28 Ağustos 2024
En'âm Sûresi 53-59 (133. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

En'âm Sûresi 53. Ayet

وَكَذٰلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِالشَّاكِر۪ينَ  ٥٣


Böylece insanların bazısını bazısı ile denedik ki, “Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?” desinler. Allah, şükreden kullarını daha iyi bilen değil mi?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ böylece
2 فَتَنَّا biz denedik ف ت ن
3 بَعْضَهُمْ onların kimini ب ع ض
4 بِبَعْضٍ kimi ile ب ع ض
5 لِيَقُولُوا demeleri için ق و ل
6 أَهَٰؤُلَاءِ şunlara mı?
7 مَنَّ lutfu layık gördü م ن ن
8 اللَّهُ Allah
9 عَلَيْهِمْ kendilerine
10 مِنْ -dan
11 بَيْنِنَا aramız- ب ي ن
12 أَلَيْسَ değil midir? ل ي س
13 اللَّهُ Allah
14 بِأَعْلَمَ daha iyi bilen ع ل م
15 بِالشَّاكِرِينَ şükredenleri ش ك ر

Yüce Allah, insanların kimine türlü nimetler, kimine de sıkıntılar vermek suretiyle birbirlerine karşı nasıl tutum takınacakları hususunda onları sınamaktadır. İnsanların soy sop, makam ve mal gibi fâni ve aldatıcı durumlara göre değer taşıdıklarını zanneden inkârcıların ileri gelenleri “Aramızda Allah’ın kendilerine lutufta bulunduğu kimseler de bunlar mı?”; yani “Biz büyükler ve soylu önderler varken Allah’ın gerçeğe ulaştırdığı, hidayete kavuşturduğu kimseler bunlar olamaz!” şeklindeki alaylı ifadelerle onları küçümsemişler; sahip oldukları imkânlar kendileri için birer fitne olmuş; küstahça davranışlarıyla Allah’a karşı kötü bir imtihan vermişlerdir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 410

Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil , kalblerinize ve amellerinize bakar.
(Müslim ,Birr 33,34;İbni Mâce ,Zühd 9;Ahmed b. Hanbel, Müsned II ,284,539).

“Saçı başı dağınık,eli yüzü tozlu, kapılardan koğulmuş öyleleri vardir ki , bu şöyle olacak diye yemin etseler , Allah onlarin dediğini yapar.”
(Müslim ,Birr 138;Cennet 48).

(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)

وَكَذٰلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ 


وَ  istînâfiyyedir. كَ  harf-i cerdir. مثل  kelimesi ‘’gibi’’ demektir. Bu ibare, amili  فَتَنَّا  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri;  وفتونا مثل ذلك فتنّا (Bunun gibi bir fitneyle fitneye düşürdük) şeklindedir.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

فَتَنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِبَعْضٍ  car mecruru  فَتَنَّا  fiiline mütealliktir.

لِ  harfi,  يَقُولُٓوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

يَقُولُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  فَتَنَّا  fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavli,  اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ ’dir.  يَقُولُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Hemze istifham harfidir. İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مَنَّ  cümlesi,  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

مَنَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  مَنَّ  fiiline mütealliktir. مِنْ بَيْنِنَا  car mecruru  مَنَّ  fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِالشَّاكِر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

اللّٰهُ  lafza-i celâli,  لَيْسَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir.  اَعْلَمَ  lafzen mecrur  لَيْسَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.  اَعْلَمَ  gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. بِالشَّاكِر۪ينَ  car mecruru  اَعْلَمَ ’ye müteallik olup cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

لَيْسَ  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بِالشَّاكِر۪ينَ  car mecruru  اَعْلَمَ ’ye müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الشَّاكِر۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi شكر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعْلَمَ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَذٰلِكَ فَتَنَّا بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لِيَقُولُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Bu ayet acilen açıklamak maksadıyla birbirine atfedilmiş iki cümle arasına girmiş bir itiraziyye cümlesidir. İtiraziyye olduğuna tenbih için başına و  harfi gelmiştir. Buna istinaf vav’ı denir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu istînafî kelâm, geçen nehyin (O'na yalvaranları kovma) neden kaynaklandığını açıklar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

كَذٰلِكَ , amili  فَتَنَّا  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Cümlenin takdiri  وفتونا كذلك فتنا بعضهم (Biz de bazılarını denedik) şeklindedir.

كَذٰلِكَ  uzağı gösteren işaret sıfatıdır. İşaret edilenin konumunun derecesini ve mertebesini bildirir.

Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s.101) 

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Teşbihten maksat müşebbehe olan taaccüptür. Çünkü müşebbeh gerçekten çok şaşılacak bir şeydir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَتَنَّا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَقُولُٓوا اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ  cümlesi, masdar tevilinde harf-i cerle  فَتَنَّا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِيَقُولُٓوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, istifham üslubunda olmasına rağmen, mütekellimin alay ve hor görme kastını ifade ettiği cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

İsm-i işaret olan  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mübteda,  مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin ism-i işaretle gelmesi mütekellimin, işaret edileni tahkir amacına matuftur. 

Haber konumundaki müspet mazi fiil cümlesi   مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْنِنَاۜ , faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

بَعْضٍ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Onların birbirleriyle imtihan edilmiş olmalarının keyfiyeti hakkında şu izahlar yapılmıştır:

a) Zenginlik ve fakirlik, Nuh (a.s) kıssasındaki gibi, bu imtihanın meydana gelmesine sebep olmuşlardır. 

b) Soylu olanın, daha aşağı makamda olanla imtihan edilmesi...

c) Zeki olan kimsenin aptal kimse ile imtihan edilmesi… Netice olarak diyebiliriz ki, kemâl sıfatları farklı farklıdır. Bunların hepsi, tek bir insanda asla bir araya gelmezler. Aksine bunlar, mahluklara taksim edilmiştir. Kemâl sıfatları, zatları gereği sevilirler; dolayısıyla herkes, Allah'ın kendisine vermiş olduğu kemâl sıfatlarından dolayı başkasına haset eder. Ama, kaza ve kader hususunda Allah'ın sırrını iyice kavrayan kimseler ise, kendisinin kısmetine razı olur, başkalarına sataşmaktan geri durur ve dünya ve âhirette güzelce yaşar.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَعْلَمَ بِالشَّاكِر۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hemze takrirî istifham harfidir. Takrir; soru soran kimsenin karşı tarafın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle vaz edildiği soru anlamından çıkarak tevbih ve korkutma anlamı kazandığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde, اللّٰهُ  lafza-i celâli nakıs fiil  لَيْسَ ‘nin ismidir.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

لَيْسَ ‘nin haberi olan  بِاَعْلَمَ بِالشَّاكِر۪ينَ ’ deki  بِ  zaiddir.  الشَّاكِر۪ينَ , muzâfun ileyhtir.

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde lâm harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  ما 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. 

Kur'an-ı Kerim'de  بِ  harfi 22 yerde  لَيْسَ ’nin, 19 yerde de  ما ’nın haberinin başında zaid olarak gelmiştir. ( (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

Ayetin bu son cümlesinde idmâc sanatı vardır.  اَعْلَمَ بِالشَّاكِر۪ينَ  [şükredenleri bilir] ifadesinde Allah Teâlâ, şükredenleri bilir anlamının yanında, lâzım-melzûm alakasıyla ‘şükretmeyenleri de bilir’ manasını kasdetmiştir. Mecaz-ı mürseldir. 

Cümle mesel tarikinde olmayan tezyîl cümlesidir. Anlamı tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır.

اَعْلَمَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

الشَّاكِر۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

"Şükredenleri en iyi bilen Allah değil mi ?" Bu kelam, onların o sözünü ret ve iptal ediyor ve şuna işaret ediyor: "İlâhî ihsana liyakat, nimetin değerini bilmek ve nimeti ihsan edenin hakkını takdir etmekle mümkündür."

İstifham, Allah'ın (cc) ilminin kemâlini açıklamak içindir. Yani şöyle buyuruluyor:"- Allah (cc) nimetlerine şükredenleri en iyi şekilde bilmiyor mu ki, O'nun müminlere ihsanını yadırgıyorsunuz?" (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle, tüm cümlenin tezyîlidir. Allah’ın kelamıdır. Başkasının sözünün nakli değildir. Bunun için fasılla gelmiştir. İstifham ise takrir manasınadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

En'âm Sûresi 54. Ayet

وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ٥٤


Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 جَاءَكَ sana geldikleri ج ي ا
3 الَّذِينَ kimseler
4 يُؤْمِنُونَ inanan(lar) ا م ن
5 بِايَاتِنَا ayetlerimize ا ي ي
6 فَقُلْ de ki ق و ل
7 سَلَامٌ selam olsun س ل م
8 عَلَيْكُمْ size
9 كَتَبَ yazmıştır ك ت ب
10 رَبُّكُمْ Rabbiniz ر ب ب
11 عَلَىٰ üzerine
12 نَفْسِهِ kendi ن ف س
13 الرَّحْمَةَ rahmeti ر ح م
14 أَنَّهُ kuşkusuz
15 مَنْ kim
16 عَمِلَ yaparsa ع م ل
17 مِنْكُمْ sizden
18 سُوءًا bir kötülük س و ا
19 بِجَهَالَةٍ bilmeyerek ج ه ل
20 ثُمَّ sonra
21 تَابَ tevbe eder ت و ب
22 مِنْ
23 بَعْدِهِ ardından ب ع د
24 وَأَصْلَحَ ve uslanırsa ص ل ح
25 فَأَنَّهُ muhakkak ki O
26 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
27 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

Her ne kadar –İbn Atıyye’nin kaydettiği gibi (III, 296)– müfessirlerin çoğunluğu âyetin ilk cümlesindeki “inananlar”la bilhassa Hz. Peygamber’in yanındaki yoksul müslümanlar olduğunu söylemişlerse de aynı müfessire göre âyet, herhangi bir zümre kastetmeksizin bütün müslümanları içermektedir. Âyetteki cehâlet kelimesi “günah olduğunu bile bile sefihlere ve hoyratlara özgü bir şekilde” veya –meâlinde gösterildiği gibi– “(günah olduğunu) bilmeyerek” şeklinde açıklanmıştır (bk. Zemahşerî, II, 17). Yüce Allah’ın, daha önce bilerek veya bilmeyerek bazı kötülükler işledikleri halde, sonradan tövbe edip inanç ve yaşayışlarını düzeltenlere merhamet edeceğini bu şekilde kesin bir ifadeyle vaad etmesi, O’nun iyi kulları için eşsiz bir lutuf ve keremidir. Ayrıca burada,ilâhî rahmete mazhar olabilmek için yalnızca tövbe edip hakka ve hayra yönelmenin şart koşulduğu, dolayısıyla insanların makam, servet, cinsiyet veya milliyet gibi durumlarına bakılmayacağı, böylece İslâm’ın –kelimenin en doğru anlamıyla– adaletçi ve eşitlikçi bir din olduğuna işaret edildiği görülmektedir. Yine bu âyette İslâm dininin en güzel ve köklü şiarlarından olan selâmlaşmanın önemine dikkat çekildiğini görüyoruz. Meâlinde “selâm size!” diye çevrilen cümlenin âyetteki karşılığı “selâmünaleyküm”dür. Diğer bazı âyetlerde ise bu ifade “esselâmüaleyküm” şeklindedir (ayrıca bk. Nisâ 4/86).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 411-412

Riyazus Salihin, 427 Nolu Hadis
Muâz İbni Cebel radıyallahu anh şöyle dedi:
Ben, merkeb üzerinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in terkisinde idim. Hz. Peygamber:

“Ey Muâz! Allah’ın kullar üzerinde, kulların da Allah üzerinde ne hakkı vardır, bilir misin?” buyurdu. Ben:

Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı, onların sadece Allah’a kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak tutmamalarıdır. Kulların da Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi ortak tutmayan(lar)a azâb etmemesidir” buyurdu. Ben hemen:

Ey Allah’ın Resûlü! Bunu insanlara müjdeleyeyim mi? dedim.

Müjdeleme, onlar buna güvenip tembellik ederler” buyurdu.
Buhârî, Cihâd 46; Müslim Îmân 48, 49. Ayrıca bk. Buhârî, Libâs 101, İsti’zân 30, Tevhîd 1; Tirmizî, Îmân 18; İbni Mâce, Zühd 35

وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَكَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

جَٓاءَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُؤْمِنُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُؤْمِنُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli  سَلَامٌ عَلَيْكُمْ ‘dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

سَلَامٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  عَلَيْكُمْ  car mecruru mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir.

كَتَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عَلٰى نَفْسِهِ  car mecruru  كَتَبَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الرَّحْمَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

(إِذَا) : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

إِذَا  dan sonraki şart cümlesinin fiili mazi veya muzari manalı olur. Cevabı ise umumiyetle muzari olur, mazi de olsa muzari manası verilir: 

a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzari fiili cezm edenlerin cevap cümleleri gibi mazi, muzari, emir, istikbal, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu iki muzari fiili cezm edenlerle aynıdır.

c) Sükûn üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَى  harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

İsim cümlesidir.  اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur ve şan zamiridir. مَنْ عَمِلَ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

عَمِلَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. مِنْكُمْ  car mecruru  عَمِلَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.  

سُٓوءاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِجَهَالَةٍ  car mecruru  عَمِلَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  متلبسا بجهالة (Cehalete bürünmüş olarak) şeklindedir.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru  تَابَ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَصْلَحَ  atıf harfi  وَ ’la  تَابَ  fiiline matuftur. 

اَصْلَحَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.     

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur ve şan zamiridir. غَفُورٌ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir. Müzekkerine - zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine     - zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. 

Şart cümlesi mazi ve muzari fiille olur. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ : Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَصْلَحَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  صلح ’dır. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَاِذَا جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la 52. ayetteki … وَلَا تَطْرُدِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  اِذَا , şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  جَٓاءَكَ الَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır

Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِنَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُؤْمِنُونَ  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Matufun aleyhteki Rab isminden bu ayetteki  بِاٰيَاتِنَا  ile azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi bu kişilerin bilinen şahıslar olduğunu belirtmesi yanında sonraki habere dikkat çekme amacına matuftur. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَلَامٌ عَلَيْكُمْ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيْكُمْ  mahzuf habere mütealliktir. Müsnedün ileyh olan  سَلَامٌ  ’un nekre gelmesi teksir ve tazim ifade eder. 

سَلَامٌ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَۙ  şeklindeki müstenefe cümlesi, mekulü’l-kavle dahildir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Müsnedün ileyhin Rab ismiyle marife olması rububiyet sıfatını ön plana çıkarmak amacına matuftur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كَتَبَ  fiiline müteallik olan  عَلٰى نَفْسِهِ car-mecruru ihtimam için, mef’ûl olan  الرَّحْمَةَۙ ‘ye takdim edilmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  نَفْسِهِ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan نَفْسِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

كَتَبَ رَبُّكُمْ  ifadesinde istiâre vardır. Burada yazma ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Allah Teâla, o hükmü, yazılı şeylerin kalıcılığına benzeterek sabit ve kesin olduğunu mübalağalı olarak zikretmiştir.

Ayetin sonunda müştakının zikredildiği  الرَّحْمَةَۙ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Burada  إنْ  değil, اِذَا  buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)

Zeccâc şunu söylemiştir:  سَلَامٌ عَلَيْكُمْ  "Selam sizlere" buyruğundaki "Selam" kelimesinin şu manaya gelmesi muhtemeldir: Bu,  السَّرَاحُ  ve  التَّسْرِيحُ  (salıvermek, bırakmak) masdarlarında olduğu gibi,  سَلَّمْتُ تَسْلِيمًا سَلَامًا  bir masdardır. Buna göre, سَلَّمْتُ عَلَيْهِ سَلَامًا  ifadesinin manası, "Ona, dini ve canı hakkında, bela ve musibetlerden emin olması için dua ettim..." şeklindedir. Buna göre "selâm", "teslim" (emin kılmak, salim kılmak) manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada geçen her iki  عَلى  harf-i ceri de imanla mülabeset ve temekküne delalet eder. Yani iman sizde karar kılmış ve size giydirilmiştir. Korkma demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

O müminlerin bu vasfı, birinci vasıftan (ihlasla ibadete devam) önce geldiği halde ondan sonra zikredilmiş olması, rahmet ve mağfiret vaadinin ana sebebi, Allah'ın (c.c) ayetlerine iman etmiş olmalarıdır. Tıpkı geçen kelamda kovma nehyinin ölçütü, ibadete müdavemet olduğu gibi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

رَبُّكُمْ  izafetinde Rab unvanının, müminler zamirine izafe edilmesi, onların ilâhî lütfa mazhar olduklarını belirtmek ve hükmün illetini de zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm) 

Arapların  كُتِبَ كَذَا عَلَى فُلَانٍ  "Falancanın üzerine yazıldı, farz kılındı" tabiri, vâcip kılmayı ifade eder.  عَلَى  harf -i ceri de aynı manayı ifade eder. Dolayısıyla, bu ikisinin toplamı, vâcip kılmada çok ileri bir dereceyi gösterir. Binaenaleyh bu da, Cenab-ı Hakk'ın, vücûbiyet üzere, kullarına merhametli ve onlara merhametli olmasını gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ  cümlesi, masdar teviliyle  الرَّحْمَةَ ’den bedeldir. Tevabiden olan bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar ve tekit harfi  اَنَّ ‘ye dahil olan muttasıl zamir  هُ , şan zamiridir.

اَنَّ ’nin haberi olan  مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ  cümlesi şarttır. 

مَنْ  mübteda, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  عَمِلَ مِنْكُمْ سُٓوءاً بِجَهَالَةٍ  cümlesi, haberdir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

بِجَهَالَةٍ  ve  مِنْكُمْ  car mecrurları  عَمِلَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  متلبسا بجهالة (Cehalete bürünmüş olarak) şeklindedir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mef’ûl olan سُٓوءاً  (kötülük) kelimesinin nekre gelmesi, çok büyük bir günahı, çok küçük bir günahı ifade ettiği gibi bilinmeyen bir günahı da ifade edebilir.

ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِه۪  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  harfiyle … عَمِلَ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Yine atıf harfi وَ  ‘la makabline atfedilen  اَصْلَحَ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olarak gelmiştir. İki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. اَنَّ  ile tekid edilmiş  فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  cümlesi, masdar teviliyle takdiri  فغفرانه حاصل (... mağfiretini gerçekleştirir.) olan haber için mübtedadır. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Bu takdire göre, şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Allah'ın  غَفُورٌ  ve  رَح۪يمٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

رَح۪يمٌ - الرَّحْمَةَۙ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mercii olmayan ''şan zamiri'' ancak  اَنَّ  ile gelir ve kelama zarafet kazandırır. Bilindiği gibi müennesine de kıssa zamiri denir. Bunların genel adı ise iş zamiridir.

Cahillik duygularına kapılarak veya bilmeyerek manalarında olmak üzere iki şekilde de anlaşılabilir.

Çok müjdeleyici bir ayettir. Tövbe etmeyi ve kendimizi düzeltmeyi alışkanlık haline getirmeliyiz.

Ayetteki  تَابَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَصْلَحَ  [Sonra arkasından tövbe etmiş ve kendini düzeltmiş ise…] buyruğundaki  تَابَ  [tövbe etmiş] ifadesi, bu kimsenin geçmişte yaptığı günahlardan dolayı pişmanlık duyması manasına;  وَاَصْلَحَ  [düzeltmiş] lafzı da, o kimsenin bundan sonra yapacağı salih amellerine bir işarettir.

Daha sonra Cenab-ı Allah  فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  [Şüphesiz ki O (Allah), çok mağfiret eden, çok merhametli olandır] buyurmuştur. Binaenaleyh Allah, cezayı silmesi sebebiyle Gafûr, rahmette son nokta olan mükâfat vermesi sebebi ile de Rahîm’dir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

En'âm Sûresi 55. Ayet

وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟  ٥٥


Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ ve böylece
2 نُفَصِّلُ açıklıyoruz ف ص ل
3 الْايَاتِ ayetleri ا ي ي
4 وَلِتَسْتَبِينَ belli olsun diye ب ي ن
5 سَبِيلُ yolu س ب ل
6 الْمُجْرِمِينَ suçluların ج ر م

Bazı tefsirlerde, “suçlular” diye çevirdiğimiz âyetteki “mücrimler”den, özellikle Hz. Peygamber ve çevresindeki mâsum müslümanlara karşı haksız tutumlarıyla cürüm (suç) işleyen, türlü şekillerde hakarete yeltenen müşriklerin kastedildiği belirtilmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 412

وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟

 

وَ  istînâfiyyedir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل ; ‘gibi’ demektir. Bu ibare  نُفَصِّلُ  fiilinin mahzuf mef’ûlu mutlakına mütealliktir. Takdiri;  تفصيلا مثلَ ذلك نفصل الآيات  (Bunun benzeri bir açıklamayla ayetleri açıklarız) şeklindedir.

ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, muzâfun ileyhtir. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نُفَصِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن dur. الْاٰيَاتِ  mef’ûlun bih olup, cemi müennes salim olduğu için nasb alameti kesradır.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لِ  harfi,  تَسْتَب۪ينَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  نُفَصِّلُ  fiiline mütealliktir.

تَسْتَب۪ينَ  fetha ile mansub muzari fiildir. سَب۪يلُ  fail olup damme ile merfûdur. الْمُجْرِم۪ينَ۟  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

نُفَصِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فصل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

تَسْتَب۪ينَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  بين ’dir. 

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

الْمُجْرِم۪ينَ۟  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ وَلِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

53. ayet gibi  وَكَذٰلِكَ  ile başlamıştır. Bu kelimeler arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

كَذٰلِكَ , amili  نُفَصِّلُ  olan mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Muzari fiil teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘ ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manayı başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki kullanımı işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

نُفَصِّلُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  وَلِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟  cümlesi, masdar tevilinde, harf-i cerle  نُفَصِّلُ  fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar-ı müevvel  وَ ‘la takdiri  ليظهر الحق  [Hakkı ortaya koymak için] olan mahzuf masdara atfedilmiştir. 

لِتَسْتَب۪ينَ - نُفَصِّلُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

سَبِيلَ المُجْرِمِينَ  [Günahkârların yolu] ile kastedilen; zulümde, hasette, kibirde, insanları hor görmede ve inkârda katılıkları şeklindeki yolları ve yaşayış biçimleridir. Günahkârlar müşriklerdir. Kastedilenin ne olduğunu belirtmek ve kendilerinin suçlarını anlatmak için zamir yerine açık isim olarak getirilmiştir. Cümle önce geçen Enam suresi 51. ayetteki  وأنْذِرْ بِهِ الَّذِينَ يَخافُونَ أنْ يُحْشَرُوا إلى رَبِّهِمْ  cümlesi için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hak niçin,  لِتَسْتَب۪ينَ سَب۪يلُ الْمُجْرِم۪ينَ۟  "Mücrimlerin yolu iyice belli olsun" diyerek, mücrimlerin yolundan bahsetmiş de, müminlerin yolundan bahsetmemiştir? 

Cevap: "Bu iki kısımdan birinin zikredilmesi, diğerine delalet eder. Nitekim, "Sizi sıcaktan koruyacak libaslar... " (Nahl, 81) ifadesinde, (elbiselerin) "soğuktan" kelimesi zikredilmemiştir. Yine iki zıt şey, aralarında bir ilgi olmayacak bir şekilde bulunup, her ne zaman birinin özelliği ortaya çıkarsa, diğerinin özelliği de oraya çıkar. Hak ile batıl arasında da bir ilgi yoktur. Dolayısıyla mücrimlerin yolu iyice belli olunca, hak ehlinin yolu da iyice belli olur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

En'âm Sûresi 56. Ayet

قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قُلْ لَٓا اَتَّبِـعُ اَهْوَٓاءَكُمْۙ قَدْ ضَلَلْتُ اِذاً وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ  ٥٦


De ki: “Sizin, Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 إِنِّي elbette ben
3 نُهِيتُ men’olundum ن ه ي
4 أَنْ
5 أَعْبُدَ tapmaktan ع ب د
6 الَّذِينَ
7 تَدْعُونَ yalvardıklarınıza د ع و
8 مِنْ
9 دُونِ başka د و ن
10 اللَّهِ Allah’tan
11 قُلْ de ki ق و ل
12 لَا
13 أَتَّبِعُ ben uymam ت ب ع
14 أَهْوَاءَكُمْ sizin keyiflerinize ه و ي
15 قَدْ çünkü
16 ضَلَلْتُ sapıtmış olurum ض ل ل
17 إِذًا o takdirde
18 وَمَا ve olmam
19 أَنَا ben
20 مِنَ
21 الْمُهْتَدِينَ yola gelenlerden ه د ي

Hz. Peygamber’e, inançsızlar istiyor diye onların taptıklarına tapmaktan, böylece tebliğinin birinci esası olan tevhid ilkesini ihlâl etmekten menedildiğini açıklaması emrolunmaktadır. Bu, onun şahsında bütün müslümanlara yöneltilen ve imanlarından tâviz vermelerini yasaklayan bir tâlimattır. 56-57. âyetler, Hz. Peygamber’in, tebliğ ettiği din ve ondaki esasların doğruluğu hakkında en küçük bir tereddüdü bulunmadığının güzel bir örneğidir. Zira, burada açıkça ifade edildiği gibi, Hz. Muhammed, Allah’tan gelmiş bulunan bir “delil”e, yani kesin bilgiye (veya başka bir yoruma göre Kur’an’a) dayanmakta, imanının gücünü, gerek kendisi gerekse sağlıklı düşünen her insan için apaçık olan bu gerçeklerden almaktadır. Hak peygamberi yalancılardan, sahte önderlerden ayıran en belirgin özelliklerden biri de onun, savunduğu inanç ve fikirlerin doğruluğuna, önerdiği hayat tarzının güzelliğine öncelikle kendisinin kuşkusuz olarak inanması ve yaşamasıdır. Bu açıdan hiçbir gerçek peygamber, kendisini yükümlülük ve sorumlulukların dışında, kural ve kanunların üstünde görmemiştir. Bu âyette, Hz. Muhammed’in de –farzımuhal– tevhidden sapması halinde “dalâlete düşmüş ve hidayete erenlerden ayrılmış” olacağı açıkça ifade edilmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 413-414

قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اِنّ۪ي نُه۪يتُ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. نُه۪يتُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

نُه۪يتُ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  عن  harf-i ceriyle  نُه۪يتُ  fiiline mütealliktir. Takdiri, نهيت عن أن أعبد  şeklindedir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَعْبُدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَدْعُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ لَٓا اَتَّبِـعُ اَهْوَٓاءَكُمْۙ قَدْ ضَلَلْتُ اِذاً وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  لَٓا اَتَّبِـعُ اَهْوَٓاءَكُمْ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اَتَّبِـعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  انا ’dir.  اَهْوَٓاءَكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. ضَلَلْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  تُ  fail olarak mahallen merfûdur.  اِذاً  cevap harfidir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَٓا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

اَنَا۬  mütekellim zamiri  مَا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ  car mecruru  مَا ’nın mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

اَتَّبِـعُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

الْمُهْتَد۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قَالَ (dedi) ve قُلْ (de ki) kelimeleri kadar çok kullanılan başka bir kelime yoktur ki bu ayet de  قُلْ  kelimesiyle başlamıştır. Bu söz Peygamber Efendimiz’e yöneliktir. 

Azîz kitapta  قُلْ  kelimesinden sonra gelen şeyler son derece önemli manalar taşır ve şânı olan durumlarda, tenbihi ve önemi artırmak için gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 325)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavl olan  اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında  اِنّ۪  bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkâr makamında) cevabın başına  اِنّ۪  gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cümlede müsned olan  نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ  cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek cümleye hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar anlamları katmıştır.  Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

نُه۪يتُ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

نُه۪يتُ  fiilinin meçhul üzere bina edilmesi; akıl sahibi olan ve aklî ayetler üzerinde düşünen kişiye bu nehyi koyanın hayy, kādir ve ma‘bûd olmayı hak eden Zat olduğuna son derece açık bir şekilde işaret eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 326)

Failin zikrine ihtiyaç olmadığı, kastedilen açıkça belli olduğu için  نُه۪يتُ  fiili meçhul getirilmiştir. Yani Allah nehyetti demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  عن  harfi ile  نُه۪يتُ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَعْبُدَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘ nin sılası olan  تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiiller teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Putlar hakkında akıllılar için kullanılan ism-i mevsûl getirilmiştir. Bunun sebebi putlara akıl sahibi imiş gibi davranmaları veya cinlere ve bazı insanlara da taptıkları için itikatlarına uygun bir zamir getirilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

دُونِ اللّٰهِ  izafeti, az sözle çok anlam ifade etmek ve gayrıyı tahkir içindir.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

دُونِ  kelimesi bir şeyin mekân itibarıyla altıdır.  أَلشَّيْئُ أَلدُّونُ  hakir, bayağı ve değersiz şey demektir. Bu kökten türeyen دَوَّنَ  kelimesi, kitapları toplamak anlamında دَوَّنَ أَلْكُتُبَ  şeklinde kullanılır. Çünkü bir şeyleri toplamak demek, onları birbirlerine yaklaştırmak, aralarındaki mesafeyi azaltmak demektir. Bir şey diğerinden azıcık daha aşağı, değersiz ise “bu şunun dûnudur / dûnundadır” denir. دُونَكَ هذا  (şunu al) ifadesinin aslı, “Bunu yakınına al, yani sana en yakın olan yere al” şeklindedir. İşte bu kelime bu anlamdan istiare yoluyla hal ve rütbe farklılığını ifade anlamına intikal ettirilmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

قُلْ لَٓا اَتَّبِـعُ اَهْوَٓاءَكُمْۙ قَدْ ضَلَلْتُ اِذاً وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l - kavli olan  لَٓا اَتَّبِـعُ اَهْوَٓاءَكُمْ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَهْوَٓاءَكُمْ  izafeti, hem muzâfı hem de muzâfun ileyhi tahkir içindir.

لَٓا اَتَّبِـعُ اَهْوَٓاءَكُمْۙ [Sizin hevalarınıza tabi olmam] ibaresinde istiare vardır. Günaha sebep olan heva ve arzular, peşinden gidilen rehbere benzetilmiştir.

قَدْ ضَلَلْتُ اِذاً  cümlesi, beyanî istînaf veya ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş mazi fiil sıygasında faide haber talebî kelamdır.

وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  nefy harfi, ليس  gibi amel etmiştir. بِ , tekid ifade eden zaid harftir.

Cümlede îcâz-ı hazîf sanatı vardır.  مَا  ‘nın haberi mahzuftur. مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ  car-mecruru, bu mahzuf habere mütealliktir. 

مَا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنَا۬  zamirinin başına olumsuzluk harfi  مَٓا  geldiği için kasır cümlesi olmuştur.

قَدْ ضَلَلْتُ إذًا  cümlesi mukadder şartın cevabıdır. Yani “Eğer arzularınıza uyarsam o takdirde sapmış olurum” demektir. Bu durumda  إذًا  kelimesi müstakbel manası taşımayan fiilin başına gelmiş olur. Yani  إنَّ  ile şarta bağlanmış mukadder bir şartın veya açıkça zikredilmiş bir  لَوْ  harfinin cevabı olarak gelmiştir. Bu ayette cevabın  إذًا  kelimesine takdimi ihtimamı dolayısıyladır. الْمُهْتَد۪ينَ ‘deki tarif cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada ayeti kerimede  وَمَاۤ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُهۡتَدِینَ  yani "hidâyete erenlerden değildir" geldi ve ما أنا مُهْتَدٍ "Ben hidâyete ermedim" buyurulmadı. Çünkü maksat cümlenin haberi olan  مِنَ المُهْتَدِينَ  ifadesini inkar etmektir. ٱلۡمُهۡتَدِینَ kelimesindeki tarif; cins içindir. Dolayısıyla konuşmacının kendisi hakkında hidayet edilenlerden biri olduğunu söylemesi onun halk tarafından bilinen gruptan biri olduğunu gösterir. Burada akıl yürütme yöntemine benzer bir yöntem kullanılmıştır. Açıkça, yani doğrudan söylemekten daha beliğ bir uslubdur. Keşşaf'ta buna benzer olarak şu iki ayet gösterilmiştir:   قالَ إنِّي لِعَمَلِكم مِنَ القالِينَ [Şüphesiz ben konuşanlardanım" dedi.] (Şuara/168) قالُوا سَواءٌ عَلَيْنا أوَعَظْتَ أمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الواعِظِينَ ['’Sen vaaz etsen de, vaizlerden olmasan da, bu bizim aleyhimizedir'’ dediler.] (Şuara/136) فُلانٌ مِنَ العُلَماءِ  "Filanca alimdir" sözü, فُلانٌ عالِمٌ "Falanca alimdir" sözünden daha beliğdir. Çünkü bu sözle onun alim topluluklarından sayıldığına ve onun ilme katkısının bilindiğine şahitlik edilmiştir. Burada  أوَعَظْتَ أوْ لَمْ تَعِظْ  ‘’Eğer "Vaz versen veya vermesen’’ denilseydi daha kısa bir cümle olurdu ve mana da aynıydı. Buna şöyle cevap veririz: Bu ifadeler aynı anlama gelmezdi. Zira aralarında fark vardır. Çünkü anlam öğüt verme işini yapsan da, gerçekten öğüt verip bunu uygulayanlardan olmasan da bizim için eşittir şeklindedir. Diğer cümledeki أوَعَظْتَ أوْ لَمْ تَعِظْ  ifadesine kıyasla bu kullanım onun vaazına pek itibar etmediklerini ifade etmek bakımından daha etkilidir. Sen bize öğüt veren de öğüt verici iyi insanlardan olmasan da ifadesinde ne vaaz eylemine ne de iyi bir karakter olan vaizin kendileri hakkındaki hayırhah tutumuna itibar edecekleri belirtilirken soruda önerilen sen bize öğüt versen de vermesen de ifadesinde sadece vaaza itibar etmeyecekleri aktarılmış olmaktadır. Oysa ayetteki ifadede peygamberlerinin kendilerinin iyiliği için çırpınan biri olup olmaması önemli değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

"O zaman gerçekten sapmış (dalalete düşmüş) olurum..."Bu istinafî kelâm, Peygamberin, men olduğu şeyden sakındığını tekid eder, onların büyük bir dalalet ve azgınlık içinde olduklarını belirtir. Daha açık bir deyişle bunun anlamı şudur:"- Ben, sizin heva ve heveslerinize uyarsam işte o zaman gerçekten dalalete düşmüş olurum." 

- "...Ve hidayete erenlerden olmam." Burada isim cümlesine dönülmesi, devamlılık manasını ifade etmek içindir. Bu olumsuzluğun sürekli olması demektir. Bunun anlamı da şudur: "- Ben, o arzu ve heveslerine uyanlarla beraber olursam hiçbir zaman hidayetten bir nasibim olmaz." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 57. Ayet

قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ مَا عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ  ٥٧


De ki: “Şüphesiz ben, Rabbimden (gelen) kesin bir belge üzereyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz azap benim elimde değil. Hüküm yalnızca Allah’a aittir. O, hakkı anlatır. O, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 إِنِّي elbette ben
3 عَلَىٰ üzerindeyim
4 بَيِّنَةٍ açık bir delil ب ي ن
5 مِنْ -den
6 رَبِّي Rabbim- ر ب ب
7 وَكَذَّبْتُمْ siz ise yalanladınız ك ذ ب
8 بِهِ onu
9 مَا değildir
10 عِنْدِي benim yanımda ع ن د
11 مَا şey (azab)
12 تَسْتَعْجِلُونَ acele istediğiniz ع ج ل
13 بِهِ onu
14 إِنِ
15 الْحُكْمُ hüküm vermek ح ك م
16 إِلَّا yalnızca
17 لِلَّهِ Allah’a aittir
18 يَقُصُّ (O) anlatır ق ص ص
19 الْحَقَّ gerçeği ح ق ق
20 وَهُوَ ve O
21 خَيْرُ en iyisidir خ ي ر
22 الْفَاصِلِينَ ayırdedenlerin ف ص ل

İlk âyet, bir bakıma, inkârcıların Resûlullah’ı “şair, sihirbaz, mecnun” gibi hiçbir gerçeklik taşımayan ifadelerle itham etmelerine karşı bir cevap teşkil etmekte; onun tebliğlerinin kesin ve apaçık delile (beyyine) dayandığını haber vermektedir. 57-59. âyetlerde, müşriklerin, güya Hz. Peygamber’i zor durumda bırakmak ve âciz olduğunu göstermek için “Eğer iddialarında doğruysan, hadi şu bizi tehdit ettiğin azap ve musibetleri başımıza getir de görelim!” gibi sözler sarfetmelerine karşılık, Resûlullah’ta tanrısal bir güç bulunmadığı, onun böyle bir iddia da taşımadığı, azap ve musibet gibi hususlardaki hükmün yalnız Allah’a ait olduğu bildirilmiştir. Hz. Peygamber’in, Kur’an’daki bu açıklamaları, yani Allah’ın kendisine tanıdığı yetki ve görevin ötesinde ilâhî güçler taşımadığını, gaybı da bilmediğini –kendilerini olduğundan daha kudretli göstermeye çalışan sahte önderlerin aksine– hiçbir komplekse kapılmadan tam bir dürüstlük ve içtenlikle insanlara bildirmesi, onun nübüvvetinin en belirgin delillerinden biridir.

 59. âyet, yüce Allah’ın ilminin ne kadar geniş, ne kadar kapsamlı olduğunun çok veciz ve eşsiz ifadelerindendir: Gaybın anahtarları (başka bir kıraate göre gaybın hazineleri) Allah’ın yanındadır (gayb terimi için bk. Bakara 2/3). Burada Allah’ın ilminin, karalar ve denizler gibi en geniş varlık ve olaylardan, düşen bir yaprağa, yerin karanlıklarındaki bir bitki tanesine, kuruluk, yaşlılık vb. keyfiyetler gibi en basit varlık ve olaylara kadar her şeyi kuşatıp kapsadığı, dolayısıyla bütün bunların en yüce, en ince bilgi ve kudretle yaratılıp düzenlendiği ifade buyurulmuştur. Bundan dolayı kelâm bilginleri tarafından söz konusu âyet, bazı düşünürlerin,ilm-i ilâhînin cüz’iyyâtı (değişken varlık ve olayları) kapsamadığı yolundaki iddialarını çürüten en kesin delillerden biri olarak gösterilmiştir. “Apaçık bir kitap” diye çevirdiğimiz “kitâbin mübîn” tamlaması, “hafaza melekleri tarafından tutulan amel defteri”, “levh-i mahfûz” veya “Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi” olarak açıklanmıştır (Zemahşerî, II, 19; İbn Atıyye, II, 300). Râzî son yorumu tercih eder (XIII, 11).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 414-415

قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَلٰى بَيِّنَةٍ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  مِنْ رَبّ۪ي  car mecruru mahzuf muzâf ile  بَيِّنَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri; من عند ربي  şeklindedir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ  cümlesi, mukadder  قَدْ  ile hal olup mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  كَذَّبْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen mecrurdur. بِه۪  car mecruru  كَذَّبْتُمْ  fiiline mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. 

Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).

Burada hal mazi fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) mazi fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına  “وَقَدْ”  gelir. Bazen sadece  “و”  gelir. Nadiren “و”  sız gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) كَذَّبْتُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 مَا عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. مَٓا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.

عِنْد۪ي  mekân zarfı  مَا ’nın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  مَا  ‘nın muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَسْتَعْجِلُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  تَسْتَعْجِلُونَ  fiiline mütealliktir.  

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  الْحُكْمُ  mübteda olup damme ile merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  لِلّٰهِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

تَسْتَعْجِلُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, عجل ‘dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 


 يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. يَقُصُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْحَقَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  يَقُصُّ الْحَقَّ  cümlesi, lafza-i celâlin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفَاصِل۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında  “و ” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْفَاصِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  فصل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَيْرُ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir.

İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  emrinin tekrarı, delille susturmak ve konunun önemini belirtmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قُلْ  emrinin tekrarı; önce geçen  قُلْ أرَأيْتَكم إنْ أتاكم عَذابُ اللَّهِ أوْ أتَتْكُمُ السّاعَةُ  şeklindeki 40. ayette açıklaması yapılan işin öneminden dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümle tekid harfiyle tekid edilmiştir. Çünkü onlar resulun Rablerinden bir delil üzere olduklarını inkâr ediyorlardı. مِنْ  ibtidaiyye içindir. Yani ‘’Rabbimden bana gelen delil’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  عَلٰى بَيِّنَةٍ  car- mecruru  اِنّ۪ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

بَيِّنَةٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim ifade eder.

مِنْ رَبّ۪ي  car-mecruru,  بَيِّنَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَلٰى بَيِّنَةٍ  ifadesinde tebeî istiare sanatı vardır. عَلٰى  harfinde, bir şeyi ihata etmek, tamamen kaplamak manası vardır. Beyyinelerle sıkı irtibat, maddi bir şeyi kavramaya benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

بَيِّنَةٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

البَيِّنَةُ  kelimesinden muradın Kur’an olması caizdir. عَلى  harfi mülazemet alakasıyla mecazı mürsel olarak kullanılmıştır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Yani Kuran’ın getirdiği şeye muhalefet etmem, demektir.  البَيِّنَةُ  kelimesi aslında  بَيِّنٍ  kelimesinin müennesidir. Yani açıklamaktır. Aslında sıfattır ve bilindiği için mevsuf mahzuftur.  دَلالَةٌ بَيِّنَةٌ  veya  حُجَّةٌ بَيِّنَةٌ  şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)

Veciz ifade kastına matuf  رَبّ۪ي  izafetinde Rab isminin Hz.Peygamber'e (s.a.v) ait zamire muzâf olması, Hz.Peygamber'in muhataplarına, Rabbin onlar üzerindeki ihsan ve rububiyetini hatırlatma manasının yanında Hz. Peygamber'e (s.a.v) şan ve şeref kazandırmıştır.

Bu kelamda "Rab" unvanının Resûlüllah'ın (s.a.v) yerini tutan zamire izafe edilmesi, apaçık teşrif ve mertebenin yüksekliğini ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

وَ ’la gelen  وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ cümlesi,  قَدْ  takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

كَذَّبْتُمْ  kelimesi fiilin manasının mef’ûle yapışık olduğunu tekid etmek için  بِ  harf-i ceri ile ta’diye edilmiştir. Bu kelime bu harfle birlikte geldiğinde kuvvetli bir inkara delalet eder. Belki de tasdik sebebi sayılacak bir delil için kullanılır. Kişiyi yalanlamak için bi harfi gelmez.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)


مَا عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ

 

Cümle, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عِنْد۪ي  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘ nın sılası olan  تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada zarf olan müsnedin takdimi kasr-ı kalp ifade eder. Çünkü Peygamberin (s.a.v) onlara olan tehditlerinin, kendi gücü dahilinde olduğunu vehmetmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. مَا عِنْد۪ي , maksurun aleyh/sıfat, مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Bu istinaf cümlesi, onların kendi yalanlarını, hatalarını ortaya koyar, bu da, Kur’an'da vaad edilen ve onların acele gelmesini istedikleri azabın gerçekleşmemesidir. Nitekim onlar, istihza yoluyla veya kendi batıl iddialarına göre şöyle diyorlardı:" Eğer doğru sözlüler (sadıklar) iseniz bu vadedilen azap ne zaman?" (Sebe' 34/29) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

عِنْد۪ي  ifadesi  ما بِيَدِي كَذا  (Bu iş benim kudretimde değil) manasındadır.  العِنْدِيَّةُ  burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Mana; ben alîm ve kadîr değilim şeklindedir. Yani ‘’İlah değilim ama gönderilmiş bir elçiyim. Gönderildiğim şeyin arkasında duruyorum’’ demektir. Aslında  عِنْد۪  yakın mekân için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır.  وعِنْدَهُ مَفاتِحُ الغَيْبِ  (Enâm/59) cümlesi de bunun gibidir. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır.  وعِنْدَهُ عِلْمُ السّاعَةِ  (Zuhruf/85)  ve  وعِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ  (İbrahim/46) ayetleri bu manadadır.  ما تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ  sözünden maksat onların tehdit edildiği azaptır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

بِ  harf-i ceri burada tadiye içindir.  مَا عِنْد۪ي  sözü delalet ettiği için mef’ûl burada mahzuftur. Takdiri;  تَسْتَعْجِلُونَنِي بِهِ (Beni acele ettirdiğiniz şey) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ

 

Ta’lîl hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Kasr üslubuyla tekid edilmiş menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazîf sanatı vardır.  لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir.

اِنِ  ve  اِلَّٓا  ile oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

يَقُصُّ الْحَقَّ  cümlesi, lafza-i celâlin müekked halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına و  gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و  olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Hal cümlesine matuf olan  وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

الْفَاصِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına  hudûs ve yenilenmesine  işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Müsned az sözle çok anlam ifade eden izafet şeklinde gelmiştir. 

Cenab-ı Allah, "Hüküm ancak Allah'a aittir" buyurmuştur. Bu, genel bir ifade olup, her türlü hükmü içine almaktadır. Burada, "onların başına gelecek azabı geciktirme hususundaki hüküm ve tasarruf ancak Allah'a aittir" manası kastedilmiştir. Ayetteki يَقُصُّ الْحَقَّ  "O, hakkı haber verir" ifadesi, "Allah, tehir etme ve acele verme hususundaki her hükmünde, hak olanı yapar" demektir. "O, ayırt edenlerin yani hükmedenlerin, en hayırlısıdır." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Alimlerimiz, "Hüküm ancak Allah'a aittir" ayetini, kulun, Allah'ın takdir ve hükmettiği şeyler dışında hiç bir şeye kadir olamayacağına delil getirmişlerdir. Bundan dolayı Allah Teâlâ takdir ve hükmetmediği müddetçe, kuldan inkâr sadır olmaz. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın, "Hüküm ancak Allah'a aittir" ayetidir. Çünkü bu söz, hasr manasını ifade eder. Zira bu, "Allah'dan başka hiç kimse için hüküm söz konusu değildir" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

En'âm Sûresi 58. Ayet

قُلْ لَوْ اَنَّ عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِم۪ينَ  ٥٨


De ki: “Sizin acele istediğiniz azap şayet benim elimde olsaydı, benimle sizin aranızda iş elbette bitirilmiş olurdu.” Allah, zalimleri daha iyi bilir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 لَوْ eğer
3 أَنَّ elbette
4 عِنْدِي benim yanımda olsaydı ع ن د
5 مَا şey
6 تَسْتَعْجِلُونَ acele istediğiniz ع ج ل
7 بِهِ onu
8 لَقُضِيَ bitirilmişti ق ض ي
9 الْأَمْرُ ا م ر
10 بَيْنِي aramda ب ي ن
11 وَبَيْنَكُمْ ve sizin aranızda ب ي ن
12 وَاللَّهُ Allah
13 أَعْلَمُ daha iyi bilir ع ل م
14 بِالظَّالِمِينَ zalimleri ظ ل م

قُلْ لَوْ اَنَّ عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  لَوْ اَنَّ عِنْد۪ي ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri; لو ثبت وجود ما تستعجلون به لقضي الأمر  (Acele ettiğiniz bir şey olduğu kanıtlanırsa, konu karara bağlanır.) şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

عِنْد۪ي  mekân zarfı,  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl,  اَنَّ ’nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

تَسْتَعْجِلُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen  merfûdur. بِه۪  car mecruru  تَسْتَعْجِلُونَ  fiiline mütealliktir.

لَ  harfi  لَوْ ‘in cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

قُضِيَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْاَمْرُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. بَيْن۪ي  mekân zarfı mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَكُمْ  atıf harfi  وَ ’la  بَيْن۪ي ’ye matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) تَسْتَعْجِلُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, عجل ‘dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.


 وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur.

بِالظَّالِم۪ينَ  car mecruru  اَعْلَمُ ’ye müteallik olup cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.  

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَعْلَمُ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ لَوْ اَنَّ عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  emrinin tekrarı, delille susturmak ve konunun önemini belirtmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

قَالَ (dedi) ve قُلْ (de ki) kelimeleri kadar çok kullanılan başka bir kelime yoktur ki bu ayet de  قُلْ  kelimesiyle başlamıştır. Bu söz Peygamber Efendimiz’e yöneliktir. 

Azîz kitapta  قُلْ  kelimesinden sonra gelen şeyler son derece önemli manalar taşır ve şânı olan durumlarda, tenbihi ve önemi artırmak için gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 325)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْ اَنَّ عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ  terkibi, şart üslubunda gelmiştir.

اَنَّ  ve akabindeki isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel olan cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عِنْد۪ي  mekân zarfı,  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûlün sılası olan  تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar-ı müevvel, takdiri  ثبت (Sabit oldu) olan mahzuf fiilin failidir.

Bu takdire göre mazi fiil sıygasındaki cümle, şarttır. 

Lam-ı rabıtanın dahil olduğu  لَقُضِيَ الْاَمْرُ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ  cümlesi, لَوْ ’ in cevabıdır. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

بَيْن۪  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

قَضَى  fiilinin mef’ûl (meçhul) kipi ile  قُضِيَ  şeklinde zikredilmesi, fiilin fâilinin Allah (cc) olduğunu, durumun pek korkunç olduğunu, ancak ifadede husn-ü edep gözetildiğini bildirir.

الأمْرُ  kelimesinin başındaki harf-i tarif ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالظَّالِم۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber olan  اَعْلَمُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. اَعْلَمُ  kelimesinin tafdil kalıbında olması dolayısıyla, ‘’Allah zalimlerin ciğerini bilir’’ şeklinde tercüme edilebilir. 

الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Dinleyenin vicdanına korku salmak ve korkuyu artırmak için lafza-ı celalin zahir olarak zikredildiği cümle, konudan bağımsız olarak, atasözü gibi insanlar arasında kullanılması nedeniyle mesel tarikinde tezyil cümlesi olarak ıtnâb sanatıdır.

واللَّهُ عَلِيمٌ بِالظّالِمِينَ [Allah zalimleri iyi bilir.] Yani Allah onların cezasını iyi bilir ki onlar bu fiiller nedeniyle zalimdirler. Allah Teâlâ onları da başkalarını da biliyor olduğu halde burada hususen onları bildiğini ifade etmesinin sebebi tehdit maksadıdır. Bu şekilde söylemek en etkili tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi) ’t -tefsîr ; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

[Allah zalimleri bilir] lafzıyla, onlara gereken karşılığı verir anlamı kastedilmiştir. Bu, lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Allah zalimleri iyi bilir cümlesinin mefhumu muhalifi de doğrudur. Yani zalim olmayanları da bilir.

Ayette  هم  şeklinde zamir değil de  ظَّالِم۪ينَ  şeklinde zahir ismin kullanılması, onları zemmetmek kastıyla yapılan ıtnâbtır.

[Allah, zalimleri en iyi bilendir.]Bu itirazî cümlesi; İlâhî azap işinin Peygamber'e havale edilmediğini, bu yüzden işin bitirilmediğini, ve bunun illetini açıklar. Yani anlam şudur: ‘’Allah (cc) o zalimlerin halini, onların azaplarının ağırlaştırılması için, istidrâc (yavaş yavaş azaba yaklaştırılmak) yoluyla mühlet verilmeye müstahak olup olmadıklarını en iyi bilendir. Onun içindir ki azap işi bana havale edilmedi ve sonuç olarak, azap acele gönderilerek iş bitirilmedi." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

واللَّهُ أعْلَمُ بِالظّالِمِينَ  cümlesi tezyildir. Yani Allah, azabı geciktirmenin hikmetini ve iniş zamanını benden ve herkesten daha iyi bilir, çünkü O, acele etmekte olduğunuz şeyleri en iyi bilendir.(Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

En'âm Sûresi 59. Ayet

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  ٥٩


Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعِنْدَهُ ve O’nun yanındadır ع ن د
2 مَفَاتِحُ anahtarları ف ت ح
3 الْغَيْبِ gayb’ın غ ي ب
4 لَا
5 يَعْلَمُهَا onları bilmez ع ل م
6 إِلَّا başkası
7 هُوَ O’ndan
8 وَيَعْلَمُ ve (O) bilir ع ل م
9 مَا ne varsa
10 فِي
11 الْبَرِّ karada olan ب ر ر
12 وَالْبَحْرِ ve denizde olan ب ح ر
13 وَمَا
14 تَسْقُطُ düşmez س ق ط
15 مِنْ hiçbir
16 وَرَقَةٍ yaprak و ر ق
17 إِلَّا dışında
18 يَعْلَمُهَا onun bilgisi ع ل م
19 وَلَا ve (yoktur)
20 حَبَّةٍ bir dane ح ب ب
21 فِي içinde
22 ظُلُمَاتِ karanlıkları ظ ل م
23 الْأَرْضِ yerin ا ر ض
24 وَلَا ve (yoktur)
25 رَطْبٍ yaş ر ط ب
26 وَلَا ve
27 يَابِسٍ kuru ي ب س
28 إِلَّا ancak
29 فِي vardır
30 كِتَابٍ bir Kitapta ك ت ب
31 مُبِينٍ apaçık ب ي ن

ورق veraka: وَرَقُ الشَّجَرِ ağacın yaprağı demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri varak, evrak ve varakadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

سقط Bir nesnenin yüksek bir yerden alçak bir yere bırakılması, atılması veya düşmesidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 8 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sakat, sakatat, sâkıt olmak ve iskattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

ٌرَطْب kurunun zıddıdır. Nemli, rutubetli, taze, yaş ve sulu anlamlarına gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı türevde 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli rutûbettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عِنْدَهُ  mekân zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَفَاتِـحُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يَعْلَمُهَٓا  cümlesi,  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ ’in hali olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَعْلَمُهَٓا  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır. Munfasıl zamir  هُوَ  fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْبَرِّ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. الْبَحْرِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. 

Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَسْقُطُ  damme ile merfû muzari fiildir.

مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  وَرَقَةٍ  lafzen mecrur,  تَسْقُطُ  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.

اِلَّا  hasr edatıdır.  يَعْلَمُهَا  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. حَبَّةٍ  atıf harfi  وَ ’la  وَرَقَةٍ ’e matuftur.

ف۪ي ظُلُمَاتِ  car mecruru  حَبَّةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. رَطْبٍ  atıf harfi وَ ’la  وَرَقَةٍ ’e matuftur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. يَابِسٍ  atıf harfi وَ ’la  رَطْبٍ ’e matuftur.  

اِلَّا  hasr edatıdır. ف۪ي كِتَابٍ  car mecruru  حَبَّةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.  مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaid olan  مِنْ  harf-i ceri  لَيْسَ ’ye benzeyen  مَا ’dan sonra geldiğinde umumiyetle “hiç” (istiğrak manası) ifade eder. Buradaki zaid olan  مِنْ  harf-i cerinin istiğrak manası ifade etmesi cümlenin başına  لَيْسَ ’ye benzeyen nefy  مَا ’sının gelmesinden dolayıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَابِسٍ   kelimesi sülâsî mücerredi  يبس  olan fiilin ism-i failidir.

مُب۪ينٍ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki  وَاللّٰهُ اَعْلَمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عِنْدَهُ  mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ , muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan   مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.

Az sözle çok anlam ifade eden  عِندَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عِندَ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عِنْدَهُ , maksurun aleyh/sıfat, مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

مَفَاتِـحُ  kelimesinde istiare vardır. İlim manasında müstear olmuştur.

لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَ  cümlesi  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ ‘ın halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle nefy harfi  لَا ve istisna edatı  اِلَّا  ile oluşmuş kasrla tekid edilmiştir. Kasr, fiille fail arasındadır. Kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur. 

Hükümde ortaklık nedeniyle  وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ  cümlesine atfedilen وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mef’ûl olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi mahzuftur.  فِي الْبَرِّ  ve ona tezat nedeniyle atfedilen  وَالْبَحْرِۜ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

فِي الْبَرِّ ’deki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْبَرِّ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Yeryüzündeki kara parçaları içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Kara parçaları ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

الْبَرِّ- الْبَحْرِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Karalar ve denizler, bütün mekanlar anlamında kinayedir. 

مَفتَحْ , mekân (yer), açılacak yer demektir. Mim'in kesriyle de  مِفتَحْ  âlet ismi olup anahtar demektir. Yani daha açılmamış, vücuda gelmemiş, bizim ilmimiz ulaşmamış o kadar gayb hazineleri vardır ki bütün bunların kapıları veya anahtarları ancak Allah'ın katında, Allah'ın elindedir. Onları, O'ndan başka kimse bilmez. O, bütün bu gaybları bildiği gibi, halihazırdaki bütün varlıkları da, bütün teferruat ve kısımlarına varıncaya kadar bilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayette iki kasr şekli vardır. Birincisi  وَعِنْدَهُ  bölümündeki takdim, ikincisi de  لَا يَعْلَمُهَٓا اِلَّا هُوَ  bölümündeki nefy ve istisna harfi ile yapılmış olandır. Burada ifade edilen şey de; gaybın anahtarlarının başkasının değil onun yanında olduğu, yani bunun bilgisinin de O’nda olduğu, başka kimsede olmadığıdır. Kasrın tekrarı bu hakikatı tekid eder ve sabit kılar. Yani gaybı bilmek O’na mahsustur ve mahlukatının hiç birinde bu bilgi yoktur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

Gaybın anahtarları ile anlatılmak istenen şeyin; Lokman suresi son ayette geçen beş bilinmeyen olduğu söylenmiştir. Kıyametin kopma zamanı, yağmurun yağması, rahimlerdeki ceninin durumu, insanın yarın ne yapacağı, nerede öleceğidir.

Gaybın hazineleri O'nun yanındadır". Burada "gayb işler" yerine müstear olarak  مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ [kapısı açılan mahzenler] ifadesi kul­lanılmış ve içlerinde gayp şeylerin saklandığı mahzenlere benzetil­miştir. Zemahşerî şöyle der: Yüce Allah istiare yoluyla, "gayb" için "anah­tarlar" kelimesini kullanmıştır. Çünkü kapıları kilitli mahzenlerde bulunan şeylere anahtarla ulaşılır. Gaybları sadece Allah bilir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada meknî, tahyilî istiare vardır. Mahzenlerde ve güvenli hazinelerde insanlardan saklanan gizli, nefis ve değerli şeyler kilitlere benzetilmiştir. Vech-i şebeh, bunları sadece anahtarı elinde olan kişinin bilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مَفَاتِـحُ  kelimesi,  مِفتَحْ  ve  مَفتَحْ  kelimesinin cemisidir. مِفتَحْ  kelimesi, kendisi ile kilidin açıldığı şey (anahtar) manasındadır.  مَفتَحْ  kelimesi ise bir şeyin saklanıp kitlendiği (hazine) yer manasınadır. Her bir çeşit eşyanın saklanıp belirdiği yere, مَفتَحْ  denir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb ; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Cenab-ı Hak gaybın anahtarları ifadesini mecazî olarak kullanmıştır. Çünkü anahtarlar sayesinde, demir zincirlerle emniyet altına alınmış hazinelerdeki şeylere ulaşılır. O halde, anahtarları ve bunların kilitleri açmada nasıl kullanılacağını bilen kimsenin, o anahtarlar sayesinde hazinelerde mevcut şeylere ulaşması ve elde etmesi mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak önce, "Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" buyurmuş, sonra da sırf aklî ve küllî olan bu cümleyi, maddi ve cüzi olan bir cümle ile tekid ederek, "Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir" buyurmuştur.

Çünkü Allah'ın bildiği şeylerden bir kısmı da, kara ve denizde yaşayanların tamamıdır. Hisler ve hayal, kara ve denizin büyüklüğünü bilir. İşte bu sebeple Allah, aklî olan bu şeyin, gerçek büyüklüğünü ortaya koymak için, maddi olan (yani görülen-bilinen) bu şeylerden bahsetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada şu şekilde bir başka incelik daha vardır: Allah Teâlâ ayette önce, karayı zikretmiştir. Çünkü insan yeryüzünün hallerini ve orada bulunan pek çok şehir, köy, ova, sahra, dağ, tepe ile canlılar, bitkiler ve madenleri görür, bilir. Denize gelince, insan aklı onun hallerinin pek azını görüp, bilebilir. Fakat duyularımız az da olsa, denizin enteresan hallerinin daha çok, eninin boyunun daha fazla ve ondaki canlılar ile çeşitli varlıkların daha şaşırtıcı olduğunu anlar. Binaenaleyh hayalimiz (düşüncemiz), denizin ve karanın durumlarını bu şekilde zihinde toplayıp, sonra da bunların ikisinin toplamının, Hak Teâlâ'nın, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Ondan başkası bunları bilmez" ifadesinin hükmüne giren şeylere nazaran, önemsiz olduğunu anlayınca, işte insanların görüp bildiği bu maddi misal, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O’ndan başkası bunları bilmez" ayetinin hükmündeki büyüklüğü tekid edici ve tamamlayıcısı olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَعِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ  "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır" cümlesi, "hasr" ifade eder. Yani, "Başkasının değil, ancak O'nun yanındadır" demektir. Binaenaleyh şayet, "vacibu'l-vücûd" (eşyanın tamamı ve varlıkların bütünü) olan bir başka varlık daha olsaydı, o zaman, "Gaybın anahtarları" onun yanında da mevcut olurdu. Bu durumda da hasr manası batıl olur, bozulurdu. Hem, ayetin lafzı bu tevhide, tekliğe delalet ettiği gibi aklî delil de buna muvafıktır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Fiilin faili  وَرَقَةٍ ’e dahil olan  مِنْ  harfi gibi ona matuf olan,  حَبَّةٍ , رَطْبٍ  ve يَابِسٍ  kelimelerindeki  لَا  harfleri de zaiddir. Bu zaid harfler olumsuzluğu tekid eden ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْلَمُهَا  cümlesi,  وَرَقَةٍ ‘in halidir.

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan kasr, fail ve hal arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s- sıfattır. 

حَبَّةٍ - رَطْبٍا - يَابِسٍ  kelimeleri temasül nedeniyle  وَرَقَةٍ ‘e atfedilmiştir. 

ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ  car-mecruru, حَبَّةٍ ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ  ibaresi,  اِلَّا يَعْلَمُهَا ’dan bedeldir. Bedel, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmek amacıyla yapılan ıtnâb sanatıdır..

ف۪ي ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla karanlık içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü karanlık hakiki manada zarfiyeye, yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak ilimdeki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ  ifadesindeki karanlıklar; yerin derinlikleri manasında kinayedir.

Ayetteki muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmektedir.

رَطْبٍ - لَا يَابِسٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

Yaş-kuru ile mecazen tüm varlık alemi kastedilmiştir.

 وَرَقَةٍ - حَبَّةٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette cem mea taksim sanatı vardır. Karada ve denizde olanlar, düşen her yaprak onun bilgisinde, yerin karanlıklarındaki habbeler, yaş-kuru her şey apaçık bir kitapta olmakta cem edilmiştir. 

يَعْلَمُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَرَقَةٍ - حَبَّةٍ - رَطْبٍ - يَابِسٍ  kelimelerindeki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. ‘Hiçbir’ manasındadır. Çünkü olumsuz siyaktaki nekre, selbin umumuna işarettir.

مُب۪ينٍ  kelimesi  كِتَابٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

كِتَابٍ ’ deki nekrelik ise tazim içindir. 

Kara ve deniz olaylarından sonra düşme olaylarının yaprak ve tane ile temsil olunması, bütün gök cisimlerinin birer yaprak ve tane gibi durma kanunlarına tabi bulunduğuna dair bir delaleti içerir. Ve dikkate şayandır ki bu delalet, varlıklardan nasıl ve ne şekilde okunabilirse, Kur'an'dan da o kadar okunabilmektedir. Doğrudan doğruya cisimlerin duruş ve hareketleri ifade olunmayıp da yaprağın ve tanenin duruşunun açıklanması, hem Allah'ın bilgilerinin çokluk ve inceliğini tasvir etmek, hem de insanlara göre durma kanunlarının yapraklar ve tanelerde açık ve seçik bir cereyan ve cisimlerde gizli ve istidlâle dayalı olduğuna ve yerde karanlıklara bir tane düşmesinin gök boşluğunda cisimlerin duruş ve hareketlerini bilmeye bir anahtar teşkil edebileceğine bir işarettir. Burada önce görünmeyenden görünene, düşünülenden hissedilene, sonra derece derece hissedilenden düşünülene, görünenden görünmeyene giden öyle bir ince tertip vardır ki, bunun ne açıklaması biter, ne incelikleri tükenir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Allah Teâlâ, bu ayette bütün cüz’îleri –yani, yaprak, dane, yaş ve kuruyu– hasretmiş ve onları küllîye –yani, gaybın anahtarlarına ve karada ve denizde olan şeylere– katmıştır. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî İlmi Ve Sanatları)

Günün Mesajı
Bir hata, bir günah işlemek bizi umutsuzluğa düşürmemeli, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz. Ancak o günahta ısrar etmemeli, hemen tövbe etmeliyiz. İslam'da muteber olan soy sop, mal, mevki, otorite değildir. Geçerli olan sadece iman ve salih ameldir. Arkasından gelecek zararları bilemeden kötülük yapıp sonra da yaptığına pişman olan, tövbe eden ve Allah'a dönen kişileri Allah Teala affeder. 54. ayet çok müjdeleyici bir ayettir. Tevbe etmeyi ve kendimizi düzeltmeyi alışkanlık haline getirmeliyiz.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Rabbim! En güzel dost Sensin. En güzel derman Sensin. Selamın, rahmetin ve bereketin üzerimize olsun.

Ey şükredenleri bilen! Bizi de şükredenlerden ve yarattığın her cana merhamet edenlerden eyle.

Ey her derdimizden haberdar olan! İhtiyacımız olan her türlü şifayı karşımıza çıkar ve bizi maddi manevi şifalandır.

Ey ölümü ve hayatı yaratan! Hayırlı, huzurlu ve bereketli bir ömür ile hayırlı, kolay ve ferah bir ölüm nasip et.

Ey merhamet etmesini seven! Bizi de affettiğin ve rahmetinle muamele ettiğin kulların arasına kat.

Ey cezalandırması çetin olan! İki cihanda da, bizi gazabından ve azabından muhafaza buyur. Şefkatinle doğru yoluna ilet, yanlışlarımızdan kurtar ve halimizi düzelt.

 

Ey halimizdeki her kusuru gören! Nefsimizi terbiye etmemiz ve güzelleştirmemiz için yardımcımız ol. Kalbimizi reziletlerden arındır ve faziletlerimizi güçlendir.

Ey yeri ve gökleri yaratan! Dünyadaki her işimizi kolaylaştır ve bereketlendir. Dünyada ve ahirette, yükümüzü hafiflet ve bizi huzurla kuşat.

Ey gaybın anahtarları yanında olan! Gönüllerimizle zihinlerimizi; en hoş duygularla, fayda verici düşüncelerle ve bize göz aydınlığı olacak dualarla doldur. Beni Salih kulların arasına kat ve canımı müslüman olarak al.

Amin.

***

Geleceğe dair belirsiz olasılıklara odaklandıkça yaşamak zorlaşır. İçinde bulunduğu anlar, doğru düzgün yaşanamadan geçmiş zaman kipine dönüşür. Bitmeyen hesapların arasında kaybolur ve bazen kendisini bile bırakıp gitmek ister.

Böyle zamanlarda bile bir nebze olsun daha sakin hissettiği anları vardır. Kalbinin, huzur sebebi hakikatleri hatırlattığı fısıltılarına kulak verir ve onlara tutunarak kalkmaya çalışır. Vesveselerin gürültüsünü kısmak için bulunduğu anı Allah rızasını kazanma umuduyla değerlendirmek ister.

Bunun için de kalkar ve abdest alır. Suyun sesini dinler ve teninde açtığı yolları izler. Yıkadığı her uzvundan kendindeki belki faydasız, belki zararlı hallerin akıp gittiğini düşünür ve onlardan Allah’a sığınır. Yerine Allah’ın rahmetiyle beraber temizliğin ve tazeliğin gelişine şükreder.

Hesaplayıp hesaplayamadığı bütün belirsizliklerden Allah’a kaçar. Zihnine uğrayan düşüncelerden ürkmektense verdiği tepkiyi değiştirir. Zira göremediği yolun sonunun Allah katında belli olması ve kendisine yabancı halleri Allah’ın bilmesi gerçeğiyle rahatlar.

Şüphesiz ki gaybın anahtarları yalnız Allah’tadır ve dolayısı ile en emin ellerdedir. Böylece kontrol etme çırpınmalarını da Allah’a arzeder ve hafiflediğini farkeder. Yaşadıklarından ve alemde olan her şeyden haberdar olan Allah’a teslim olur. Ve hep orada kalmak ister.

Ey Allahım! Devamlı kontrolü eline almaya çalışan nefsin vesveselerinden Sana sığınırız. Sorumluluğumuz dahilinde olmayan yükleri taşımaya çalışmak gafletinden de Sana sığınırız. Tek başına, Senin halimizi bildiğini bilmek ve rızanı gözetmeye çalışan için hiçbir şeyin boşa gitmediğine inanmak, huzur sebebimiz olsun. Bizi hakiki manada Sana güvenen ve Sana teslim olan kullarından eyle. Salih mütevekkil kulların arasına kat. Mütevekkil ve mutmain mü’min bir kalp ile yaşat, öldür ve dirilt.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji