بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَهُوَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُـكُمْ ف۪يهِ لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ ثُمَّ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟ ٦٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُوَ | ve O’dur |
|
| 2 | الَّذِي | kimse |
|
| 3 | يَتَوَفَّاكُمْ | sizi öldüren |
|
| 4 | بِاللَّيْلِ | geceleyin |
|
| 5 | وَيَعْلَمُ | ve bilir |
|
| 6 | مَا | şeyi |
|
| 7 | جَرَحْتُمْ | işlediğiniz |
|
| 8 | بِالنَّهَارِ | gündüzün |
|
| 9 | ثُمَّ | sonra |
|
| 10 | يَبْعَثُكُمْ | sizi diriltir |
|
| 11 | فِيهِ | onda |
|
| 12 | لِيُقْضَىٰ | tamamlanıncaya kadar |
|
| 13 | أَجَلٌ | süre |
|
| 14 | مُسَمًّى | belirlenmiş |
|
| 15 | ثُمَّ | sonra |
|
| 16 | إِلَيْهِ | O’nadır |
|
| 17 | مَرْجِعُكُمْ | dönüşünüz |
|
| 18 | ثُمَّ | sonra |
|
| 19 | يُنَبِّئُكُمْ | size haber verecektir |
|
| 20 | بِمَا | şeyleri |
|
| 21 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 22 | تَعْمَلُونَ | yapmış |
|
Bu ve bundan sonraki âyetler, sûrenin genel muhtevasına uygun olarak yüce Allah’ın varlığını ve birliğini, kudret ve ilminin mükemmelliğini gösteren yeni deliller ve örnekler ortaya koymaktadır.
“Geceleyin öldürme”den maksat, insanın uykuya daldırılması, “diriltme”den maksat da uykudan uyandırılmasıdır. Uyku ve uyanma için vefat ve ba‘s kökünden fiillerin kullanılması, uyku ile ölüm, uyanma ile de yeniden dirilme arasında, bir ölçüde ruhî ve fizyolojik bir benzerlik olmasından dolayıdır. Uyku sırasında organizmanın faaliyetlerinin bir kısmı tamamen durmakta, bir kısmı da yavaşlamaktadır. Özellikle görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularıyla hareket, konuşma gibi faaliyetlerin; ayrıca birçok duygusal tepkilerin durması yahut yavaşlaması, uykunun ölümü hatırlatan bir olay olduğunu gösterir. Uyanma ise çeşitli bedenî ve psikolojik faaliyetlerin yeniden normale dönmesini sağladığından, bir bakıma yeniden hayata dönüştür. Âyette dikkati çeken önemli bir husus da öldürme (uyutma) ve diriltme (uyandırma) fiillerinin Allah’a nisbet edilmesi, böylece insanın uyuması ve uyanmasının kendi iradesine bağlı olmadığının gösterilmesidir. Uyuma, bedenin ve ruhun dinlenmesi için bir ihtiyaç olarak görülmektedir. Allah’ın değişmez kanunları uyarınca beden ve ruh, uyku yoluyla dinlenme ihtiyacı hissettiği zaman normal şartlarda ve zorunlu olarak uyku olayı meydana gelir. Hiçbir insan bu zorunluluğu ortadan kaldırma gücüne sahip değildir.
“Sizi öldüren … sizi dirilten O’dur” şeklindeki vurgulu ifadeler, yüce Allah’ın hem kudretini hem de lutfunu göstermektedir. Zira bu ifadeler “O istemeseydi siz uyuyamazdınız; uyuduğunuz takdirde de uyanamazdınız” anlamını taşıyor. Âyetteki “ceraha” fiili genellikle “işleme, yapma” mânasında kullanılmakla birlikte, kök anlamı (delme, yırtma, yaralama) itibariyle öncelikle kötülük işlemeyi ifade eder ve Allah’ın belirtilen lutfuna karşı kulun nankörlüğüne işaret eder. Yine de Allah her insanı “belirlenmiş ecel”ine kadar yaşatmak suretiyle rahmetini tecelli ettirir. Ancak eninde sonunda herkes O’na dönecek ve O, bütün insanlara neler yaptıklarını haber verecektir.
Tefsirlerde uyku sırasında ruhun durumunun ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şevkânî âyetin “yeteveffâküm bi’l-leyli”kısmını şöyle açıklamıştır: “Allah sizi uyutunca, kendileriyle temyiz sahibi olduğunuz nefislerinizi (ruhlarınızı) kabzeder. Ancak bu hakiki ölüm değildir. Bir görüşe göre uyku sırasında ruh bedenden çıkmakla birlikte hayat bedende kalmaya devam eder. Başka bir görüşe göre ruh bedenden çıkmaz; fakat sadece zihin çıkar (şuur faaliyetleri durur). Ancak, doğrusu şudur ki, bu olayın mahiyetini yüce Allah’tan başkası bilemez (Şevkânî, II, 143).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 416-417
وَهُوَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثُـكُمْ ف۪يهِ لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يَتَوَفّٰيكُمْ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَتَوَفّٰيكُمْ elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِالَّيْلِ car mecruru يَتَوَفّٰيكُمْ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası جَرَحْتُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
جَرَحْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِالنَّهَارِ car mecruru جَرَحْتُمْ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَبْعَثُـكُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪يهِ car mecruru يَبْعَثُ fiiline mütealliktir.
لِ harfi, يُقْضٰٓى fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel, يَتَوَفّٰيكُمْ fiiline mütealliktir.
يُقْضٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. اَجَلٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. مُسَمًّى kelimesi اَجَلٌ ‘in sıfatı olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. مُسَمًّى maksur isimdir.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَفّٰيكُمْ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile, mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُسَمًّى kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.
ثُمَّ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟
İsim cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِلَيْهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُكُمْ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُنَبِّئُكُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle يُنَبِّئُكُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟ ‘dir.İrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُمْ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamir كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْمَلُونَ cümlesi, كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْمَلُونَ۟ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. يُنَبِّئُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَهُوَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ
Ayet, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi وَ ’la عِنْدَهُ مَفَاتِـحُ الْغَيْبِ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi herkes tarafından bilinen olmasının yanında sonradan gelen habere dikkat çekmek içindir.
Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi sebebiyle kasr oluşmuştur. Yani onları öldüren putlar değildir. Putların ne hayat vermeye ne de öldürmeye gücü vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
هُوَ maksûr/mevsûf, الَّـذ۪ٓي sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani gece öldürmek, gündüz ne yaptıklarını bilmek, sonra diriltmek vasıfları Allah Teâlâ’dan başkasında bulunmaz. Bu vasıfların sıralanması taksim sanatıdır.
Haber konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûlün sılası olan يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Uyku hali, ölüm haline benzetilmiştir.
Aynı üsluptaki وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ cümlesi atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
يَعْلَمُ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ’nın sılası olan جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
جَرَحْتُمْ kelimesinin iki manası vardır. Yakın manası bilindiği gibi vücûdu yaralamaktır, uzak manası ise günâh işlemektir. Bu ayette tevrîye sanatı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)
ثُمَّ يَبْعَثُـكُمْ ف۪يهِ لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ
Tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile يَتَوَفّٰيكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Burada في harfi zarfiyedir. Zamir, لنَّهارِ kelimesine aittir. البَعْثُ kelimesi uykudan uyanmak manasında müsteardır. Çünkü bu kelimenin قالُوا أئِذا مِتْنا وكُنّا تُرابًا وعِظامًا أئِنّا لَمَبْعُوثُونَ (Müminun Suresi, 82) ayetinde olduğu gibi özellikle de Kur’an’da ölüyü diriltmek manasında kullanılması yaygındır. Bu istiare akılları karıştıran ba’s’ın keyfiyetini zihinlerde canlandırmak için ‘’uykuda ölüm’’ şeklinde gelmiştir. İki istiare birbiri için muraşşaha olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ cümlesi, masdar tevilinde harf-i cerle birlikte يَبْعَثُـكُمْ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُسَمًّى kelimesi اَجَلٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ cümlesi ile يَبْعَثُـكُمْ ف۪يهِ لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
بِالَّيْلِ - بِالنَّهَارِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
يَبْعَثُـكُمْ - يَتَوَفّٰيكُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اَجَلٌ ’ün لِيُقْضٰٓى fiiline isnadı mecaz-ı aklîdir. Kelimedeki nekrelik tazim ifade eder.
Buradaki iki manası olan جَرَحْتُمْ kelimesinde tevriye vardır: Yakın manası bilindiği gibi vücûdu yaralamaktır, uzak manası ise günah işlemektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Duyuların ve temyiz kudretinin zail olması bakımından ölüm ile uyku hali arasında ortaklık bulunduğu için ölüm kelimesi mecazen uyku için kullanılmıştır.
Vefatın asıl manası, bir şeyi olduğu gibi tamamı ile almaktır. Bu fiil Kur’an’da vefat eden kişi için değil, bu fiili gerçekleştiren kişilere isnad edilmiştir.
لِيُقْضٰٓى اَجَلٌ مُسَمًّىۚ [belirlenmiş ecel tamamlansın diye,...] cümlesi, يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ cümlesine atıf olduğu halde ikisinin arasına, وَيَعْلَمُ مَا جَرَحْتُمْ بِالنَّهَارِ cümlesinin girmesi, onların uyandırılmalarında büyük bir ihsan olduğunu beyan etmek içindir. Bu cümle ile şu noktaya dikkat çekilir:
Onların işledikleri günahlar, ölü olarak bırakılmalarını hatta hemen helak edilmelerini gerektirdiği halde Allah yine de onlara hayat bahşeder ve kendilerine mühlet verir. Nitekim terahî (ثُمَّ) kelimesinin kullanılması da bunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَهُوَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْ بِالَّيْلِ Burada incelenmesi gereken konu şudur: Uyuyan kimse hiç şüphesiz diridir. O kimse her ne zaman diri olursa onun ruhu kesinlikle kabz olmamış demektir. Durum böyle olunca “Allah onu öldürdü.” denilmesi doğru olmaz. Binaenaleyh burada mutlaka bir tevil yapmak gerekir. Bu tevil de şudur: Uyku hali, duyan ve hisseden ruhların, zahirden çıkıp batına dalmasıdır. Böylece zahirî duyu organları iş yapamaz hale gelir. Binaenaleyh uyurken de bedenin zahiri bazı işleri yapamaz hale gelir. Halbuki ölüm halinde bedenin tamamı hiçbir işi yapamaz hale gelir. İşte böylece uykuyla ölüm arasında bu açıdan bir benzerlik bulunmuş olur da bu sebepten dolayı “vefat” ve “ölüm” lafızlarının uyku hakkında kullanılması doğru olur.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb)
جرح , lügatta, bir şeye tesir icra edip zedelemektir. Bunun gereği olarak ele geçirmek, kazanmak manasında da bilinmektedir. Nitekim bedenin el, ayak, diş, dil gibi etkili ve amil uzuvlarına “cariha” ve “cevarih” adı verilir ki, “kasibe (kazanan)” ve “kevasib (kazananlar)” demektir. Ve ayette geçen جرح, bu manadadır. Yani siz o gün uyumadan önce organlarınızın hareketleriyle birtakım tesirler icra etmiş, işler yapmış, maddi veya manevi, hayır veya şer birtakım şeyler kazanmış bulunuyorsunuz ki bunlar sizin amellerinizdir. Bedeninizin, organlarınızın yıpranması, yaralanmış olması da bu kazanılmışlar cümlesindendir. Siz gündüzün uyanık iken kazandığınız ve hatta kendi elinizle yaptığınız bu işlerin bir kısmını bilmezsiniz de bazısını bilirsiniz. Fakat gece oldu mu Allah düşünme yeteneğinizi sizden alır, siz ölü gibi kendinizden geçersiniz, şuur ve idrakinize sahip ve malik olamazsınız. O zaman gündüzün bildiklerinizi ve kendi eseriniz olmak üzere en yakın bildiklerinizi bile bilemez olursunuz. Halbuki siz böyle ölü bir halde iken Allah onların hepsini bilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
ثُمَّ يَبْعَثُـكُمْ ف۪يهِ Sonra gündüzün yine sizi diriltir. Bedeninizde zedelenme, uzuvlarınızdan ölen kısımlarınızı uykuda haberiniz olmadan telafi ederek yeniler ve sizden aldığı şuur ve idraklerinizi yine sabahleyin size geri verip önceki gibi maddi ve manevi hayatınızla sizi tekrar diriltir, uyandırır ve o zaman siz geceyi gündüzü fark eder, kendinizi ve geçmiş kazançlarınızı hiç kaybetmemiş, arada hiçbir durgunluk fasılası geçmemiş gibi bilir tanırsınız. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَلْقَضَاءُ kelimesi, tastamam bir biçimde işi halletmek, bitirmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l - Gayb)
ثُمَّ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ
Cümle, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile يَبْعَثُـكُمْ ’e atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
اِلَيْهِ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَرْجِعُكُمْ muahhar mübtedadır.
Car-mecrur ihtimam için mübtedaya takdim edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Şuarâ/113)
Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Dönüşünüz onadır’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir.
Kıyamet günü yeniden hayata döndürülüp Ona geleceksiniz. Buradaki hasr (ancak Bana) ifadesi, vaad ve vaîdi (ceza vaadini) tekid içindir.
مَرْجِعُكُمْ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
اِلَيْهِ يُرْجَعُونَ (O’na döndürüleceksiniz) sözü, lafzen sarih olarak Allah’a dönüşe delalet eder, bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar, bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâmîm sûreleri Belaği tefsiri, Zuhruf/85, c. 4, S. 370) Buna da lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel denir.
ثُمَّ يُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟
Cümle tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ’ nın sılası olan كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ۟ cümlesi, nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan تَعْمَلُونَ ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Dönüşünüz onadır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukatın dönüşünün kendisine olduğunu ve yaptıklarını haber vereceğini beyan ederken, bunun içine hesap, ceza ve mükafatı idmâc etmiştir. Tehdit ve ümit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir.
Ayette tevcîh sanatı vardır.
Bir sözün medh ve zem gibi iki zıd yönde anlaşılacak şekilde söylenmesi sanatıdır. Ancak her iki ihtimâl de aynı derecede olmalıdır. Bu mânâlardan biri zihnen daha yakınsa tevcîh olmaz. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَعْمَلُونَ۟ - يَعْلَمُ kelimeleri arasında cinâs-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ ٦١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَهُوَ | ve O |
|
| 2 | الْقَاهِرُ | tek hakimdir |
|
| 3 | فَوْقَ | üstünde |
|
| 4 | عِبَادِهِ | kulların |
|
| 5 | وَيُرْسِلُ | ve gönderir |
|
| 6 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 7 | حَفَظَةً | koruyucu(melek)ler |
|
| 8 | حَتَّىٰ | nihayet |
|
| 9 | إِذَا | zaman |
|
| 10 | جَاءَ | geldiği |
|
| 11 | أَحَدَكُمُ | birinize |
|
| 12 | الْمَوْتُ | ölüm |
|
| 13 | تَوَفَّتْهُ | onun canını alırlar |
|
| 14 | رُسُلُنَا | elçilerimiz |
|
| 15 | وَهُمْ | onlar |
|
| 16 | لَا |
|
|
| 17 | يُفَرِّطُونَ | hiç geri kalmazlar |
|
“Koruyucular” diye tercüme edilen hafaza kelimesi, eski tefsirlerde genellikle “Kirâmen Kâtibîn” (değerli yazıcılar) adı verilen ve insanların bütün amellerini kaydetmekle görevlendirilen melekler şeklinde yorumlanmıştır. Şevkânî, daha ihtiyatlı bir ifade ile, hafazayı “sizi koruyan melekler” şeklinde açıklamıştır. Ayrıca “Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var” (İnfitâr 82/10) meâlindeki âyeti de zikrederek, bunların insanları “âfetlerden koruyan” ve “amelleri tesbit eden kimseler” (melekler) olduklarını belirtir (Şevkânî, II, 144). Bazı yeni tefsirlerde hafaza kelimesinin yukarıdaki anlamı yanında, canlıların bedenî ve ruhî varlığını koruyan çeşitli psikolojik güçler, yetenekler ve organlar olabileceği yönünde görüşler de yer alır (bk. Elmalılı, II, 1951; Ateş, III, 160).
Şüphesiz –59. âyette açık olarak belirtildiği üzere– yüce Allah’ın ilmi, böyle yazıcı meleklerin tuttukları amel defterlerine gerek kalmayacak şekilde, insanların bütün yaptıklarını kuşatmaktadır. Bu durumda meleklerin amelleri yazmalarının hikmeti, “insanların, yapmakta oldukları işlerin anında yazıldığını ve âhirette yazıcı meleklerin şahitliğiyle amel defterlerine kaydedilmiş olan işlerinin kendilerine tek tek okunacağını düşünerek daha dikkatli davranmalarını sağlama” gibi mânalarla açıklanmıştır (Zemahşerî, II, 19).
Yine 61. âyette geçen “elçiler”den maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre, Azrâil ismiyle bilinen “ölüm meleği” ile onun yardımcıları olan başka meleklerdir. Bu melekler insanların amellerini kaydetmekte veya ömrü bitenlerin ruhunu kabzetmekte asla kusur etmezler (ayrıca bk. Bakara 2/30; Secde 32/11). Sonunda insanlar “gerçek mevlâlarına döndürüleceklerdir”. Hüküm yalnız O’na aittir ve O insanların hesabını çok çabuk görecektir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 417
Resul-i Ekrem Allah’a iman eden ve etmeyen kimselerin canlarının nasıl alınacağını uzun bir hadiste anlatmış,
bir mu’min öleceği zaman , yüzleri Güneş gibi parlayan meleklerin ellerindeki Cennet kefeni ve Cennet kokularıyla onun yanına geleceğini , ölüm meleği ona;
“ Ey güzel can ! Allah’ın affına ve rızasına kavuşmak üzere artık çık! deyince canının bir damla su gibi akiverecegini, meleklerin o canı Cennet kefenine sarıp güzel kokular sürdükten sonra , 62. ayette belirtildiği üzere, Allah Teale’nın huzuruna çıkarılacaklarını, Cenab-ı Hakk’ın “Kulumun amel defterini İlliyyun’a kaydedin”buyurduktan sonra onu tekrar yeryüzüne götürmelerini emredeceğini, sonrada onu alıp Cennet’e bakan , içine Cennet kokuları dolan ve ufuklar boyunca genişleyen kabrine götüreceklerini, iyilik ve ibadetlerinin de güzel yüzlü bir insan şeklinde yanına gelip kıyamete kadar ona arkadaşlık edeceğini söylemiş;
Buna karşılık Allah’ı inkar eden kimsenin canını çirkin yüzlü meleklerin “ Ey pis can! Allah’ın öfke ve gazabına uğramak üzere çık!” diyerek azapla alacaklarını, ruhunun göklere çıkamayacağını , Cenab-ı Hakk’ın onun amel defterinin ise Siccin’e kaydedilmesini emredeceğini ve kabrinde ona kıyamete kadar azap edileceğini haber vermiştir.
(Ahmed b. Hanbel ,Müsned ,IV ,287-288;İbni Mâce ,Zühd 31;ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned ,II ,364-365;Nesai ,Cenaiz 9).
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْقَاهِرُ haber olup damme ile merfûdur.
فَوْقَ mekân zarfı, الْقَاهِرُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, مستعليا (üstün gelecek) şeklindedir. عِبَادِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. يُرْسِلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru يُرْسِلُ fiiline mütealliktir. حَفَظَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
يُرْسِلُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْقَاهِرُ kelimesi sülâsî mücerredi قهر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ
حَتّٰٓى ibtida (başlangıç) harfidir. حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَحَدَكُمُ mukaddem mef'ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ٱلۡمَوۡتُ muahhar fail olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, دواعي الموت (Ölüm emareleri) şeklindedir. Şartın cevabı تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا ’dir.
تَوَفَّتْهُ mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُنَا fail olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُفَرِّطُونَ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُفَرِّطُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَفَّتْهُ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وفي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُفَرِّطُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir.Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فرط ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ
Ayet, önceki ayetteki …وَهُوَ الَّذ۪ي cümlesine وَ ’la atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Haberin الْ takısıyla marife olması kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. O, kahhar olmaya tahsis edilmiştir. Yani kullarının üzerinde kahir olma vasfı Allah Teâlâdan başkasında bulunmaz. هُوَ mevsûf/maksûr, الْقَاهِرُ sıfat/ maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Böylece bu sıfata sahip olan tek zatın O olduğu, hiçbir benzeri olmadığı ifade edilmiştir. Bu vasıf kemâl derecede olmak üzere, sadece Allah’a aittir.
قَاهِرُ ; hem galip gelme hem de boyun eğdirmek demektir. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Fiil gibi amel ederek فَوْقَ mekan zarfına müteallak olmuştur.
Veciz ifade kastına matuf عِبَادِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması عِبَاد ‘ye şeref kazandırmıştır.
فَوْقَ عِبَادِه۪ izafetinde istiare vardır. فَوْقَ kelimesinin anlamı yeryüzünde görünür şekilde yüksekte olmaktır. Allah’ın yüceliğinin ve gücünün görünür şekilde olduğu hakkında istiare olmuştur.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsned ve müsnedin ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. Sadece kahhar olan O’dur. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/18)
الْقَاهِرُ ‘ya matuf olan وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümle takdiri hüve olan mahzuf mübtedanın haberidir. Müsned olan cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümlenin istînafiye olduğu da söylenmiştir.
Müsnedin fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin fiile takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُوَ mevsûf/maksûr, يُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
عَلَيْكُمْ ifadesindeki istilâ manası taşıyan عَلَيْ harfinde istiare vardır. Çünkü istilâ; mülazemet gerektirir. Gönderilenler, o kimseleri kaplamışlar gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki insanların üzerine binmişler, kontrol onların elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
حَفَظَةً ile Kiramen Kâtibin’in kastedildiği söylenmiştir.
حَفَظَةً ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
Mef’ûl olan حَفَظَةً ‘ deki nekrelik tazim ve kesret ifade eder.
Bu cümle, makam karinesi ve الْقَاهِرُ ‘ya atıf itibariyle tahsis ifade eder. Muhalif bir itikadın olmasını gerektirmeyen hakiki kasrdır. Üzerinize kulların iyi ve kötü amellerini sayan koruyucu melekler gönderen odur, başkası değil. Hitabın müşriklere olduğu cümlede عَلَيْكم ’deki عَلَيْ mecazi istila manasındadır. Kuvvet ve zorlama demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قهر sıfatını ifade eden “fevkiyet (üstünlük)” ise cihet bakımından değil, kudret bakımından olan üstünlüktür. Zira mekân bakımından yüksek olan şeyin bazan makhûr (yönetilen, hükmedilen) olduğu malum bir keyfiyettir.
قهر kelimesinin izahı: Şüphesiz bu beden, dört asıl mizaçtan (hararet,bürudet, nütubet ve yübuset) meydana gelmiştir. Halbuki bunlar birbirine zıt, birbirini sevmeyen ve tabiatları itibariyle birbirinden uzak şeylerdir. Binaenaleyh bunların bir araya gelmeleri, mutlaka bunları buna zorlayan bir zorlayıcının zorlaması ile olmuştur. Bu zorlayıcının, bizzat insanın kendisi olduğunu söyleyenler hatadadır. Bunu, İbn Sina “el-İşarat” adlı eserinde zikretmiştir. Bu hatadır, çünkü ruhun bedenle ilgisi, ancak bu karışımın ve birleşimin hasıl olmasından sonra olmuştur. Bu elementleri bir araya gelmeye zorlayan, bu birleşmeden önce mevcuttur. Bu birleşmeden önce bulunan ise birleşmeden sonra ortaya çıkan şeyden başkadır. Binaenaleyh bu dört asıl elementi bir araya gelmeye zorlayanın ancak Allah Teâlâ olduğu sabit olur. Nitekim O, [O, kullarının üzerine kahru galebe sahibidir.] buyurmuştur.
Hem beden kesif, süflî, zulmânî (karanlık) ve kokuşabilen bir varlıktır. Ruh ise latif, ulvî, nuranî, aydın, bakî ve temiz bir varlıktır. Binaenaleyh bu ikisi arasında da alabildiğine bir uzaklık ve zıtlık vardır. Sonra Cenab-ı Hak, bu ikisini zorla bir araya getirip her birini diğeri ile tamamlanan ve diğerinden faydalanan bir varlık kılmıştır. Mesela ruh, bedeni kokuşmaktan, bozulmaktan ve dağılıp parçalanmaktan korur. Beden ise ruhun ebedî saadetleri ve ilâhi bilgileri elde etme vesilesi olur. Bundan dolayı işte bu birleşme ve birbirinden faydalanma işi, ancak Hakk Teâlâ’nın bu dört asıl tabiatı kahren bir araya getirmesiyle mümkün olmuştur.
Keza ruh bedene girdiğinde ruha iki zıt şeyi yapma ve iki zıttan birini elde edebilme gücü verilir. Fakat bazen yapma tarafının, yapmama tarafına bazen de yapmama tarafının yapma tarafına üstün gelmesi imkânsız olur. Ancak ne var ki bu üstünlük (tercih), muarızdan uzak kesin bir sebebin bulunmasıyla olur. Eğer böyle bir sebep bulunmaz ise bir şeyi yapmak veya yapmamak imkansızlaşır. Binaenaleyh kulun kalbinde Allah tarafından yaratılan bu sebep vasıtasıyla failin (kulun) bazen yapmaya bazen de yapmamaya yönelmesi, bir kahr (zorlama) yerine geçer. Böylece de Allah, kulu bu bakımdan zorlamış olur. Bu hususları iyice düşündüğünde, mümkinatın, mahlukatın, adi ve yüce şeylerin, zatların ve sıfatların hepsinin, Allah’ın kahr-u galebesi altında olduklarını, Allah’ın âmâde kılması ile musahhar olduklarını görürsün. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ
Fasılla gelen cümlede حَتّٰٓى , ibtidâ harfidir. Cümleye muzâf olan, şart manalı zaman zarfının dahil olduğu اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا terkibi şart üslubunda gelmiştir. اِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundaki şart cümlesi جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 88.)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan اَحَدَكُمُ önemine binaen faile takdim edilmiştir.
جَٓاءَ fiili, الْمَوْتُ ‘ya isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ölüme nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Veciz ifade kastına matuf رُسُلُنَا izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan لِعِبَادِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
Önceki cümledeki gaib zamirden, رُسُلُنَا ’da mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
جَٓاءَ - يُرْسِلُ ve الْمَوْتُ - تَوَفَّتْهُ gruplarındaki kelimeler arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُرْسِلُ - رُسُلُنَا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ cümlesi رُسُلُنَا ’dan haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned لَا يُفَرِّطُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.
ثُمَّ رُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّۜ اَلَا لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ ٦٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | رُدُّوا | döndürülürler |
|
| 3 | إِلَى |
|
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 5 | مَوْلَاهُمُ | Tanrıları |
|
| 6 | الْحَقِّ | gerçek olan |
|
| 7 | أَلَا | doğrusu |
|
| 8 | لَهُ | yalnız O’nundur |
|
| 9 | الْحُكْمُ | hüküm |
|
| 10 | وَهُوَ | ve O |
|
| 11 | أَسْرَعُ | en çabuğudur |
|
| 12 | الْحَاسِبِينَ | hesap görenlerin |
|
Bazı müfessirler, âyetteki hak kelimesini “adaletli” diye açıklamışlarsa da (Nesefî, I, 327), bu âyetlerin genellikle müşriklere hitap ettiği, onların da Allah’tan başka tanrılar, mevlâlar tanıdıkları göz önüne alınarak, âyetin ilgili kısmı “Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülürler” şeklinde tercüme edilmiştir
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 418
ثُمَّ رُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. رُدُّٓوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
اِلَى اللّٰهِ car mecruru رُدُّٓوا fiiline mütealliktir. مَوْلٰيهُمُ lafza-i celâlin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. Muttasıl zamir هُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْحَقّ ikinci sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَا لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ
İsim cümlesidir. اَلَا tenbih harfidir. لَهُ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحُكْمُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَسْرَعُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَاسِب۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
الْحَاسِب۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi حسب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَسْرَعُ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ رُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّۜ
Önceki ayetteki şartın cevabına tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile atfedilen ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
رُدُّٓوا fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
مَوْلٰيهُمُ ve الْحَقِّۜ kelimeleri lafza-i celal için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
[Sonra bunlar, Allah'a döndürülmüşlerdir.] buyruğu, ruhun bedenden önce mevcut olduğunu ihsas etmektedir. Çünkü bu âlemden o celâl sahibi Allah’ın huzuruna döndürülmek, ruhun bedenle alaka kurmadan önce mevcut olması halinde ancak mümkün olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ bu ayette zatını iki isimle adlandırmıştır:
a. اَلْمَوْلَى ismi. اَلْمَوْلَى ve الولى lafızları, yakınlık manasına gelen اَلْوَلْىُ kelimesinden iştikak etmiştir. Allah Teâlâ, yakın-uzak, zahir-batın olandır. Zira Cenab-ı Hakk, وَنَحۡنُ أَقۡرَبُ إِلَیۡهِ مِنۡ حَبۡلِ ٱلۡوَرِیدِ [Biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16)] buyurmuştur. Yine kölesini azad eden kimseye de mevlâ denmiştir. Bu da Allah’ın kullarını azabından azad edeceğini hissettirmektedir.
b. الحق ismi: Âlimler, “Hakk…” kelimesinin, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak denilmiştir ki “hak” kelimesi bir masdar olup, batılın zıddıdır. Halbuki masdar olan isimler, faillerine ancak mecazî olarak verilebilir.. Mesela bizim, فُلَانٌ عَدْلٌ وَ رَجَاءٌ وَ غِيَاثٌ وَ كَرَمٌ وَ فَضْلٌ “Falanca adalettir, ümittir, berekettir, keremdir, fazldır.” dememiz gibi.
Şöyle de denilebilir: Hakk, mevcut olan demektir. Eşyanın içinde var olmaya en layık ve müstehak olan ise Allah Teâlâ’dır. Çünkü Cenab-ı Hakk, zatı gereği vacibu’l-vücûd olandır. Binaenaleyh eşya (varlıklar) içinde hak olmaya müstehak olan sadece o olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
اَلَا لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Bu cümle, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâbdır.
اَلَا tenbih harfidir, tekid ifade eder. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحُكْمُ muahhar mübtedadır.
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لَهُ , maksurun aleyh/sıfat, الْحُكْمُ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Bu cümle tezyîl olarak gelmiştir. Bunun için haberin önemine işaret eden tenbih harfiyle başlamış, ihtisas ifadesi için لَهُ car mecruru takdim edilmiştir. Yani başkasına değil O’na aittir demektir. Hüküm kelimesiyle cins manası kast edildiyse kasr ya mübalağa ifadesi için başkalarının hükmünü yok sayma manasında hakiki kasırdır ya da müşrikleri red manasında izafî kasrdır. Yani sizin putlarınızın bir hükmü yoktur demektir. Hüküm kelimesinden maksat hesap manası ise yani kıyamet günündeki malum hüküm ise kasr hakikidir. Hatta bu olasılık arkadan gelen وهُوَ أسْرَعُ الحاسِبِينَ sözü dolayısıyla daha kuvvetlidir. Yani “Dikkat edin! Hesap sadece O’na aittir.” demektir. O, hesabı çabuk gören ve cezayı geciktirmeyendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetin son cümlesi olan وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ cümlesi atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ , izafeti sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Aslı, sıfat tamlamasıdır. Bu ifade daha vurgulu olduğu için tercih edilmiştir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
اَسْرَعُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
الْحَاسِب۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قُلْ مَنْ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۚ لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ ٦٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | مَنْ | kim |
|
| 3 | يُنَجِّيكُمْ | sizi kurtarıyor |
|
| 4 | مِنْ | -ndan |
|
| 5 | ظُلُمَاتِ | karanlıkları- |
|
| 6 | الْبَرِّ | karanın |
|
| 7 | وَالْبَحْرِ | ve denizin |
|
| 8 | تَدْعُونَهُ | O’na yakardığınızda |
|
| 9 | تَضَرُّعًا | açıkça yalvararak |
|
| 10 | وَخُفْيَةً | ve gizli olarak |
|
| 11 | لَئِنْ | eğer |
|
| 12 | أَنْجَانَا | bizi kurtarırsa |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | هَٰذِهِ | bundan |
|
| 15 | لَنَكُونَنَّ | elbette olacağız |
|
| 16 | مِنَ | -den |
|
| 17 | الشَّاكِرِينَ | şükredenler- |
|
Müfessirlere göre 63. âyette geçen “karanın ve denizin karanlıkları”ndan maksat, insanların buralarda karşılaştıkları tehlikeler, acılar, felâketlerdir. Bu suretle müşrikler, inkârları ve günahları sebebiyle, benzer durumdaki eski kavimler gibi, türlü felâketlere mâruz bırakılmakla tehdit edilmekte ve bu durumlardan kendilerini ancak Allah’ın kurtarabileceği hatırlatılmaktadır. Âyette “Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” diye sorulması, müşriklerin Allah’a inandıklarını gösterir. Nitekim cevap müsbet olacağı için zikredilmeye gerek görülmemiştir. Şevkânî’nin de belirttiği gibi, Allah’ın kurtarıcılığının soru şeklinde ifade buyurulması, müşrikler hakkında bir kınama anlamı da taşımaktadır (II, 145). Buna göre 63-64. âyetlerin anlamını şöylece açmak mümkündür: Sizi karanın ve denizin tehlikelerinden ancak Allah’ın koruduğunu bildiğiniz, üstelik O’na gizli gizli yalvararak “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız” diye söz de verdiğiniz halde, nasıl olur da daha sonra tekrar eski halinize dönerek birer cansız ve âciz nesneler olan putlarınızı Allah’a ortak koşarsınız!”
Bu iki âyet insanoğlunun önemli bir zaafına işaret etmektedir: İnsanlar çoğunlukla sağlık, güvenlik, bolluk ve rahatlık gibi imkânlar içinde yaşarken; özellikle ihtiraslarının, hevâ ve heveslerinin peşinde koşarken mânevî hayatlarını, hâlika ve mahlûka karşı ödevlerini ihmal eder, bunları düşünmek istemezler. Açıktan veya dolaylı bir şekilde Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr veya göz ardı ederek başka nesnelere ya da insanlara tapar yahut taparcasına bağlanır, boyun eğerler; yalnız Allah’tan beklemeleri gereken şeyleri fânilerden bekler; onları önder, rehber, hatta rab edinirler. Buna karşılık, genellikle Allah’tan başkasının gideremeyeceği türlü felâketlerin insanlar üzerinde bir uyarıcılık ve onları kendine getirme, sağlıklı düşünmelerini, değerlendirme yapmalarını ve sonuçta Allah’ı hatırlayıp O’na yönelmelerini sağlama gibi olumlu tesirleri sayesinde insanlar Allah’a yönelip kurtuluş için O’na yalvarır, hatta bundan böyle iyi birer kul olarak ödevlerini yerine getireceklerine söz verirler. Geçmişte ve günümüzde felâket anlarında Allah’ı anıp O’na sığınmayan pek az insan vardır. Ancak, birçok insan, sıkıntıdan kurtulup da her şey tekrar yoluna girince yeniden eski yanlış ve isyankâr tutumlarına döner. Söz konusu âyetler insanları bu zaafları hususunda uyarmakta, kendilerini dert ve kederlerden kurtaranın Allah olduğunu, dolayısıyla zor zamanlarda olduğu gibi rahata kavuştuklarında da O’nu tanımaları, O’ndan yüz çevirmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 419-420
قُلْ مَنْ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۚ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, مَنْ يُنَجّ۪يكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَنْ istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنَجّ۪يكُمْ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُنَجّ۪يكُمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ ظُلُمَاتِ car mecruru يُنَجّ۪يكُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْبَرِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تَدْعُونَهُ cümlesi يُنَجّ۪يكُمْ ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.
تَدْعُونَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَضَرُّعاً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. خُفْيَةًۚ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنَجّ۪يكُمْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجٰينَا şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ هٰذِه۪ car mecruru اَنْجٰينَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
نَكُونَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. نَكُونَنَّ ’nin ismi müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilinin sonundaki نَّ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الشَّاكِر۪ينَ car mecruru تَكُونَنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
اَنْجٰينَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الشَّاكِر۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi شكر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ مَنْ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ emrinin muhatabı Hz. Peygamberdir.
Aslında bu emir Kur'anı Kerim'de pek çok kez geçmiş ve Resulullah'ın kendinden bir tek kelime bile söylemediğine işittiği her şeyin Allah'tan olduğuna kuvvetle delalet etmiştir. Resulullah’a قُلْ diyen emrin arkasında görkemli, muhteşem bir ses fark edilir. Kur'an-ı Kerim'in ne kadar saflıkla bize ulaştığını ve dokunulmazlığının önemini gösterir. Böyle yerlerde Resulullah'ın bize tebliğ eden sesinden önce kendisine bunu indiren Allah'ın ona kul dediğini işitiriz. Bunun etkisi çok kuvvetlidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Ahkaf Suresi 10, c. 7, s. 111)
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan, مَنْ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve takrir amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Takrirde muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İstifham ismi مَنْ mübteda, muzari fiil sıygasındaki يُنَجّ۪يكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ cümlesi haberdir. Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder.
Kelam tehdit manasında olduğu ve takriri istifhamla başladığı için hitap zamiri Müslümanlara değil müşriklere aittir. Arkadan gelen ayetteki ثُمَّ أنْتُمْ تُشْرِكُونَ sözü de bunu doğrular. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Kara ve deniz, bütün mekanlar anlamında kinayedir.
الْبَرِّ - الْبَحْرِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
İnsanların sefer esnasında başlarına gelen zorluk, sıkıntı ve korku için latif bir istiare vardır. ظُلُمَاتِ ; meşakkat için kullanılmıştır. Câmi’; korku ve basiretin iptal olmasıdır. Bunun için zor gün için de يوم مظلم tabiri kullanılır. (Sâbûnî-Ebdeul Beyan)
ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ ifadesinde istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan zulmetme sıfatı kara ve denize nispet edilmiş, böylece cansız olan seyler canlı yerinde kullanılmıştır. Kara ve denizin zulmü ibaresi sebep-müsebbep alakasıyla mecazı mürseldir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.
تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةً cümlesi يُنَجّ۪يكُمْ ‘deki mef’ûlun müekked haldir. و ’sız gelen müekked hal cümlesi, bu vasfın onların değişmez özelliği olduğuna işaret eden ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
تَدْعُونَهُ fiilinin failinden hal olan تَضَرُّعاً ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen خُفْيَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
تَدْعُونَهُ - تَضَرُّعاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki fiiller, muzarî sıygada gelerek istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
Tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Şart üslubunda gelen terkipte ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِه۪ , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
مِنْ هٰذِه۪ ibaresinde istiare sanatı vardır. Mahsus şeyler için kullanılan işaret ismi هٰذِه۪ ile zulme işaret edilmiştir. Bu ifadede tecessüm sanatı da vardır.
İşaret isimleri burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ cümlesi kasemin cevabıdır. Sübut ifade eden bu isim cümlesi لَ ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.
Kasemin cevap cümlesinde de îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الشَّاكِر۪ينَ , car mecruru كاَن ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
İsim cümlesi formunda gelen cevap sebat, temekkün ve istikrar ifade ederek onların bu sözlerinde ne kadar kararlı olduklarını göstermiştir. Tekid lamı ve şeddeli tekid nûnu bu kararlılığı pekiştirmiştir.
الشَّاكِر۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اَنْجٰينَا - يُنَجّ۪يكُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَنْجَيَ fiili اِفعال babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
قُلِ اللّٰهُ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ ٦٤
قُلِ اللّٰهُ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اللّٰهُ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنَجّ۪يكُمْ cümlesi mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُنَجّ۪يكُمْ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.
Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْهَا car mecruru يُنَجّ۪يكُمْ fiiline mütealliktir.
مِنْ كُلِّ car mecruru atıf harfi وَ ’la مِنْهَا ’daki müteallika matuftur. كَرْبٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يُنَجّ۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ
İsim cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تُشْرِكُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُشْرِكُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi شرك’dır.
İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلِ اللّٰهُ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلِ fiilinin mekulü’l-kavli olan اللّٰهُ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Lafza-i celâl müsnedün ileyh, يُنَجّ۪يكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin fiile takdimi tahsis ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اللّٰهُ , maksurun aleyh/mevsûf, يُنَجّ۪يكُمْ maksûr/sıfatolmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Kurtarma işi Allah’a hasredilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf izafet formunda gelen مِنْ كُلِّ كَرْبٍ car-mecruru, يُنَجّ۪يكُمْ fiiline müteallik مِنْهَا ‘ya atfedilmiştir.
كَرْبٍ ‘deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Önceki ayetteki sorunun cevabıdır. Cevabı onlar yerine Allah Teâlâ vermiştir. Çünkü onların bu cevabı kabul etmekten başka yapacak bir şeyi yoktur. Müsnedün ileyhin fiil olan habere takdimi ihtisas manası içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Cevap vermek onların vazifesi iken Resulullah’a (s.a.v) emredilmesi, onların bundan başka verecekleri bir cevap olmadığını bildirmek ve “Sonra da siz O’na ortak koşarsınız.” kelamını bunun üzerine bina etmek içindir. Sizi bütün belalardan, üzüntü, sıkıntılardan ancak Allah kurtarır. Siz bu büyük nimetleri gördükten sonra bile yine de O'na ortak koşuyorsunuz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ثُمَّ ile mekulü’l-kavle atfedilmiş cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder.
Kur’an’ın üslup olarak önce bize nasıl soru soracağımızı öğretir, sonra da buna nasıl cevap verileceğini gösterir
Son üç ayet قُلِ emriyle başlamıştır. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Buradaki ثُمَّ rütbeten terahi ifade eder. Çünkü onların, zor durumda kaldıklarında Allah’tan başkasına sığınmamalarına rağmen Allah’a şirk koşmaları şaşılacak bir şeydir. Burada maksat mühlet geçmesi değildir. Müsnedün ileyhin fiil olan habere takdimi sadece şirkin onlara isnadı şeklindeki haberin önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ ٦٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | هُوَ | O |
|
| 3 | الْقَادِرُ | kadirdir |
|
| 4 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | يَبْعَثَ | göndermeğe |
|
| 7 | عَلَيْكُمْ | sizin üzerinize |
|
| 8 | عَذَابًا | bir azab |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | فَوْقِكُمْ | üstünüzden |
|
| 11 | أَوْ | yahut |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | تَحْتِ | altından |
|
| 14 | أَرْجُلِكُمْ | ayaklarınızın |
|
| 15 | أَوْ | ya da |
|
| 16 | يَلْبِسَكُمْ | sizi birbirinize düşürüp |
|
| 17 | شِيَعًا | parti parti |
|
| 18 | وَيُذِيقَ | ve taddırmağa |
|
| 19 | بَعْضَكُمْ | kiminize |
|
| 20 | بَأْسَ | hıncını |
|
| 21 | بَعْضٍ | kiminizin |
|
| 22 | انْظُرْ | bak |
|
| 23 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 24 | نُصَرِّفُ | açıklıyoruz |
|
| 25 | الْايَاتِ | ayetleri |
|
| 26 | لَعَلَّهُمْ | diye |
|
| 27 | يَفْقَهُونَ | anlasınlar |
|
İnsanları bir belâdan kurtaran Allah, başka bir veya birçok belâya uğratmaya; onlara “üstlerinden veya ayaklarının altından” yani gökten ve yerden türlü felâketler göndermeye; hatta onların ihtiraslarını birbiriyle çatıştırarak, değişik mezhep, fırka ve parti gibi gruplara ayırarak birbirleriyle çarpışmalarını, savaşmalarını sağlamaya da kadirdir. Geçmişte insanoğlu beklemediği, ummadığı birçok semavî ve dünyevî felâketlerle karşılaşmış, şimdi de karşılaşmaktadır. İnsanoğlu, Allah’ın koyduğu kanunlardan sapmanın bedeli olarak, tabii âfetler denilenlerin yanında, bizzat kendi eliyle ortaya çıkardığı umulmadık belâlara da duçar olmaktadır. Nükleer felâketler, çevre kirlenmesi, tabiat düzeninin bozulması; ihtiraslardan veya ideoloji ayrılıklarından, din ve mezhep ayrılıklarından, ırkçılıktan ve bölgesel çıkar hesaplarından kaynaklanan ve kısa sürelerde yüz binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına, sakat düşmesine, aç ve açık kalmasına, ülkelerin harap olmasına yol açan savaşlar bu belâlardan bazılarıdır.
Âyetin, bölünüp parçalanmayı bir felâket olarak gösteren kısmı özellikle mânidardır. Gerçekten, Allah’ı tanıyıp O’nun buyruk ve kanunları uyarınca hayatlarını düzenlemekten uzaklaşan toplumlar genellikle ortak inanç ve fikirlerden, istek ve ideallerden uzaklaşmakta, sonuçta bu farklı fikir ve isteklerin çatışması insanları fiilî çatışmalara, fitne ve fesada, nihayet savaşlara kadar götürmektedir ki, âyet-i kerîmede bu durum, insanların Allah’tan yüz çevirmelerinin, O’nu unutarak fâni şeyleri birer tanrı gibi kabul edip onların peşine takılmalarının, nihayet onları Allah’a eş ve ortak tutmalarının bir sonucu olarak gösterilmiştir. Öyle görülüyor ki, insanoğlu malın mülkün, şan ve şöhretin, ihtiras ve şehvetin ve nihayet hak yoldan saptıran sahte önderlerin esiri olmaktan, onlara tapmaktan kurtularak yalnız Allah’ı rab bilip sadece O’ndan yardım dilemediği, O’nun buyruklarını kesin kanunlar olarak tanıyıp bunları hayata hâkim kılmadığı sürece âyetlerde işaret edilen bu tehlikelere de müstahak olacak, bilinen ve bilinmeyen birçok felâkete, âyetteki deyimiyle azaba mâruz kalacak ve Allah’tan başka hiçbir güç, hiçbir zekâ, hatta Allah’ın kitabında yer alan “hikmet”ten nasipsiz olan bilim ve teknoloji de bu felâketleri önleyemeyecek; aksine hikmetten mahrum kaldığı sürece bilim ve teknoloji yeni felâketlere yol açacaktır. Bu bakımdan yukarıdaki âyetler bütün insanlara, insanlığın selâmeti için mutlaka dikkate alınması gereken bir uyarıdır. Dolayısıyla 65. âyetin sonunda “anlasınlar diye…” buyurulmuştur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 420-421
قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, هُوَ الْقَادِرُ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْقَادِرُ haber olup damme ile merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَلٰٓى harf-i ceriyle ism-i fail الْقَادِرُ ’ya mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَبْعَثَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْكُمْ car mecruru يَبْعَثَ fiiline mütealliktir. عَذَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ فَوْقِكُمْ car mecruru عَذَاباً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مِنْ تَحْتِ car mecruru atıf harfi اَوْ ile فَوْقِكُمْ ’e matuftur. اَرْجُلِكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَلْبِسَكُمْ atıf harfi اَوْ ile يَبْعَثَ fiiline matuftur.
يَلْبِسَكُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. شِيَعاً hal olup fetha ile mansubdur. يُذ۪يقَ atıf harfi وَ ’la يَبْعَثَ fiiline matuftur.
يُذ۪يقَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بَعْضَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَأْسَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. بَعْضٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُذ۪يقَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ
Fiil cümlesidir. اُنْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. كَيْفَ istifham ismi نُصَرِّفُ fiilinin hali olarak mahallen mansubdur.
نُصَرِّفُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. الْاٰيَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَفْقَهُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَفْقَهُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
نُصَرِّفُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صرف’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Haberin الْ takısıyla marife olması kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. O, kadir olmaya tahsis edilmiştir. Yani azabı tekrar gönderme kudreti Allah Teâlâ’dan başkasında bulunmaz. هُوَ mevsûf/maksûrun aleyh, الْقَادِرُ sıfat/ maksûr olur. Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Müsnedin, müsnedün ileyhe kasrı söz konusudur.
Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûfun manası; sıfatın bu mevsûftan başkasında bulunmadığının ifade edildiği şekildir. Ama aynı zamanda mevsufta başka sıfatların bulunduğunu da ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yani azabı tekrar göndermek kudreti sadece Allah Teâlâ’da vardır, başkasında bu kudret yoktur, o halde putlardan korkmak gerekmez. Ve eğer kendileri için hayır isteselerdi, Cenab-ı Hakk’tan korkar ve O’nun rızası için ibadeti seçerlerdi. Kasr izafîdir. القادِرُ kelimesindeki tarif, cins içindir. Çünkü Allah Teâlâ’dan başkasında böyle bir azap verme kudreti yoktur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ cümlesi, masdar tevilinde, harf-i cerle ism-i fail olan الْقَادِرُ ‘ya mütealliktir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْكُمْ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan عَذَاباً ’deki nekrelik nev, kıllet ve tazim ifade eder. Azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir.
عَلَيْكُمْ ifadesindeki istilâ manası taşıyan عَلَيْ harfinde istiare vardır. Çünkü istilâ; mülazemet gerektirir. Azap, o kimseleri kaplamış gibi ifade edilmiştir. İnsanlar binek yerine konmuştur. Sanki azap insanların üzerine binmiş, kontrol azabın elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Tezat nedeniyle مِنْ فَوْقِكُمْ ‘e atfedilen مِنْ تَحْتِ ‘den sonra اَرْجُلِكُمْ ‘ün zikri, anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ ifadesi bütün yönlerden kinayedir.
Aynı üsluptaki müteakip اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً ve وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ cümleri, masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ [kiminizin şiddetini kiminize tattırır] ifadesi tehekkümî istiaredir. Felaket, acı bir yiyeceğe benzetilip bu yiyecek hazf edilmiş, levazımı olan tatmak zikredilmiştir. Gerçek anlamda tatmak duyu organı ile algılamak demektir. Burada tatma fiili kişinin felaketi ne kadar kuvvetle hissettiğini ifade eder. Câmi’ hissetmektir.
فَوْقِكُمْ - تَحْتِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
شِيَعاً , fiildeki mansub zamirden haldir.
Allah’ın kudreti dahilinde olan şeylerin sayılması taksim sanatıdır..
بَعْضٍۜ - مِنْ - اَوْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
عَذَاباً - بَأْسَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
شِيَعاً; bir amaç, itikat veya heva konusunda bir araya gelmiş topluluk manasındaki şia’ (شيع) kelimesinin çoğuludur.
“Üstünüzden ve altınızdan” deyip sağı solu zikretmemesi cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel, ehemmi mühimme tercihle tağlîbdir. “Altından” demeyip “ayaklarınızın altından” denmesi tecessüm ve yakîn hasıl olması içindir. (Medine Balcı Dergâhu’l Kur’an)
Burada maksat Allah Teâlâ’nın kudretini ilan etmek değildir. Bu zaten bilinen bir şeydir. Maksat; Allah’ın bilinen bu kudreti dolayısıyla kendisinden korkulması gerektiğidir. Haber mecaz-ı mürsel mürekkeb olarak veya terkibi kinaye şeklinde gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ cümlesi, اُنْظُرْ fiilinin mef’ûlü konumundadır. Muzari fiil sıygasıyla gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.
Soru ismi كَيْفَ , haldir. كَيْفَ sorusu şaşma ifadesi içindir.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüb ve azarlama kastı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu için اللّٰهُ isminde tecrîd sanatı, istifhamda tecâhül-i arif sanatı vardır.
لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ ‘nin haberi olan يَفْقَهُونَ ‘ nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.
‘Umulur ki’ anlamında olan لَعَلَّ harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.
لَعَلَّ edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳa ʾiḳu’t-teʾvîl)
لَعَلَّ harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ ٦٦
Bu âyete göre Hz. Peygamber’in kavmi (Mekke müşrikleri) onun peygamberliğinin ve bildirdiklerinin gerçek olduğunu gereğince anlayıp kavramadıkları gibi onu yalanlamışlardır. Bazı müfessirler burada “hak” (gerçek) olduğu belirtilenden maksadın Hz. Muhammed’in peygamberliği, bazıları da Kur’ân-ı Kerîm olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak 63-66. âyetler topluca dikkate alındığında bu gerçeğin söz konusu âyetlerde yer alan azap uyarısı olduğu görüşü ağır basar. Müşrikler gerçeği yani Hak kelâmı olan Kur’an’ı veya hak peygamber olan Hz. Muhammed’in risâletini ya da Allah’ın, aslında kendileri ve bütün insanlık için hayatî önem taşıyan uyarılarını gerektiği gibi anlamamışlar ve bu yüzden yalanlayıp reddetmişlerdir. Artık onlar helâke müstehak olmuşlardır. Bu sebeple 66. âyette Resûlullah’a “Ben size kefil değilim” demesi emredilmiştir. “Vekil” olarak çevirdiğimiz vekîl kelimesi Kur’an dilinde “koruyan, kollayan, savunan, esirgemeye çalışan” gibi anlamlara gelir. Hz. Peygamber’in inkârcılara karşı aslî görevi davet, tebliğ ve uyarıdır; onların kalplerindeki bâtıl inançları zorla değiştirmek onun elinde değildir; dolayısıyla onlar adına bir kefalet yükümlülüğü de yoktur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 421
وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَذَّبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِه۪ car mecruru كَذَّبَ fiiline mütealliktir. قَوْمُكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْحَقُّ haber olup damme ile merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَذَّبَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, لَسْتُ عَلَيْكُمْ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَسْتُ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُ mütekellim zamiri لَيْسَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ car mecruru وَك۪يلٍ ’e mütealliktir. بِ harf-i ceri zaiddir. وَك۪يلٍ lafzen mecrur, لَيْسَ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَذَّبَ بِه۪ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كَذَّبَ kelimesi fiilin manasının mef’ûle yapışık olduğunu tekid etmek için بِ harf-i ceri ile ta’diye edilmiştir. Bu kelime bu harfle birlikte geldiğinde kuvvetli bir inkara delalet eder. Belki de tasdik sebebi sayılacak bir delil için kullanılır. Kişiyi yalanlamak için bi harfi gelmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/57)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur önemine binaen faile takdim edilmiştir.
وَهُوَ الْحَقُّۜ cümlesi, car-mecrur بِه۪ ’deki zamirin halidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin tarifi bu vasfın mübtedadaki mevcudiyetinin derecesinin kemaline işaret eder.
Veciz ifade kastına matuf قَوْمُكَ izafeti muzâfı tahkir içindir.
كَذَّبَ - الْحَقُّ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Onlardan قَوْمُكَ şeklinde bahsedilmesi; kendilerinden olan birine yaptıkları kötü muamelenin tescili içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki وَكَذَّبَ بِه۪ ifadesindeki, ه zamirinin neyi gösterdiği hususunda çeşitli görüşler bulunmaktadır:
1. Zamir, bir önceki ayette bahsedilen azaba racidir yani “O azap haktır, mutlaka onların başına gelecektir.” demektir.
2. Bu zamir, “Kur’an’a racidir.” ve “O Kur’an, Allah katından indirilmiş bir kitap olması hususunda hak ve doğrudur.” manasına gelir.
3. Bu zamir, kâfirlerin iyice açıklanmasına racidir ve şu manayadır: “O, haktır. Çünkü onlar bu şeylerin, delil olduklarını yalanlıyorlar.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavl cümlesi olan لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍ , nakıs fiil لَيْسَ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. ليس ‘nin haberi olan بِوَك۪يلٍ ’deki بِ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلَيْكُمْ ihtimam için amili بِوَك۪يلٍ ’e takdim edilmiştir. ‘’Sen kesinlikle onlara vekil değilsin’’ demektir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zâiddir. Olumlu cümlelerde لِ harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَٓا 'nın haberinin başında gelen بِ harfinin de tekid bildirdiğini söyler. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142)
لِكُلِّ نَبَأٍ مُسْتَقَرٌّۘ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ ٦٧
Hz. Peygamber, tebliğ ettiği Kur’an vasıtasıyla müşrikleri ve genel olarak dünyadaki bütün inkârcıları açık açık uyardığına göre, artık inkârcılık ve kötülüklerde direnenlerin müstehak oldukları felâketlerin vuku bulması kaçınılmazdır. “Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksiniz” meâlindeki tehdit, esasta özellikle müşriklere ve hakkı tekzip eden bütün inkârcılaradır; ancak, İslâm’ın hakikatlerinden, Kur’an’ın hikmetlerinden uzaklaşacak derecede fikir ayrılıklarına düşen; hakkı bir yana bırakarak fırkalara, mezheplere, partilere bölünüp gurur, kibir, bencillik, menfaat ve ihtiraslar uğruna birbiriyle çarpışan müslümanlar için de âyetten alınacak dersler olduğunda kuşku yoktur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 421-422
لِكُلِّ نَبَأٍ مُسْتَقَرٌّۘ وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. لِكُلِّ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَبَأٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُسْتَقَرٌّ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
وَ istînâfiyyedir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif -erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid-vurgu olurlar.
تَعْلَمُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مُسْتَقَرٌّ sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i mef’ûludur.
لِكُلِّ نَبَأٍ مُسْتَقَرٌّۘ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِكُلِّ نَبَأٍ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُسْتَقَرٌّۘ muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyhin nekreliği, tazim içindir.
Bu ayet müşriklerin Bedir’de yaşayacakları büyük hezimeti haber vermek için gelmiştir. O da büyük bir haberdir.
نَبَأٍ ’deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder.
لِكُلِّ نَبَاٍ مُسْتَقَرٌّ Hakk Teâlâ, [Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır.] buyurmuştur. مُسْتَقَرٌّ kelimesi, istikrar bulunan (karar kılınan) yer manasına gelebileceği gibi bizzat istikrarın kendisi manasına da gelir. Çünkü sülâsî fiillerden daha ziyade harfi bulunan fiillerin masdarları ism-i mef'ûl vezni üzere gelir. Mesela, مدخل ve مخرج kelimeleri, إدخال ve إخراج manasına da gelir. Buna göre bu tabirin manası, “Allah’ın haber verdiği her haberin, meydana geleceği değişmez ve geriye bırakılmaz bir vakti ve bir yeri vardır.” şeklindedir.
Eğer bu kelimeyi, “istikrar” manasına alır ise ayet “Allah’ın her vaadinin ve vaîdinin istikrarı vardır, kesindir. Meydana gelmesi ve inmesi anında, her işin Allah’ın haber verdiği gibi olacağını insanların mutlaka bilmeleri gerekir.” demek olur. Bu, kâfirleri korkutmak için kullanılmış bir tabirdir. Bundan murad kâfirlerin ahiretteki azabı olabileceği gibi dünyada iken Müslümanların kâfirlere harp, savaş ve galibiyet ile hakim olmaları manası da olabilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle, سَوْفَ ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle vaîd siyakında olduğu için سَوْفَ tekid ifade etmiştir.
س lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)
Önceki ayetteki müfred muhatab zamirden bu ayette cemî muhatap zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
Burada idmâc vardır: Hem medih hem tehdit bir arada ifade edilmiştir. سَوْفَ kelimesi genellikle fiilin başında gelecek için kullanılmakla beraber burada tekit içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
[Her mühim haberin] yani haber verilen her önemli şeyin -ki bu azaba uğrayacaklarının onlara haber verilmesi ve bununla tehdit edilmeleridir- kaçışı olmayan (bir gerçekleşme) ve meydana gelme (vakti vardır.) نَبَأٍ ifadesindeki zamirin Kur’an’a raci olduğu söylenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۜ وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ٦٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذَا | ve zaman |
|
| 2 | رَأَيْتَ | gördüğün |
|
| 3 | الَّذِينَ |
|
|
| 4 | يَخُوضُونَ | (münasebetsizliğe) dalanları |
|
| 5 | فِي | hakkında |
|
| 6 | ايَاتِنَا | ayetlerimiz |
|
| 7 | فَأَعْرِضْ | yüz çevir |
|
| 8 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 9 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 10 | يَخُوضُوا | onlar geçinceye |
|
| 11 | فِي |
|
|
| 12 | حَدِيثٍ | bir söze |
|
| 13 | غَيْرِهِ | başka |
|
| 14 | وَإِمَّا | eğer |
|
| 15 | يُنْسِيَنَّكَ | sana (bunu) unutturursa |
|
| 16 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 17 | فَلَا |
|
|
| 18 | تَقْعُدْ | oturma |
|
| 19 | بَعْدَ | sonra |
|
| 20 | الذِّكْرَىٰ | hatırladıktan |
|
| 21 | مَعَ | beraber |
|
| 22 | الْقَوْمِ | topluluğuyla |
|
| 23 | الظَّالِمِينَ | zalimler |
|
“Allah’ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya dalmak”tan maksat, Kur’ân-ı Kerîm’i alaya almak veya eleştirmeye kalkışmaktır. Âyet, bu şekilde davrananların –eğer engel olmak mümkün değilse– başka bir konuya geçinceye kadar yanlarından ayrılmayı emretmektedir. Aynı buyruk, daha sonra gelen bir başka âyette de tekrar edilmiştir (Nisâ 4/140). Fahreddin er-Râzî’nin naklettiğine göre âyetin asıl mâna ve maksadını dikkate alan bazı âlimler, inançsızların Kur’an’la ilgili kötü sözlerine karşı, yanlarından uzaklaşmanın dışında başka tepkiler de gösterilebileceğini belirtmişlerdir (XIII, 25). Aynı müfessir bu âyetteki havd kelimesini açıklarken –haklı olarak– “Havd, sözlükte eğlence tarzında ve aşırı derecede dalmayı ifade eder… Binaenaleyh, bazı Haşviyye’nin zannettiğinin aksine bundan, ilâhiyyât meselelerini derinlemesine inceleyip araştırmanın, istidlâl ve münazaranın, Allah’ın âyetlerine dalmaktır diye, haram olduğu sonucunu çıkarmaya kalkışılmamalıdır” der.
Bazı müfessirler, âyette sadece Hz. Peygamber’e hitap edildiğini, dolayısıyla buyruğun da yalnız ona yönelik olduğunu ileri sürmüşlerse de yaygın kanaate göre âyetin asıl muhatabı hem Resûlullah hem ümmetidir (bk. Taberî, VII, 228-229; İbn Atıyye, II, 303-304; M. Reşîd Rızâ, VII, 508). Muhatabın Hz. Peygamber dışındaki müslümanlar olduğu da söylenmiştir. Ancak, beşer olması itibariyle Hz. Peygamber’in de bazı şeyleri unutabileceğini, bunu bizzat kendisinin kabul ettiğini bildiren hadisler de vardır. Bu hadislerin birinde Resûlullah şöyle buyurmuştur: “Ben, ancak bir beşerim; sizin gibi ben de unutabilirim…” (Buhârî, “Salât”, 31; Müslim, “Mesâcid”, 89, 92, 93, 94).
Âyette bu tâlimatın unutulması halinde oturmaktan ötürü günahkâr olunmayacağı (zira unutma meşrû bir mazerettir), ancak hatırlayınca artık “zalimler”le oturmamak gerektiği ifade ediliyor. Kur’an aleyhinde konuşanlara “zalimler” denilmesi, onların konuşmalarının iyi niyetli, adaletli, gerçeklere dayalı olmadığını; aksine tahkir, tezyif ve iptal amacı taşıyan asılsız ve gerçek dışı konuşmalar olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu âyet bize, Allah’ın âyetlerine dil uzatmadıkları, İslâmî değerlere karşı saygısızca sözler sarfetmedikleri sürece, yanlış inanç ve görüşteki insanlarla bir arada oturulup konuşulabileceğini göstermektedir. Kanaatimizce “Allah’ın âyetleri hakkında ileri-geri konuşmaya dalma”, onlarla eğlenme ya da onları reddetme, bu birlikteliği ortadan kaldıran en temel sebepse de, bu bir örnek olup, düşmanlık duygularına dayalı daha başka kötü ve yanlış söz veya davranışta bulunan kimseleri de terketmek gerekir. Nitekim gıybet eden kimselerin meclislerini terketmeyi emreden hadisler de vardır (Dârimî, “Mukaddime”, 23). Esasen “Hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma” ifadesindeki “zalimler” nitelemesi de bunu gösteriyor. Çünkü “zulüm”, başta inkârcılık olmak üzere her türlü haksızlık ve adaletsizliği, kasıtlı kötülükleri kapsamaktadır (zulüm hakkında bilgi için bk. Bakara 2/54).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 423-424
وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۜ
وَ istînâfiyyedir. اِذَا şart manalı ,cümleye muzâf olan,cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. رَاَيْتَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَاَيْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. رَاَيْتَ bilmek anlamında kalp fiilidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.
يَخُوضُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ٓي اٰيَاتِنَا car mecruru يَخُوضُونَ fiiline mütealliktir. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
اَعْرِضْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَنْهُمْ car mecruru اَعْرِضْ fiiline mütealliktir.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَخُوضُوا muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel اَعْرِضْ fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur.
يَخُوضُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي حَد۪يثٍ car mecruru يَخُوضُوا fiiline mütealliktir. غَيْرِه۪ kelimesi حَد۪يثٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada harf-i cer olan (حَتّٰٓى) ’dan sonra gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِمَّا lafzında, şart harfi إنْ harfi مَّا ’ya idgam edilmiştir. مَّا, zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki نَّ da fiili tekid etmektedir.
يُنْسِيَنَّكَ şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Fiilin sonundaki ن, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. İkinci mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri, ما أمرت به (Emrettiğim şeyi) şeklindedir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْعُدْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بَعْدَ zaman zarfı تَقْعُدْ fiiline mütealliktir. الذِّكْرٰى muzâfun ileyh olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
مَعَ mekân zarfı تَقْعُدْ fiiline mütealliktir. الْقَوْمِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمِ ‘nin sıfatı olup cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, te’kid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
اِمَّا daki إن şartıyedir, ما ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki sonuna fiili tekid eden nûn'u getirmek mümkün olmuştur.(Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl-İsra Suresi, 23)
اِمَّا ki yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır. اِمَّا ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan اِمَّا edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْسِيَنَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نسي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Şart üslubunda gelen terkipte şart manası taşıyan zaman zarfı اِذَا ‘nın dahil olduğu, اِذَا رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا cümlesi şarttır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir.
اِذَا ‘nın muzafun ileyhi olan رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ruveynî’ye göre رَاَوُا fiilinin ilim manasında kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilense ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilirsiniz; manevi, aklî ve görünmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konuldu. (Ruveyni, Teemmülat fî Sûreti Meryem, Meryem Suresi 77)
رَاَيْتَ fiilinde istiare sanatı vardır.
رَاَيْتَ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘ nin sılası olan يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Mef’ûlün ism-i mevsûlle belirtilmesi, sonraki habere dikkat çekmek ve bu kişileri tahkir içindir.
يَخُوضُونَ fiiline müteallik olan اٰيَاتِنَا izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.
يَخُوضُونَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا ifadesinde istiare sanatı vardır.
يَخُوضُونَ kelimesi Arapçada bir oyun ve eğlence olarak bir şeye dalmak, girmek, bir şeyden bahsetmek manasını ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kişilerin الخائِضِينَ veya قَوْمًا خائِضِينَ şeklinde değil de ism-i mevsûlle marife olarak gelişi; bu emirden yüz çevireceklerine ima içindir. İsm-i mevsûlun geliş sebeplerinden biri haberin garip oluşudur ve bu ayet bunun en güzel temsilidir. İsm-i mevsûl; arkadan gelecek haberin sebebine işaret eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَ karinesiyle gelen cevap cümlesi فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile فَاَعْرِضْ fiiline mütealliktir.
Kâfir ve münafıklar hakkında gaib zamirle bahsedilirken bu ayette tevbihin şiddetini artırmak için muhatap zamirine iltifat edilmiştir.
يَخُوضُونَ - يَخُوضُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
حَد۪يثٍ ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında nev ifade eder.
ف۪ي حَد۪يثٍ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla hadîs, yani ‘’konuşma’’ içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü حَد۪يثٍ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bu kimselerin başka bir konuda konuşmaya başlamalarını etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.
يَخُوضُوا fiili müstear ve müstearun minhtir. Bu fiil suda görülen hareket için kullanılır ve hissidir. Müstearun leh; terk etmek, yüz çevirmektir ve aklidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyan İlmi)
الخَوْضُ kelimesi yüzmek değil, suya yürüyerek girmek demektir. Daha sonra külfet ve zorluk ifade eden işler için müstear olarak kullanılmıştır. Kumda yürümek tabiri de böyledir. Bu nedenle yalan ve batıl sözler söylemek için de müstear olur, çünkü bu sözler söyleyen kişiyi zorlar. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۘ [Başka bir söze dalıncaya kadar] ibaresinde istiare vardır. Boş sözler; derinliği olan, dalanı içine çeken bir mekâna benzetilmiştir. Câmi’; çokluk, sonunun bulunmayışı, bulanık-belirsiz oluşudur. Söyleşiye dalan kişi, suyun durgunluğunu harekete geçiren, derinliğini yoklayan kişiye benzetilmiştir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
اَعْرِض [Kendilerinden yüz çevir] buyruğundaki “yüz çevirme”, onların yanından kalkıp uzaklaşmak sureti ile olabileceği gibi başka bir şekilde de olabilir. Cenab-ı Allah bundan sonra “O halde hatırladıktan sonra artık onlarla oturma...” buyurunca bu tabir, burada kastedilenin, onların yanından kalkıp uzaklaşmak suretiyle yüz çevirme olduğuna bir delil olmuş olur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Şart üslubunda gelen terkip önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اِمَّا , şart harfi, إنْ ve tekid ifade eden zaid ما ’dan oluşmuştur. Muzari fiil sıygasındaki يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ cümlesi, şarttır. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.
فَ karinesiyle gelen إنْ ‘in cevap cümlesi olan فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
التذكّر fiilinin فعلي vezninde masdarı olan الذِّكْرٰى , mübalağa ifade etmiştir. Bütün cinslere şamil masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
الظَّالِم۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
الذِّكْرٰى - يُنْسِيَنَّكَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Cümlede zamir makamında الظَّالِم۪ينَ kelimesinin zahir olarak zikredilmesi ayetleri yalanlama ve alay etmenin zulüm olduğuna dikkat çekmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır. Çünkü zulüm, bir şeyi hakkı olmayan bir başka yere koymak demektir.
Ayetleri yalanlayanların zalim olduğunu belirten cümlede, her konuda zulüm yapanlarla beraberliğin de yasaklandığı anlamının olması, idmac sanatıdır.
Bu kelamda zamir makamında zahir isminin yani zalimler grubunun zikredilmesi onların zalim olduklarını teşhir etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Doğrulamaları ve hürmet etmeleri gerekirken yalanlama ve alay etme yolunu tutmaları sebebiyle onların işledikleri işin çirkinliğini iyice göstermek için معهم zamiri yerine zahir isim kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الظَّالِم۪ينَ denmesi lafa dalma (havd) mefhumunda sınırı aşma manası bulunduğuna işaret etmek ve yasaklama sebebini genelleştirme ile bütün zalimlerle beraber oturmanın da yasaklandığını açıklamaktır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Bugün başladı ve bitmek üzere. Sonra bu hafta, ay, yıl ve yıllar bitecek. Bize ne kadarını yaşamak nasip olacak? Olursa, değişecek miyiz? Olgunlaşacak mıyız? İlmimiz artacak mı? Bugün yanımızda olanlar, yarın da olacak mı? Kimler girecek hayatımıza? Elimizdeki işlerimizi hayırla tamamlayabilecek miyiz? Yeni ne niyetler alacağız?
Ya da gözlerini, görüp görmeyeceği belli bile olmayan gelecekten çekip, geçmişe mi odaklanmalı insan? Biraz korkar, biraz hüzünlenir anılarıyla. Belki sahip olamadıklarına kafayı takar, belki keşkeleri düğüm olur takılır.
Ya da bakışlarını bulunduğu yere mi çevirmeli insan? Ortasını mı bulmalı? Giden gitti, geleni görecek miyim Allah bilir, şimdiyi değerlendirelim mi demeli? Çünkü geçmişe kafayı takıp, gelecekle endişelenince, kalbi ağırlaşır, beyni uyuşur ve bedeni donar insanın. Yapabilecekleri kim bilir hangi yarına kalır. Bugünü bugün olmaktan çıkar; bir kısmı geçmiş, bir kısmı ise gelecek olur. Halbuki geçmişin keşkeleri değil, öğrettikleri kalmalı. Geleceğe dair acabaları değil, değerlendirilen bir ‘bugünü’ olmalı. Pişmanlıklar tövbeye, gelecek bilinmezliği ise duaya ve umuda açılan kapı olmalı. Keşkelerin ve acabaların, bugününü kemirip heba etmesinden,
Yarına şahit olmak nasip olduğunda, yine gelecekle gözgöze gelmekten,
Geçmişine neyi özlediğini bilmeden baktığı gibi, yine kayıp gitmiş bugününe bakma ihtimalinden daha çok korkmalı insan.
Bugünümüzü yaşatan Allah’a hamd olsun. Allahım geçmiş günahlarımızı affet. Yarınımızın daha bereketli, verimli ve hayırlı geçmesinde yardımcımız ol. Rabbim yarınımızla bugünümüzü aratma.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji