hz. Peygamber, belki onlara İslâm’ı kabul ettirebileceği ümidiyle bu son teklifi kabul etmeyi düşünürken kendisini ikaz edip bu düşüncesinden vazgeçiren 52. âyet inmiştir. Ancak müfessirlerin çoğu bu sûrenin, parça parça değil, tamamının bir defada indiğini bildiren haberleri de dikkate alarak, bu âyetin söz konusu olayla ilişkisi olamayacağını ifade etmişlerdir. Âyetin böyle bir olay üzerine indiği kabul edilse bile, bu olayın sadece âyetteki evrensel ahlâkî öğretinin ortaya konması için bir vesile oluşturduğu düşünülmelidir.
“Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur…” cümlesindeki “onlar” zamiriyle müşriklere işaret edildiğini düşünenler olmuşsa da ağırlıklı görüş, bununla yukarıda anılan müslümanların kastedildiği yönündedir. Rivayete göre müşrikler, Hz. Peygamber’in çevresinde toplanan söz konusu kişilerin, aslında –samimi dindarlıklarından değil– barınma imkânı buldukları, yiyip içtikleri için orada toplandıklarını ileri sürmüşlerdi. İşte –bir görüşe göre– âyet-i kerîmede, öyle olsa bile, Resûlullah ile o yoksul müslümanların sorumluluklarının ayrı olduğu, herkesin kendi yapıp ettiklerinin sorumluluğunu yine kendisinin taşıdığı bildirilerek Resûl-i Ekrem’in onlara olan ilgisini sürdürmesi istenmiş, aksi halde haksızlık yapmış olacağı ifade edilmiştir. Başka bir yoruma göre bu insanlar sabah akşam ibadet ve taatle meşgul oldukları için maişetlerini temin edemeyecekler kaygısıyla Hz. Peygamber’in onları –işlerine güçlerine baksınlar diye– meclisinden ayrılmaya zorlamaması istenmiş; onların geçimleriyle ilgili hesabın kendisine ait olmadığına yani ne yiyip ne içeceklerini hesap etmesi gerekmediğine, çünkü herkesin rızkını verenin Allah Teâlâ olduğuna işaret buyurulmuştur (Râzî, XII, 236-237).
Hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın bu âyet, İslâm dininde insanın, mevki, zenginlik ve soyuna göre değil iman zenginliğine, Allah’asaygı ve ruh yüceliğine göre değer taşıdığını ortaya koyması, ayrıca Hz. Peygamber’in yüce ahlâkının Kur’an ilkelerine göre şekillendiğini göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Âyetin sonunda Resûlullah’a sorumluluğu hatırlatıldıktan sonra, kâfirlerin gözünde değersiz olsalar bile, iman ve yaşayışlarıyla Allah nezdinde değerli olan insanlara karşı küçültücü davranışlarda bulunan bir kimsenin, –farzımuhal bu kimse peygamber bile olsa– zalim olarak gösterilmesi son derece ilgi çekicidir. Muhtemelen yukarıda sözü edilen altı kişiden biri olan Habbâb’ın anlattığına göre bu âyetin inmesinden sonra Hz. Peygamber’le yoksul ve kimsesiz müslümanlar arasındaki yakınlık o kadar artmıştır ki meclislerde diz dize oturur olmuşlar; Hz. Peygamber daha önce, bir aradayken yanındakilerin kalkmasını beklemeden kendisi kalkarken bu âyet geldikten sonra incitici olmasın diye daima onların kalkmasını beklemiştir (Zemahşerî, II, 16).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 409-410
Peygamber Efendimiz’in fakir ve kimsesiz müslümanlarla beraber oturup kalkması Mekke’nin kendini begenmis zenginlerinin canını sıkıyordu. Onlara göre fakirler ayrı bir sınıftı . Böyle olduğu için de herkesin kendine denk olanlarla beraber oturup kalkması gerektiğini düşünüyorlardi.
Bu müşrikler bazı konuları görüşmek üzere Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldiklerinde, Habbâb İbni Eret, Suheyb-i Rûmî ve Bilâl-i Habeşi gibi kölelerin ve diğer yoksullarin , en azından kendileri gidene kadar dışarı çıkmalarını istediler. Bunun üzerine, yukaridaki âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem’ine hitâben, sen o adamlarin dediklerine bakma. Sabah aksam sadece Rablerinin rızasını kazanmak için ibadet edip duran o yoksul, ama samimi müslümanları,kâfirlerin sözüne bakarak yanından kovma. Allah’ın kendilerinden râzı olduğu insanlar bu yoksul ve kimsesiz mü’minlerdir. Sen hep onlarla birlikte olmaya bak. Malına, mülküne güvenip şımaran o adamlari kazanmak pahasına da olsa, fakir müslümanları gücendirme, buyurdu
(Muslim ,Fezailu’s- sahabe 45,46;İbni Mace ,Zuhd 7)
طَرْدٌ Küçümseyerek birini yerinden edip uzaklaştırmaktır. مُطَارَدَة savaşta düşmanların birbirlerini itip kakmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri tard etmek ve istitrattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَطْرُدِ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَدْعُونَ رَبَّهُمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَدْعُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّهُمْ mefûlun bih olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِالْغَدٰوةِ car mecruru يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. الْعَشِيِّ atıf harfi وَ ’la بِالْغَدٰوةِ ‘ye matuftur. يُر۪يدُونَ cümlesi يَدْعُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
يُر۪يدُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَجْهَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. عَلَيْكَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ حِسَابِهِمْ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ zaid harftir. شَيْءٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ حِسَابِكَ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَلَيْهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ zaid harftir. شَيْءٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri, ما يكون مؤاخذة فطرد (Suçlanmadı ki kovulsun) şeklindedir.
تَطْرُدَهُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَكُونَ atıf harfi فَ ile تَطْرُدَ fiiline matuftur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ الظَّالِم۪ينَ car mecruru تَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada sebep fe (فَ)’sinden sonra gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … اَنْذِرْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İlk cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki cemi müzekker ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûlün ism-i mevsûlle gelmesi bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْۜ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْۜ zamirinin aid olduğu kişler, şan ve şeref kazanmıştır.
بِالْغَدٰوةِ ve ona tezat nedeniyle atfedilen وَالْعَشِيِّ car mecrurları يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. Bu kelimeler bütün zamanlardan kinayedir.
يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ cümlesi يَدْعُونَ ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s. 273)
وَجْهَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, وَجْهَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır. Ayrıca bu ifadede tecrîd sanatı vardır.
الْغَدٰوةِ - الْعَشِيِّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
تَطْرُدِ - يُر۪يدُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Duanın sabah akşam olduğunun belirtilmesi taksim sanatıdır.
Cümledeki muzâri fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
بِالْغَدٰوةِ [Sabah] - وَالْعَشِيّ [akşam] kelimelerinin zikredilmesinden maksat devamlılıktır. Bunun anlamının “Sabah ve ikindi namazını kılarlar.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Ayrıca ُيُر۪يدُونَ وَجْهَهُ (Rabblerinin rızasını dileyerek) sözüyle Allah Teâlâ onları, ibadette samimiyet ile nitelemiştir. Bir şeyin zatı ve gerçek varlığı وَجْهَ kelimesiyle ifade edilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَجْهَهُ [Onun yüzü] ibaresi istiaredir. Yüz (وَجْهَ) bir şeyin zatı ve kendisi demektir. Ya da burada rızası kelimesi hazfedilmiştir. Îcaz-ı hazif şeklinde bir hükmî mecaz vardır.
Allah Teâlâ’nın rızasını (vechini) dileyerek yalvarmaktan maksat, ihlasla O’na ibadet etmektir. Bu kaydın zikredilmesi, nehyin (kovma) illetini tekid içindir. Zira ihlas, kovmanın zıddı olan ikramın en kuvvetli sebeplerinden biridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ
Beyanî istînâf veya ta’lîliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَيْكَ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid مِنْ harfinin dahil olduğu شَيْءٍ muahhar mübtedadır.
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْكَ , maksurun aleyh/sıfat, شَيْءٍ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Şuarâ/113)
شَيْءٍ ’deki nekrelik kıllet ifade eder. Tekid ifade eden zaid مِنْ harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
مِنْ حِسَابِهِمْ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi, tezat sebebiyle makabline atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi ile وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَا - مِنْ - حِسَابِكَ - عَلَيْهِمْ - شَيْءٍ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَلَيْكَ حِسَابِهِمْ - حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ kelimeleri arasında akis ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu kelam beş tekid öğesini birarada toplamıştır. Bunlar, beyaniyye olan مِنْ , zaid olan مِنْ , mamulün takdimi, مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ kavlinin hasr sıygasıyla gelmesi, وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ şeklindeki mukabil olumsuzlukla mananın tekid edilerek tamamlanmasıdır. Çünkü bu mukabil olumsuzluğun zikri lafzî tekide benzer. Bunların hepsi, önerilerine yanıt verme girişimlerinden nihai olarak uzak durması içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Beyitte veya cümlede kelimelerin sırasını değiştirerek tekrarlama sanatına aks denir. Bu sanata kalb diyenler de olmuştur. Bu sanatı tıbâk’a cinâs’a, reddü’l-acüz ale’s-sadr’a dahil edenler de olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedii İlmi)
فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَطْرُدَهُمْ cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesindeki nehiyden kaynaklanan masdara matuftur.
Takdiri; ما يكون مؤاخذة (Suçlama olmaz) olan masdarın hazfı îcaz-ı hazif sanatıdır.
Ayette fiiller muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin son cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ , nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
لَا تَطْرُدِ - تَطْرُدَهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İlim meclislerinden birinde, yeşilliklerin içindeki bir sınıfta, bir hoca öğrencilerine ders veriyordu:
Zalimlerin, İslam yoldaşlarına verdiği en büyük zararlardan birisi: çaresizliği öğretmiş olmalarıdır. Çünkü milletine ve topraklarına dair umudu kalmayan birinin, kendisi ve milleti için çalışmasının bir anlamı yoktur. Yaptığımız en büyük hatalardan bir tanesi, bize öğretilen genellemelere boyun eğmiş olmamızdır. O genellemeleri dillerimize dolamış ve çaresizliğimizi kendimiz itiraf eder hale gelmişizdir: İslam ülkeleri fakir, Müslümanlar geri, işe yaramaz, tembel, cahil gibi aklınıza hangi genellemeler geliyorsa, ekleyebilirsiniz. Ve bu genellemelerin yanlış olduğunu kabul edin. Çünkü bir kaç çürük, koca toplumu temsil etmez, edemez. Aynı genellemelere inanan bir toplum, o genellemelerin tutsağıdır ve onların aleyhine hareket etme gücünü, daha çabalamadan, yitirmiş olandır. Artık sadece o genellemelerin beslediği olumsuz tarafları görür, olumluları ise göremeyecek hale gelmiştir.
Meşhur bir örnek vardır: Eğitmen, fili yavruyken bağlar. Yavru ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bulunduğu yerden, kendi isteğiyle uzaklaşamaz. Bir süre sonra çabalamaktan vazgeçer. Aradan aylar geçer ve o fil büyür. Tonlarca ağırlığa ulaşır. Artık istediği zaman, bulunduğu yerden uzaklaşabilecek güce sahiptir ama fil hala hareket etmemektedir. Çünkü çaresizliğini kabullenmiş ve karşısına çıkan fırsatları değerlendiremeyecek hale gelmiştir.
Şimdi de tarihten bir örnek verelim: Peygamber ordusunun karşısında, müşrik ordularının titremelerinin sebebi neydi? Ashabın en modern silahlara sahip olması mıydı? En iri yapılı adamlardan meydana gelmesi miydi? Daha kalabalık olmaları mıydı? Hayır. Onların hallerinden, cesaretleri ve özgürlükleri okunuyordu. Kalplerini dünyadan kopararak, Allah rızası için ellerinden gelen her şeyi yapacaklarının kokusu alınıyordu.
İslam davasının peşinden koşan, dünya ve ahiret ilimlerinde, sanatta ve bilimde çığır açacak müslümanların yetiştirilmesine ihtiyaç var. Onlara bu cesareti ve umudu aşılayacak olan da büyükleridir: Geçmişte, zalimlerin kökü kesildi. Gelecekte de kesilecek. Zafer, eninde sonunda, Allah rızası için çabalayanların olacak. O yüzden, Allah’a teslim oldum diyen kulun göğsünde, imanının hemen yanında, umut ışığı da yanmalı. Ki her adımında, her kararında ve her işinde, yolu aydınlansın. Sor kendine, kimlerden olmak istiyorsun: Zafere ortak olanlardan mı? Zaferi kutlayanları uzaktan seyredenlerden mi? Elimden geleni yaptım diyenlerden mi? Geçersiz bahanelerinin arkasına saklanarak, keşke yerin dibine girsem diye umanlardan mı?
Allahım! Tembellikten ve miskinlikten. Öğretilmiş çaresizlikten ve umutsuzluktan. Cahillikten ve inatçılıktan. Dindaşımızı küçümsemekten ve kin beslemekten. Zalimlerin oyunlarına gelmekten: Sana sığınırız. Karşısına çıkan fırsatları değerlendirenlerden, Dünyasıyla ahireti arasındaki dengeyi sağlayanlardan, Kalbi imanla, cesaretle ve umutla dolup taşanlardan, Müslüman olmaktan gurur duyanlardan ve İslam’ı temsil etmek için elinden geleni yapanlardan olmak duasıyla.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji