30 Ağustos 2024
En'âm Sûresi 69-73 (135. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

En'âm Sûresi 69. Ayet

وَمَا عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ  ٦٩


Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, onların hesabından bir şey (sorumluluk) yoktur. Fakat üzerlerine düşen bir hatırlatmadır. Belki sakınırlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve yoktur
2 عَلَى üzerine
3 الَّذِينَ kimseler
4 يَتَّقُونَ korunanlar و ق ي
5 مِنْ
6 حِسَابِهِمْ onların hesabından ح س ب
7 مِنْ bir
8 شَيْءٍ şey (sorumluluk) ش ي ا
9 وَلَٰكِنْ ama
10 ذِكْرَىٰ bir hatırlatmak lazımdır ذ ك ر
11 لَعَلَّهُمْ belki
12 يَتَّقُونَ korunurlar diye و ق ي

Takvâ sahibi müminler yani Allah’a ve O’nun kanunlarına saygı duyup bunları ihlâl etmekten sakınan müslümanlar, şayet Allah’ın âyetlerine dil uzatan zalimlerin yanında bulunmak zorunda kalırlarsa, belki sakınırlar ve vazgeçerler diye onları uyarmalıdırlar. Bu durumda kendileri de sorumluluktan kurtulurlar. Abdullah b. Abbas’ın belirttiğine göre bazı sahâbîler, inkârcıların her tarafta Kur’an’a dil uzattıklarını söyleyerek, bu durum karşısında onlardan uzaklaşmaları mecbur kılınırsa Harem-i şerif’te bulunmalarının bile imkânsız hale geleceğinden endişe ettiklerini belirtmişler, bunun üzerine ruhsat mahiyetindeki 69. âyet nâzil olmuştur (Begavî, Meâlimü’t-Tenzîl, II, 105).

 Âyette herkesin hesabının (sorumluluk) kendisine ait olduğu belirtilerek, bir bakıma, müslümanların görevinin, ne pahasına olursa olsun, diğerlerinden gelen saçma itirazlara, haksız tenkitlere cevap yetiştirmek, böylece faydasız, hatta daha da inatlaşmaya yol açabilecek polemiklere girmek olmadığı, sadece işin doğrusunu beyan edip uyarmanın yeterli bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Nitekim 70. âyetin başlangıcı da bunu göstermektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 424-425

وَمَا عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَّقُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَتَّقُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mef’ûlun bih mahzuftur. Takdiri;  الله  şeklindedir.  

مِنْ حِسَابِهِمْ  car mecruru  مِنْ شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir. شَيْءٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  لٰكِنْ  istidrak harfidir. Amel etmemiştir. ذِكْرٰى  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Takdiri,  يذكرونهم ذكرى (Onlara bir zikir hatırlatırlar.) şeklindedir.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.

هُمْ  muttasıl zamir  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتَّقُونَ  cümlesi  لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَتَّقُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi,  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

وَمَا عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَلٰكِنْ ذِكْرٰى

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki istînafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi, inşâ cümlesine atfedilmiştir. Bu cümlenin önceki cümleyi tamamlayıcı mahiyette olması, inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır. 

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

عَلَى الَّذ۪ينَ  mahzuf mukaddem habere müteallıktır. 

Lafzen mecrur mahallen merfû olan  شَيْءٍ  muahhar mübtedadır.  شَيْءٍ , nekrelik ve başındaki zaid  مِنْ  harfi nedeniyle “hiçbir şey” manasındadır. Olumsuz siyakta bu durum selbin umumuna delalettir.

İsm-i mevsûlün sılası olan  يَتَّقُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin sonunda tekrarlanan  يَتَّقُونَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

مِنْ حِسَابِهِمْ  car mecruru  شَيْءٍ ’in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَلٰكِنْ ذِكْرٰى  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle … مَا عَلَى الَّذ۪ينَ  cümlesine atfedilmiştir. Burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

İstidrak harfi  لٰكِنْ  amel etmemiştir.  ذِكْرٰى  takdiri  يذكرونهم  (onlara hatırlatırlar) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Amilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre cümle teceddüt, tecessüm ve istimrar ifaden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

التذكّر  fiilinin  فعلي  vezninde masdarı olan  ذِكْرٰى , mübalağa ifade etmiştir. Bütün cinslere şamil masdarlar, bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

ذِكْرٰى  kelimesinin îrabda mahalli,  (ولكن يذكرونهم ذكرى (تذكيرا  şeklinde takdir edilerek mansub ve  ولكن عليهم ذكرى  şeklinde takdir edilerek merfû olması mümkündür.  ٍمِنْ شَيْءٍ  ifadesinin mahalline atfedilmesi doğru değildir. Çünkü  مِنْ شَيْءٍ  ifadesini kayıtlayan  مِنْ حِسَابِهِمْ  sözü bunu engellemektedir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلٰكِنْ ذِكْرٰى  Bu kelam, geçen olumsuz cümledeki ibhamı gidermek içindir. Yani müminler, onların içinde bulundukları çirkinlikleri mümkün olan öğüt ve uyarılarla kendilerine hatırlatmalı ve onlara nefret ve inkârlarını göstermek suretiyle kötülüklerine engel olmaya çalışmalıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ nin haberi olan  يَتَّقُونَ nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

يَتَّقُونَ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. Ayet bu kelimeyle başlayıp bittiği için ayette teşâbüh-i etrâf sanatı vardır.

‘Umulur ki’ anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Umulur ki onlar, ayetler hakkında o sözlere dalmaktan utanarak veya nefret ederek sakınırlar. Diğer bir görüşe göre  هُمْ  zamiri takva sahiplerine racidir. Yani takva sahibi müminler, takvalarında sabit kalsınlar yahut takvaları artsın diye diğer müminler tarafından uyarılmalıdırlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 70. Ayet

وَذَرِ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِه۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌۚ وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟  ٧٠


Dinlerini oyun ve eğlence edinenleri ve dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak. Hiç kimsenin kazandığı yüzünden mahrumiyete sürüklenmemesi için Kur’an ile öğüt ver. Yoksa ona Allah’tan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi. (Kurtuluşu için) her türlü fidyeyi verse de bu ondan kabul edilmez. İşte onlar kazandıkları yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. Küfre saplanıp kalmalarından dolayı onlara çılgınca kaynamış bir içecek ve elem dolu bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَذَرِ ve bırak و ذ ر
2 الَّذِينَ kimseleri
3 اتَّخَذُوا yerine koyan(ları) ا خ ذ
4 دِينَهُمْ dinlerini د ي ن
5 لَعِبًا oyun ل ع ب
6 وَلَهْوًا ve eğlence ل ه و
7 وَغَرَّتْهُمُ ve aldattığı kimseleri غ ر ر
8 الْحَيَاةُ hayatının ح ي ي
9 الدُّنْيَا dünya د ن و
10 وَذَكِّرْ ve öğüt ver ذ ك ر
11 بِهِ o (Kur’an) ile
12 أَنْ diye
13 تُبْسَلَ helake gider ب س ل
14 نَفْسٌ bir kişi ن ف س
15 بِمَا dolayı
16 كَسَبَتْ kazandığından ك س ب
17 لَيْسَ olmaz ل ي س
18 لَهَا onun
19 مِنْ
20 دُونِ başka د و ن
21 اللَّهِ Allah’tan
22 وَلِيٌّ ne bir dostu و ل ي
23 وَلَا ne de
24 شَفِيعٌ bir yardımcısı ش ف ع
25 وَإِنْ ve eğer
26 تَعْدِلْ verse ع د ل
27 كُلَّ her türlü ك ل ل
28 عَدْلٍ fidyeyi ع د ل
29 لَا
30 يُؤْخَذْ kabul edilmez ا خ ذ
31 مِنْهَا ondan
32 أُولَٰئِكَ işte onlar
33 الَّذِينَ kimselerdir
34 أُبْسِلُوا helake uğrayan(lardır) ب س ل
35 بِمَا dolayı
36 كَسَبُوا kazandıklarından ك س ب
37 لَهُمْ onlar için vardır
38 شَرَابٌ bir içki ش ر ب
39 مِنْ -dan
40 حَمِيمٍ kaynar su- ح م م
41 وَعَذَابٌ ve bir azab ع ذ ب
42 أَلِيمٌ acıklı ا ل م
43 بِمَا dolayı
44 كَانُوا olduklarından ك و ن
45 يَكْفُرُونَ inkar ediyor ك ف ر

Kuşkusuz her konu gibi din hususunda da ilmî ve fikrî değerlendirmeler önemli olmakla birlikte; insanların maddî ve mânevî, ferdî ve sosyal, dünyevî ve uhrevî yönleriyle bütün hayatlarını çok yakından ilgilendiren, tarihin bütün dönemlerinde insanlığı derinden etkileyen din müessesesini önemsiz gibi telakki ederek oyun ve eğlence haline getiren insanlar artık kendileriyle konuşup tartışmaya bile değmeyecek kadar bayağılaşmış olurlar. Bu tür insanlar dünya hayatını yegâne ilgi konusu yaparak dünyanın geçici zevklerine kapıldıkları, onları her şeyin üstünde tuttukları için dini bir tür eğlence gibi düşünerek putları veya buna benzer şeyleri tanrılaştırırlar; yahut ferdin ve toplumun mânevî, ruhî, zihnî, bedenî ve dünyevî hayatını şekillendirecek olan hak dini, üzerinde ciddiyetle düşünüp benimseyecekleri yerde, alaya alırlar. 

 Fahreddin er-Râzî’ye göre (XIII, 27-28) çeşitli âyetlerde geçen ve dünya hayatının gerçekte bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bildiren açıklamalar (meselâ bk. En‘âm 6/32; Ankebût 29/64; Hadîd 57/20) dikkate alındığında bu âyetteki “dini bir oyuncak ve bir eğlence edinme” ifadesinin mânası daha iyi anlaşılır. Buna göre asıl oyun ve eğlence sayılması gereken şey dünya hayatıyla ilgili geçici arzu ve tutkularıdır. Hakiki dindarlar, gerçeklik ve doğruluğu delillerle ispatlanmış olan hak dine bağlanıp destek olan kimselerdir. Buna karşılık dini, mevki ve mansıp kazanmak, rakiplerini yenilgiye uğratmak ve servete ulaşmak için araç haline getirenler dine sadece dünya menfaatleri için bağlanır ve bu suretle aslında dünya hayatını değil de dini oyun ve eğlence haline getirmiş olurlar. Râzî’nin getirdiği bu yorumun, âyetin maksadını aştığı söylenebilirse de sahte dindarlığı çok iyi tanımlaması bakımından önemli sayılabilir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 425

وَذَرِ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِه۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. ذَرِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اتَّخَذُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sanmak anlamında kalp fiilidir. د۪ينَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَعِباً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  لَهْواً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. غَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine matuftur.  

غَرَّتْهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْحَيٰوةُ  fail olup damme ile merfûdur. الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةُ ’nun sıfatı olup mukadder damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذَكِّرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  بِه۪ٓ  car mecruru ذَكِّرْ  fiiline mütealliktir. ذَكِّرْ  fiilinin mef’ûlu  وذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَهم لَعِبًا ولَهْوًا  kavlinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri, وذَكِّرْهم بِهِ  şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, muzâfı hazfedilmiş sebebiyet bildiren mef’ûlun lieclih olarak mahallen mansubdur. Takdiri, مخافة أن تبسل نفس (Kendini helake sürüklemesinden korkarak) şeklindedir.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تُبْسَلَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir.  نَفْسٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  تُبْسَلَ  fiiline mütealliktir.  

كَسَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. 

ذَرِ  emir fiildir. Kur’anda bu fiilin mazi fiili, masdarı, ism-i fail ve ism-i mef’ûlu geçmemiştir.  (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّخَذُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial bâbındadır. Sülâsîsi  أخذ dır. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.  

تُبْسَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بسل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

ذَكِّرْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ذكر ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌۚ 

 

İsim cümlesidir. لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَهَا  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنْ دُونِ  car mecruru  وَلِيٌّ ’un mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَلِيٌّ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. شَف۪يعٌ  atıf harfi وَ  ile  وَلِيٌّ ’e matuftur. لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ 


وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَعْدِلْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. كُلَّ  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. عَدْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْخَذْ  sükun ile meczum meçhul muzari fiildir.  مِنْهَا  car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اُبْسِلُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  اُبْسِلُوا  fiiline mütealliktir. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.

كَسَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُبْسِلُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındadır. Sülâsîsi بسل ’dır. 

İf’âl babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟

 

Cümle,  اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شَرَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مِنْ حَم۪يمٍ  car mecruru  شَرَابٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.

عَذَابٌ  atıf harfi وَ ’la  شَرَابٌ ’e matuftur. اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. مَا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  عَذَابٌ ’e mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْفُرُونَ۟  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.

يَكْفُرُونَ۟  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. حَم۪يمٍ -  اَل۪يمٌ  kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَ  atıf harfidir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  تَعْدِلْ  şart fiili olup meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.

كُلَّ  mef’ûlu mutlaktan naibtir.  عَدْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْخَذْ  şartın cevabı olup meçhul meczum fiildir.  مِنْهَا  car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  şart harfi iki muzari fiili cezm eder.  تَعْدِلْ  şart fiili olup meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir.

كُلَّ  mef’ûlu mutlaktan naibtir.  عَدْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْخَذْ  şartın cevabı olup meçhul meczum fiildir.  مِنْهَا  car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

وَذَرِ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِه۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. ذَرِ  fiilinin mef’ûlu konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اتَّخَذُوا د۪ينَهُمْ لَعِباً وَلَهْواً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Temasül nedeniyle birbirine atfedilen  لَهْواً  ve  لَعِبًا  kelimelerindeki nekrelik, tahkir, kesret ve nev ifade eder. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazir sanatı vardır.

Bahsi geçenlerin  الَّذ۪ينَ  ile ifade edilmeleri, tahkir ve sonraki habere dikkat çekmek içindir. 

ذَرِ  terk etmek manasındadır. Yani ‘karıştırmayın’ demektir. Burada terk etmek alay etmeleri sebebiyle onları umursamamak ve önemsememekten mecazdır. ذَرْنِي ومَن خَلَقْتُ وحِيدًا  şeklindeki Müddessir Suresi 11. ayeti de böyledir. وَذَكِّرْ بِه۪ٓ ’deki mecrur zamir, Kur’an’a aittir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üsluptaki  وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  cümlesi sılaya matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

وَغَرَّتْهُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا  ibaresinde istiare vardır. Canlılara mahsus olan aldatma fiili dünya hayatına nisbet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

الدُّنْيَا  kelimesi,  الْحَيٰوةُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Dünya hayatına aldandıkları için dünya hayatı onları aldattı denilmesi güzel olmuştur. Onların bayağı arzularının meylettiği şeyler dünya hayatında bulunduğu için bu ifade caiz olmuştur. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 


لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌۚ 


وَذَكِّرْ بِه۪ٓ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la istînafa atfedilmiştir. Emir fiil sıygasında talebî inşa cümlesidir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِه۪ٓ , ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْۗ  cümlesi, masdar teviliyle  ذَكِّرْ  fiilinin mef’ûlü lieclihi konumundadır. Takdiri  مخافة (Tehlikesi, korkusu) olan muzafın hazfî îcâz-ı hazif sanatıdır.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle birlikte  تُبْسَلَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كَسَبَتْ , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. 

تُبْسَلَ , fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

اَبْسَلَ  fiili Kur’an’da bir tek burada gelmiştir. Cesur olmak demektir. Burada ‘’kazandığı şeyle cesaret edip Allah’a karşı çıkmak’’ manasında kullanılmıştır.

نَفْسٌ  lafzı, olumlu siyakta nekre olarak gelmiş ve nasihat makamı karinesiyle umum kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الَّذ۪ينَ  - مَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Dünya hayatının aldattığı kişileri tamamıyla terk et manası kastedilmiştir. Başka yerlerde dost edinmeyin, yüz çevirin manasında kelimeler gelmiştir ama onların o davranışlarının bize sirayet etmesi tehlikesinden dolayı buradaki mana çok daha şiddetlidir.

نَفْسٌ  için sıfat olarak gelen  لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌۚ  cümlesinin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldır. Nakıs fiil  لَيْسَ ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهَا  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  وَلِيٌّ  muahhar ismidir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru,  وَلِيٌّ ’un önemine binaen takdim edilen haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَلِيٍّ ’ne tezatüf nedeniyle atfedilen  لَا شَف۪يعٍ ’deki zaid nefiy harfi olumsuzluğu tekid için gelmiş, ıtnâb sanatıdır. 

وَلِيٌّ - شَف۪يعٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَلِيٍّ  ve  شَف۪يعٍ  ‘deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Kelimeler, zaid harflerin ilavesiyle “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Nefiy siyakında nekre, selbin umumuna işarettir.

وَلِيٍّ - شَف۪يعٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Veciz anlatım kastıyla gelen  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı c. 8, s. 723)


 وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَاۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  لَيْسَ لَهَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Şart cümlesinden haber cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart üslubunda gelen terkipte müspet muzari fiil sıygasındaki  تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ , cümlesi şarttır.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

عَدْلٍ ‘in muzafı olan  كُلَّ  mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibdir.

عَدْلٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

عَدْلٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

تَعْدِلْ - عَدْلٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  لَا يُؤْخَذْ مِنْهَا , menfî meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Fiillerin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkâri kelamdır.

اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  الَّذ۪ينَ  haberdir. 

Mübtedanın işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmenin yanında tahkir ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların küfürdeki derinliğini vurgulamıştır. 

İşaret ismi, arkasından gelen şeyleri kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)

Burada uzak için kullanılan  اُو۬لٰٓئِكَ [işte onlar] kelimesini iştimali, onların kötü haldeki derecelerinin pek uzak olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm

Müsnedin ism-i mevsûlle marife olması, tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir. Ayrıca onların muhatap tarafından bilinen kişiler olduklarını bize gösterir. 

Haber konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُواۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle  اُبْسِلُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كَسَبُوا , mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebata, temekkün ve istikrara işaret etmiştir. 

اُبْسِلُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

تُبْسَلَ  - اُبْسِلُوا  ve  اتَّخَذُوا - يُؤْخَذْ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَم۪يمٍ وَعَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟  cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ikinci haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muahhar mübteda olan  شَرَابٌ  ve ona matuf olan  عَذَابٌ ’daki nekrelik, nev, tazim ve teksir ifade eder. 

مِنْ حَم۪يمٍ  car mecruru  شَرَابٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

حَم۪يمٍ  ve  اَل۪يمٌ  kelimesi mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, maddi bir varlık sıfatı olan elem veren anlamındaki  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olsa mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel (Ceza amelin cinsindendir)”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.

İşârî olarak o öyle bir azap ki, azap verirken kendisi bile acımaktadır şeklinde düşünülebilir.

أَلِمَ  kökünden gelen “elem” acı, ağrı;  اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada elim acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azab edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

عَذَابٌ ‘un mahzuf ikinci sıfatına müteallik olan mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan  كَانُوا يَكْفُرُونَ  cümlesi, nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.  

كان ’nin haberi olan  يَكْفُرُونَ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. Fiil muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كان  fiili onların küfürlerindeki temekküne ve istikrara delalet eder. بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ۟ ‘deki  بِ  harf-i ceri sebebiyye,  مَا  masdariyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

عَذَابٌ - شَرَابٌ  ve  حَم۪يمٍ  - اَل۪يمٌ  kelime grupları arasında muvazene sanatı vardır.

تُبْسَلَ  - اُبْسِلُوا  ve  كَسَبَتْۗ  - كَسَبُواۚ  ve  اتَّخَذُوا - يُؤْخَذْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اتَّخَذُوا - لَا يُؤْخَذْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.

Ayetin ilk cümlesindeki  الَّذ۪ينَ ‘nin işaret ettiği kişiler, ayetin sonundaki  يَكْفُرُونَ۟  fiilinin failleridir. 

Bu bir istinâf cümlesi olup mezkur kelamdan doğan bir sualin cevabı mahiyetindedir ve onların, yaptıklarından dolayı nasıl rehin alınacaklarını ve bunun akıbetini beyan eder. Sanki “Yaptıklarına karşılık rehin olarak alıkonulduklarında halleri ne olacak?” diye sorulmuş da bunun cevabı olarak da küfürlerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek olduğu ifade edilmiştir. Bu su onların karınlarında kaynamaya devam edecek ve bağırsaklarını parçalayacaktır.

بِمَا كَسَبُواۚ  [Kazandıklarından dolayı] ifadesinden de anlaşıldığı gibi diğer günahlarından dolayı da azap göreceklerdir. Dikkat edilirse her iki azap da (kaynar içecek ile elem verici azap) küfürlerinin sonucudur. Bundan maksat hem küfür hem de ona bağlı olarak işlenen diğer günahlar ve kötülüklerdir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

En'âm Sûresi 71. Ayet

قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  ٧١


De ki: “Allah’ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları ‘bize gel!’ diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?” De ki: “Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah’ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 أَنَدْعُو mi yalvaralım? د ع و
3 مِنْ
4 دُونِ başka د و ن
5 اللَّهِ Allah’tan
6 مَا şeylere
7 لَا
8 يَنْفَعُنَا bize yarar vermeyen ن ف ع
9 وَلَا
10 يَضُرُّنَا ve zarar vermeyen ض ر ر
11 وَنُرَدُّ ve döndürülüp ر د د
12 عَلَىٰ üzerinde
13 أَعْقَابِنَا ökçelerimiz ع ق ب
14 بَعْدَ sonra ب ع د
15 إِذْ
16 هَدَانَا bizi doğru yola ilettikten ه د ي
17 اللَّهُ Allah
18 كَالَّذِي gibi mi?
19 اسْتَهْوَتْهُ ayartarak ه و ي
20 الشَّيَاطِينُ şeytanların ش ط ن
21 فِي
22 الْأَرْضِ çölde bıraktıkları ا ر ض
23 حَيْرَانَ şaşkın bir halde ح ي ر
24 لَهُ kimse
25 أَصْحَابٌ arkadaşlarının ise ص ح ب
26 يَدْعُونَهُ çağırdıkları د ع و
27 إِلَى
28 الْهُدَى doğru yola ه د ي
29 ائْتِنَا Bize gel! diye ا ت ي
30 قُلْ de ki ق و ل
31 إِنَّ muhakkak
32 هُدَى yol gösterme ه د ي
33 اللَّهِ Allah’ın
34 هُوَ ancak
35 الْهُدَىٰ yol göstermesidir ه د ي
36 وَأُمِرْنَا ve bize emredilmiştir ا م ر
37 لِنُسْلِمَ teslim olmamız س ل م
38 لِرَبِّ Rabbine ر ب ب
39 الْعَالَمِينَ alemlerin ع ل م

Müslümanlar, kendilerini eski bâtıl dinlerine döndürmeye çalışan müşriklerin kötü emellerine karşı uyarılmaktadır. Nitekim müşrikler kendi akraba ve dostları olan müslümanları İslâm’dan dönmeleri için ikna etmeye çalışmışlar; hatta giderek onlara bu yönde şiddetli baskılar uygulamışlardır. Kur’an başka yerlerde bu sözlü ve fiilî baskıyı veya bu baskı sebebiyle dinden dönmeyi ölmekten daha büyük ve daha şiddetli bir fitne olarak nitelemiştir (Bakara 2/191, 217; fitnenin anlamı konusunda geniş bilgi için bk. Bakara 2/191). Bu âyette, güzel bir teşbihle, müslümanları inkâr ve irtidada çağıran müşrikler, insanların aklını çelip yolunu şaşırtan şeytanlara; onların bu çağrısına aldananların durumu, şeytanların veya cinlerin aldatması ya da büyüsüyle aklî dengesi bozulduğu için yolunu kaybedip ne yapacağını bilemez bir halde ortalıkta şaşkın kalan kimsenin durumuna; Allah’ın insanları hak dine ve imana davet etmesi de bir kimseyi gerçek dostlarının doğru yola çağırmasına benzetilmiştir (İbn Âşûr, VI, 302-303).

 Âyette “… Bize fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere mi tapalım?” ifadesinden putlar kastedilmiştir. Bununla birlikte âyetin maksadı göz önüne alındığında burada her dönemdeki müslümanların, gerek sapık inançlı ve kötü fikirli insanlar, gerekse akılları karıştırıp zihinleri bulandıran çevreler, kurumlar tarafından gelebilecek ve kendilerini dinlerinden döndürecek veya dinlerinin gereklerini yerine getirmekten alıkoyacak olan bütün menfi teşebbüslere karşı bir uyarı olduğunda kuşku yoktur. Böyle durumlarda müslüman, “Allah’ın hidayeti, doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin rabbine teslim olmamız emredilmiştir” demeyi bilmelidir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 427

قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l kavli,  اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir. نَدْعُوا  fiili و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. مِنْ دُونِ  car mecruru  نَدْعُوا  fiiline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يَنْفَعُنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَنْفَعُنَا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَضُرُّنَا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.    


 وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. نُرَدُّ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. عَلٰٓى اَعْقَابِنَا car mecruru  نُرَدُّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَعْدَ  zaman zarfı  نُرَدُّ  fiiline mütealliktir.  اِذْ  zaman zarfı, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

هَدٰينَا اللّٰهُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

هَدٰينَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 

كَ  harf-i cerdir. ٱلَّذِی  müfred müzekker has ism-i mevsûl  كَ  harf-i ceriyle  نُرَدُّ ’daki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, خاسرين كالذي استهوته الشياطين (Şeytanların ayarttığı kişi gibi zarardadır.) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اسْتَهْوَتْهُ  mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيَاط۪ينُ  fail olup damme ile merfûdur.  فِي الْاَرْضِ  car mecruru  اسْتَهْوَتْهُ  fiiline mütealliktir.  

حَيْرَانَ  kelimesi  اسْتَهْوَتْهُ ’deki mef’ûlun hali olup fetha ile mansubdur. لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ  cümlesi  حَيْرَانَ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.

لَهُٓ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَصْحَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يَدْعُونَهُٓ  cümlesi,  اَصْحَابٌ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

يَدْعُونَهُٓ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  هُٓ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِلَى الْهُدَى  car mecruru  يَدْعُونَهُٓ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. ائْتِنَا cümlesi, mahzuf fiilin mekulü’l-kavlidir.  

ائْتِنَا  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ائْتِنَا  cümlesi,  يَدْعُونَهُٓ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

عَلٰٓى harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki  عَلَى  harf-i ceri istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اسْتَهْوَتْهُ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi  هوي ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar. 

حَيْرَانَۖ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اِنَّ هُدَى اللّٰهِ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

هُدَى  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.

اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Fasıl zamiri  هُوَ  tekid içindir. الْهُدٰى  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

وَ  atıf harfidir.  اُمِرْنَا  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

لِ  harfi,  نُسْلِمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.  

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harfi ile  اُمِرْنَا  fiiline mütealliktir.  

نُسْلِمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. لِرَبِّ  car mecruru  نُسْلِمَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْعَالَم۪ينَ  muzâfun ileyh olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Burada lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُسْلِمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  سلم ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

قُلْ اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l- kavli olan  اَنَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا  cümlesi, inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen mana itibariyle inkâr, taaccüb ve tevbih kastı taşıdığından terkib, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.  Ayrıca istifhamda tecahülü arif sanatı söz konusudur.

Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Veciz anlatım kastıyla gelen  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı c. 8, s. 723)

اَنَدْعُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i ism-i mevsûl  مَا ‘ nın sılası olan  لَا يَنْفَعُنَا , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  لَا يَضُرُّنَا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la sılaya matuftur. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

يَنْفَعُنَا - يَضُرُّنَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Bir görüşe göre bu ayet, Ebubekir (r.a.) hakkında nazil olmuştur. Oğlu Abdurrahman, onu putlara tapmaya davet ettiği zaman bunu söylemiştir.

Ayetteki emrin Resulullah’a tevcih edilmesi, Resulullah ile onun arasındaki birlik ve beraberliği vurgulamak suretiyle Ebubekir el-Sıddık'In şanını yüceltmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm) 

وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasındaki cümle inkârî istifham cümlesinin hükmüne dahildir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)

نُرَدُّ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  هَدٰينَا اللّٰهُ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

عَلٰٓى اَعْقَابِنَا  car-mecruru ve  بَعْدَ  zaman zarfı,  نُرَدُّ  fiiline mütealliktir.

هَدٰينَا اللّٰهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ  cümlesi,  اِذْ ‘in, muzâfun ileyhidir.

Teşbih ve cer harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl  كَالَّذ۪ينَ , ise  نُرَدُّ  ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

İsm-i mevsûlün sıla cümlesi olan  اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاط۪ينُ فِي الْاَرْضِ حَيْرَانَۖ لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ ,müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayetteki temsilî teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. 

حَيْرَانَ  kelimesi  اسْتَهْوَتْهُ ’deki mef’ûlun halidir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlarla yapılan ıtnâb sanatıdır.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

لَهُٓ اَصْحَابٌ يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ  cümlesi  حَيْرَانَ ’nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُٓ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَصْحَابٌ  muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyhin nekreliği, kesret ve tazim ifade etmiştir.

يَدْعُونَهُٓ اِلَى الْهُدَى ائْتِنَاۜ  cümlesi muahhar mübteda olan  اَصْحَابٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Emir üslubunda inşâî isnad olan  ائْتِنَا  cümlesi, takdiri  يقولون (Derler) olan fiilin mekulü’l-kavl cümlesidir. Mahzufla birlikte müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle  يَدْعُونَهُٓ  fiilinin failinden haldir.

وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا  ibaresinde istiare sanatı bulunmaktadır. Ayette imandan çıkan kimse topuklarının üzerinde vücudunu geri döndüren kimseye benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

Bir kelimenin asıl manasının dışında kullanılması anlamına gelen istiare, teşbih ve mecazın bir araya geldiği, hem mecaz hem de teşbih sanatıdır. (Sabûni, el-İbdâ‘ul-Beyaniyyu Fil-Kur’âni’l - ‘ Azîm) 

وَنُرَدُّ عَلٰٓى اَعْقَابِنَا  ibaresinde kinaye vardır. Yapılan işin çirkinliğini ve kötülüğünü daha fazla vurgulamak için putperestliğe dönmek, topuklarının üzerine geri dönmek şeklinde ifade edilmiştir. (Sâbûnî, Ebdeu’l Beyan)

Allah bizi şirkten kurtarıp İslam’a hidayet ettikten sonra şeytanların yoldan çıkardığı ve yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşır hale getirdikleri, oysa arkadaşlarının “Bizim yolumuza gel!” diye kendisini sırat-ı müstakime çağırdıkları kimse gibi topuklarımız üzerinde küfre mi dönelim? Bu istifham, inkârîdir. Böyle bir hareketin olmaması gereğini ifade eder. Geriye, şirke mi dönelim; demektir. Şirke dönmenin, topuklar üzerinde geriye dönmeye benzetilmesi bu hareketi çirkinlikte sembol olmuş bir şeyle tasvir suretiyle kınamak içindir. Ayrıca bunda, şirkin, arkaya atılmış, terkedilmiş bir hal olduğuna da işaret vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

بَعْدَ اِذْ هَدٰينَا اللّٰهُ  [Allah bizi hidayete erdirdikten sonra]  ifadesi, inkârı tekid içindir. Sanki şöyle denilmiştir: Yegâne, Hadi, hidayete erdiren Allah bizi hidayete erdirdikten sonra şeytanların idlali, dalalete düşürmesiyle şirke mi döndürüleceğiz? (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ائْتِنَا  [Bize gel!] ifadesi de işaret ediyor ki onları çağıranlar, hidayete ermiş ve sırat-ı müstakimde sabit kadem olmuş kimselerdir. Ancak çağrılanlar ne çağıranları ne de çağrıldıkları sırat-ı müstakimi bilmektedirler. Onlar yalnızca bir ses duyuyorlar fakat o sesin ne dediğini anlayamıyorlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

[De ki] Yararın da zararın da kaynağı olan Allah’tan başka bize [ne yarar ne de zarar verebilen şeylere mi dua] yani kulluk [edelim?! Allah bizi] şirkten kurtarıp [İslam’a ulaştırdıktan sonra ıssız yerde] cinlere uyarak yolunu şaşırmış vaziyette iken yol [arkadaşları “yanımıza gel” diye kendisini doğru yola çağırdıkları] yani doğru yolu göstermek için davet ettikleri [halde] -doğru yol burada el-hüdâ olarak isimlendirilmiş de olabilir- [şeytanların] yani inatçı cin ve gulyabanilerin aklını çeldiği  istikametini şaşırmış, ne yapacağını bilmeyen, arkadaşlarının çağrısına kulak asmayan, onların yanına gitmeyen bir [kimse gibi] şirke yönelerek [gerisin geri mi dönelim?!] Bu tema, “cinler insanın aklını çeler, gulyabaniler ise üzerine çullanır” şeklindeki Arap iddiaları üzerine bina edilmiştir “ Şeytan çarpmış kimse” [Bakara/275] ifadesinde de böyledir. Müslümanlar kendisini İslam’a çağırdıkları halde onlara iltifat etmeyerek, şeytanın adımlarını izleyen ve İslam yolundan sapan kimseyi Allah işte bu kişiye benzetmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümle istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. قُلْ  emrinin tekrarı emredilen şeye verilen önemi gösterir ve şirkten caydırmak, İslam’a teşvik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى  cümlesi, اِنَّ  ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’nin ismi, az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olan izafetle gelmiştir. Bu izafette esma-i hüsnaya ve bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâle muzâf olan  هُدَى, şan ve şeref kazanmıştır. هُوَ , fasıl zamiri, الْهُدٰى , müsneddir.

Haber olan  الْهُدٰى , marife gelmiştir. Müsnedin harfi tarifle marife olması, onun vasfının kemaline işaret etmenin yanında kasr ifade eder.

Cümle fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir.  هُدَى اللّٰهِ  maksûr/mevsûf,   الْهُدٰى  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

الْهُدٰى - الْيَهُودُ  kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere birden çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنَّ ’ nin ismi ve haberinin arasında giren fasıl zamiri, kasr ifade eder. Müsned, müsnedün ileyhe tahsis edilmiştir. Mübteda maksûr, haber maksûrun aleyhtir. Bu kasır, kasrı kalptir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 972)

الْهُدٰى  kelimesinin başındaki elif lam istiğrak ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 975.)

Ayette kasr sıygasıyla hitap edilmiştir.  اِنَّ هُدَى اللّٰهِ  ve  الْهُدٰى  iki taraf da marife olduğu gibi, tekid harfi ve fasıl zamiri de gelmiştir. Cümlede dört tekid bir araya gelmiştir. Çünkü kasr, iki tekid yerindedir. Zira kasr tekid üzerine tekid demektir. Fasıl zamiri ve  إنَّ  de tekid ifade eder. İnkâr eden müşriklerin hali İslam’ın asıl hidayet olduğu manasının tekidini gerektirmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t -Tenvîr)

Müsnedin, cins lamı ile marifeliği, hidayet cinsinin islam dinine kasr olduğuna delalet eder. Kasrda müsnedin cins lam ile marifeliği yaygındır. Bu, izafî kasrdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْهُدٰى  kelimesindeki tarif cins içindir ve istiğrak ifade eder. هُوَ  munfasıl zamirdir. Burada fasıl zamiriyle ve iki tarafın marife gelmesi şeklinde iki kasr üslubu bir arada kullanılmıştır. Böylece kasır manası vurgulanmıştır. Bu iki kasır şeklinden her biri diğerini tekit eder. Dolayısıyla bütün tereddütler giderilir. İzafî kasırdan maksat muhatabın itikadını reddetmek olduğunda ve muhatab tekitteki maksadı anlamayacak bir durumda ise ikinci bir tekid getirilmiştir. Bu da  اِنَّ  harfidir. Bu hükmü tekit etmek için gelmiştir. Dolayısıyla bu cümlede birçok tekit unsuru vardır: اِنَّ  harfi, Kasr, Fasıl zamiriyle tekid. Bunlar 4 tekid unsurudur. Çünkü kasır, tekid üzerine tekid demektir. İki tekid sayılır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

هُدَى  cümledeki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin son cümlesi olan  وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ , makabline atfedilmiştir. müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

اُمِرْنَا  fiili meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir.

Lam-ı ta’lilin dahil olduğu  لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  cümlesi masdar tevilinde harf-i cerle, اُمِرْنَا  fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rabb olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

الْهُدَى - قُلْ - اللّٰهِ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

 اَنَدْعُوا - يَدْعُونَهُٓ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ [Âlemlerin Rabbi] vasfının kullanılması, emrin illetini beyan ve emre uymanın lüzumunu tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetteki muzari sıygada gelen fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

En'âm Sûresi 72. Ayet

وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّقُوهُۜ وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  ٧٢


Bir de, bize, “Namazı dosdoğru kılın ve Allah’a karşı gelmekten sakının” diye emrolundu. O, huzurunda toplanacağınız Allah’tır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَنْ ve ayrıca
2 أَقِيمُوا kılın ق و م
3 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
4 وَاتَّقُوهُ ve O’ndan korkun و ق ي
5 وَهُوَ O’dur
6 الَّذِي o kimse ki
7 إِلَيْهِ huzuruna
8 تُحْشَرُونَ varıp toplanacağınız ح ش ر

وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّقُوهُۜ


اَنْ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ  ile önceki ayetteki masdar-ı müevvele matuf olup, mahallen mecrurdur. Veya tefsiriyyedir.

اَق۪يمُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّلٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوهُ  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَق۪يمُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قوم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

اتَّقُو  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 


وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّـذ۪ٓي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. اِلَيْهِ  car mecruru  تُحْشَرُونَ  fiiline mütealliktir.  

تُحْشَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak  mahallen merfûdur.

وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاتَّقُوهُۜ


وَ , atıftır. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  cümlesi, masdar teviliyle önceki ayetteki masdar-ı müevvel olan  لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ  cümlesine matuftur. 

Masdar-ı müevvel, emir üslubunda talebî inşâi isnaddır. Aynı üsluptaki  وَاتَّقُوهُ  cümlesi masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  [Namazı ikame edin] cümlesinde zamir değiştiği için iltifat sanatı vardır.  

وَاَنْ اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  ifadesi, önceki ayetteki  لِنُسْلِمَ  ifadesine atfedilmiştir. Adeta  وَاُمِرْنَا لِنُسْلِمَ وَاَنْ اَق۪يمُوا (Müslüman olmak ve …yerine getirmekle emrolunduk.) denilmiştir. Şu şekilde de takdir edilebilir:  وَ اُمِرْنَا لِاَنْ نُسْلِمَ وَلِاَنْ اَق۪يمُوا Yani Müslüman olmamız ve namazı dosdoğru kılmamız için… (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bunların hepsi dinin emirlerindendir ama özellikle namazın ikamesinin zikredilmesi, önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber  inkârî kelamdır.

Cümledeki hakikî kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) , mübteda ve haber arasındadır. هُوَ  maksûr/ mevsûf, الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yani o sizin toplanacağınızdır, başkası değil. 

Bir mevsufu vasıflamak konusunda kasr-ı mevsûf ale’s sıfat daha beliğ, ekmel ve daha akvâdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Haber konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan  اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  اِلَيْهِ , hükmü takviye için amili olan  تُحْشَرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

تُحْشَرُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s.127)

الَّذ۪ٓي  ism-i mevsûlu tazim, teşvik, muhatabı hatadan kurtarmak, zihinde yerleştirmek, arkadan gelen habere ima ve işaret içindir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Son cümle istînaf cümlesi olup zikredilen üç emre uymanın gerekliliğini bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

En'âm Sûresi 73. Ayet

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ قَوْلُهُ الْحَقُّۜ وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِۜ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ  ٧٣


O, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak yaratandır. Allah’ın “ol” deyip de her şeyin oluvereceği günü hatırla. O’nun sözü gerçektir. Sûr’a üflendiği gün de mülk (hükümranlık) O’nundur. Gaybı da, görülen âlemi de bilendir. O, hüküm ve hikmet sahibidir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَهُوَ O’dur
2 الَّذِي o ki
3 خَلَقَ yarattı خ ل ق
4 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
5 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
6 بِالْحَقِّ hak (ve hikmet) ile ح ق ق
7 وَيَوْمَ ve gün ي و م
8 يَقُولُ dediği ق و ل
9 كُنْ Ol! ك و ن
10 فَيَكُونُ oluverir ك و ن
11 قَوْلُهُ sözü ق و ل
12 الْحَقُّ haktır ح ق ق
13 وَلَهُ O’nundur
14 الْمُلْكُ mülk م ل ك
15 يَوْمَ gün ي و م
16 يُنْفَخُ üfleneceği ن ف خ
17 فِي
18 الصُّورِ Sur’a ص و ر
19 عَالِمُ bilendir ع ل م
20 الْغَيْبِ gizliyi غ ي ب
21 وَالشَّهَادَةِ ve açığı ش ه د
22 وَهُوَ O
23 الْحَكِيمُ hükümdardır ح ك م
24 الْخَبِيرُ herşeyi haber alandır خ ب ر

“Üflendiğinde ses çıkaran boynuz biçiminde bir boru” diye tanımlanan sûrun benzer açıklamaları hadislerde de geçmektedir. Geleneksel İslâmî inanca göre dört büyük melekten biri olan İsrâfil, sûr adı verilen ve çok güçlü ses çıkaran boruyu iki defa üfleyecek, ilk üflemede kâinattaki bütün canlılar ölecek, ikinci üflemede ise canlılar tekrar dirilecektir. Âhiretle ilgili diğer haberler gibi sûr hakkındaki bilgiler de insan aklının kapasitesini aşan, naslarda nasıl bildirilmişse öylece inanılması gereken hususlardır. Ancak sûru, sûretin çoğulu olarak suver şeklinde okuyanlar da vardır. Buna göre âyetin mânası şöyledir: Sûretlere (ölülerin bedenlerine ruhları veya hayatları) üfleyeceği günde hükümranlık Allah’ındır (Râzî, XIII, 33

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 427-428

نفخ Nefeha: نَفْخٌ sözcüğü bir şeyin içine hava üflemektir. Kuran-ı Kerim’de ilk yaratılışta ruhun üfürülmesinde kullanılan fiilde bu köktendir.(Hicr, 15/29) (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)  Türkçede kullanılan şekli nefhadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

صور Savera: صُورَة Kendisi aracılığı ile maddi varlıkların biçimlerinin zihne nakşedildiği biçim, şekil ya da formdur. Sûret iki çeşittir: Birincisi; duyularla algılanan sûrettir ki bunu herkes idrak eder. ikincisi; akılla idrâk edilen sûrettir. Bunu âvâm olanlar değil yalnızca havâs olanlar algılayabilir. insana özgü olan akıl, tefekkür, düşünme sûreti gibi.. (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 19 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sûret, surat, tasvir, tasavvur ve Sûr’dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. السَّمٰوَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

الْاَرْضَ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. بِالْحَقّ  car mecruru  خَلَقَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık/bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ قَوْلُهُ الْحَقُّۜ 


وَ  atıf harfidir. Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup mahallen mansubdur. يَقُولُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli,  كُنْ فَيَكُونُ ’dur.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

كُنْ  tam fiil olup sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

فَ  harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. 

يَكُونُ  tam fiil olup damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.

قَوْلُهُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْحَقُّ  kelimesi  قَوْلُهُ ‘nun sıfatı olup damme ile merfûdur. Veya mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.

 

وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِۜ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمُلْكُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. يَوْمَ  zaman zarfı,  يَوْمَ يَقُولُ ’den bedeldir. يُنْفَخُ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُنْفَخُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. فِي الصُّورِ  car mecruru naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  

عَالِمُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو  şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  الشَّهَادَةِ  atıf harfi  وَ ’la  الْغَيْبِ’ye matuftur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَالِمُ  kelimesi, sülâsi mücerredi  علم olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْحَك۪يمُ  haber olup damme ile merfûdur. الْخَب۪يرُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  

الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede her iki rüknun de marife olması kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  هُوَ  maksûr/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Yani o yeri ve göğü yaratandır, başkası değil. 

Hakîki kasrdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Haber konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقّ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder.(Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak, tazim ve gelen habere dikkat çekmek içindir.

بِالْحَقّ  car mecruru  خَلَقَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

بِالْحَقّ  sözündeki  بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

السَّمٰوَاتِ ’a tezat nedeniyle atfedilen  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.  

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

خَلَقَ - الْحَقّ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 وَيَوْمَ يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ قَوْلُهُ الْحَقُّۜ 

 

وَ , atıf harfidir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faideî haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

Zaman zarfı  يَوْمَ , mahzuf habere mütealliktir. قَوْلُهُ الْحَقُّۜ  muahhar mübtedadır. 

قَوْلُهُ الْحَقُّۜ  ifadesinde kasr vardır. Yani O’nun sözü kamil bir hak ifade eder demektir. Çünkü başkalarının sözleri, çok fazla hakikat içerse de, hataya açıktır ve hataya tabi olmayan her şey, Allah tarafından ilham edilmiş veya O'nun akıl ve isabetli olma lütfundan esinlenmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan  يَقُولُ كُنْ فَيَكُونُۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كُنْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَيَكُونُ  cümlesine dahil olan  فَ  sebebi müsebebe bağlayan rabıtadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasındaki  يَكُونُ  ve emir sıygasındaki  كُنْ  fiilleri, tam fiildir. 

كُنْ فَيَكُونُ  cümlesinde îcaz-ı kısar sanatı vardır. Bu; az sözle çok mana ifade etmek demektir. Yani, lafzen bir hazf olmamakla beraber kısa, tam bir cümleyle çok mana ifade etmek demektir.

كُنْ - يَكُونُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsnedün ileyh olan  قَوْلُهُ  veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafette Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  قَوْلُ  şan ve şeref kazanmıştır.

قَوْلُهُ  için sıfat olan   الْحَقُّۜ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

الْحَقُّۜ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَقُولُ - قَوْلُهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu istînâf cümlesi, bize beyan ediyor ki Allah’ın gökleri ve yeri yaratması, bir maddeye ve bir müddete bağlı değildir. Bu yaratma, başka hiçbir şeye bağlı olmaksızın sırf tekvini emirle tamamlanmış olur. Ve zamanın belli bir bölümünde yaratılmışların fert fert her birine taalluk eden emir, bir gerçektir ve bir takım hikmetler içerir. Nelere, hangi şeylere “ol!” denilmiştir? Bu açık olduğu için zikredilmemiştir. Burada  كُنْ [ol!] kelimesinden maksat, ya gerçektir ya da temsilidir.

Meşhur olan görüş budur. Yani Allah’ın emrinin, eşyadan yaratmak istediği şeye taalluk ettiği an haktır; hak olduğuna kanıt vardır ve o hak olarak bilinmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَلَهُ الْمُلْكُ يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِۜ

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.

لَهُ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْمُلْك , muahhar mübtedadır. 

Car mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.  لَهُ  mevsûf/maksûrun aleyh,  الْمُلْكُ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. ((Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

الْمُلْكُ , masdar vezninde gelerek bütün cinslere işaretle mübalağa ifade etmiştir. 

Önceki cümledeki  وَيَوْمَ ’den bedel olan zaman zarfı  يَوْمُ ‘nun muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrur olan  يُنْفَخُ فِي الصُّورِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

يُنْفَخُ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Hükümranlık, her zaman Allah’a mahsus olduğu halde burada özellikle sûr’a üfürüldüğü güne tahsis edilmiş olması, o gün mülkiyete ilişkin bütün dünyevî veya mecazî ilgilerin kesilmesinden, mülk ve tasarrufun tamamen Allah’a mahsus ve münhasır olmasındandır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

 

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ

 

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ  cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَالِمُ keimesi, takdiri هو  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Mahzufla birlikte cümle sübut ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin izafetle gelmesi veciz anlatım kastına matuftur. 

وَالشَّهَادَةِۜ  tezat sebebiyle, الْغَيْبِ ‘ye atfedilmiştir. Bu iki kelime ve  عَالِمُ - الْغَيْبِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الشَّهَادَةِۜ - عَالِمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْغَيْبِ  ve  الشَّهَادَةِۜ  kelimelerindeki  ال  takısı, istiğrak manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetin son cümlesi olan  وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ  atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâda kemâl derecede olduğunu da ifade eder.

Haber olan iki vasfın aralarında وَ  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.

الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf  sanatıdır.

الْحَك۪يمُ - الْخَب۪يرُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan, sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı, bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

الخَبِيرُ  kelimesi bilmek manasındaki müteaddi olan  خَبَرَ  fiilinden mübalağalı ism-i faildir.

Açık ve gizli bilgiyi birarada ifade eden bir kelimedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bildiği ve denediği zaman, bu konuyu bildi manasında  خَبَرَ الأمْرَ  denir.  الخَبَرِ  kelimesinden müştak olması, bir şey biliniyorsa ondan bahsetmek mümkün olduğu içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/18)

Günün Mesajı
Allah Teala buraya kadar iman esasları üzerinde yoğunlaşmış, açık ve gözle görülür gerçekleri gözler önüne sererek Allah'ın varlığını, birliğini, mutlak hakimiyetini ve ahireti nazara vermiştir. Bundan sonra da rasullerin en büyüklerinden tevhid hakikatinin en büyük kahramanlarından put kıranların en önde gelenlerinden olan Hz İbrahim'in hayatından kesitler sunmaya başlayacaktır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan gözünü hedeften ayırmadan yolunda ilerlerken, karşısına çıkan engelleri kendinden emin atlatır. Gün gelir bir an gözleri hedeften şaşar ve normalde onu düşürmeyecek bir taşa takılarak yüzüstü düşer. Daha önce dikkatini vermediği her detay aklını çeler. Tekrar kalkma ihtimali yokmuş gibi öylece kalır.

Sanki; suyun altında nefesini tutuyormuş gibi daha önce aldığı nefeslerin özlemini çeker. Güneş bir daha gelmeyecekmiş gibi bulutların kararttığı gökyüzüne umutsuzca bakar. Boyunu aşan uçsuz bucaksız karların arasında sıkışıp kalmış gibi gözlerini ısıtacak bahar renklerini arar.

“Sanki hayatın ortasından başlamış tecrübesiz bir çocuk gibiyim.” Güler bu düşüncesine. Geçtiği yollara başını çevirip bakar ve tekrar güler keyifle. Derinlerden davulun ritmine uyarak şarkısını söyleyen bir kuşun sesini duyar. Başını kaldırıp sesin sahibini ararken hedefle gözgöze gelir. İç dünyasında buz tutmuş yerlerin çözülüp ılık ılık aktığını hisseder. Gönlü, zihni coşar. Cama çarpıp düşen bir kuş gibi bedenini yoklar ve yavaşça ayağa kalkar.

Derin bir nefes alır. Bulutların arasından göz kırpan güneşi farkeder. Hızla eriyen karların altında gizlenmiş yeşilliği görür ve üzerinde dans eden ışıklarla karın güzelliğini idrak eder.

Mırıldanır. “Yaşanan her zorluk kolaylıktaki lezzeti keşfetmeye vesile olur. Yolun daralması genişleyeceğinin habercisidir. Gündüz vakti bulutlardan göremesen bile, o güneşin orada olduğunu bildiğin gibi, sıkıntıların ardında sana kavuşmayı bekleyen rahmetin varlığından emin ol. Kavuştukların, zamanın da yardımıyla yokluklarında hissettiklerini unuttururcasına anılarını yumuşatır. Yaşanan hiçbir an, boş değildir. İstenmeyen yokluk, beklenen varlığın değerini bilmeyi öğretir. Gerçekten yaşanan hiçbir an boş değildir. Bildiğin, bilmediğin sebeplerin arasından farkettiklerinle doldur ceplerini, sebepleri yaratan, senin için en hayırlısını bilen Rabbine güvenerek ve hamd ederek.”

 

Amin.

***

Belki de bir mü’min için dünya hayatı, yaz tatili olmayan bir okul dönemi gibi düşünülmelidir. Kimi derslerin sonu gelmezken, kimi dersleri çabucak biter. Sıra arkadaşının uyumuna göre okul hayatı zorlaşır ya da kolaylaşır, bazen de not ortalaması düşer ya da yükselir. Okula giden bir çocuğun ya da gencin, kendisi ve ebeveynleri; derslerine önem verilmesi ve sınavlarına çalışılması gerektiğini bilir. Okul dışında çeşitli sıkıntılar yaşandığı zamanlarda da okul başarısını desteklemek adına çeşitli yöntemlere başvurulur. Mezun olduğu zaman ise bitip giden yıllara şaşılır.

Talep ettiği ilimde başarıyı yakalamak isteyen bir öğrenci, eğleneceği ve ciddileşeceği zamanları belirlemeyi iyi bilmelidir. Doğru niyetleri taşıması, doğru kitapları okuması, doğru arkadaşlıklar kurması, doğru miktarlarda çalışması yani kısacası doğru seçimler yapması önemlidir. Her dersin başına oturmak için hazır hissetmeyi beklemesi ya da boş zamanlarını sırf eğlenceye harcaması hata olur. Zira, günler tükenir ve birden yarın çalışırım dediği sınav sabahına uyanır. Hayatı okuldan ibaret olan biri, sadece teneffüslere önem verip, derslerde eğlenirse, kaybeder.

Geçici dünya hayatının, geçici nimetlerine aşırı derecede önem verirken; dini ve Allah’a itaati alaya alanların ya da küçümseyenlerin hali serserilik yapmak dışında, okuldan hiçbir şey kazanamayanların haline benzer. İş veya okul hayatındaki başarı uğruna namaz kılacak vaktinin olmadığını söyleyenin hali de böyledir. Ancak şöyle bir gerçek vardır: insanın sevdikleri ya da değer verdikleri ya da açlık, tuvalet gibi fiziksel ihtiyaçları için ayıracak zamanı vardır. Allah’a itaat ise hakiki ihtiyaç halidir. Hayatın merkez noktasıdır. Bu düşünceyle yaşanmayan hayatların sonu ise karanlıktır. 

Ey Allahım! Bize, Senin yolunda doğru şekilde kalmamız, rızanı kazanmamız ve imanımızı korumamız için ihtiyacımız olan ilimleri ver. Geçici hevesler ve nimetler uğruna kalıcı olanlardan taviz verme cahilliğinden koru ve kurtar. Sana itaat etmek yerine, kendisini dünyalık bahanelerle oyaladıktan sonra kaybedenlere benzemekten muhafaza buyur. Bulunduğu zaman ve mekanlarda, neye önem vermesi ya da vermemesi gerektiği konusunda doğru seçimler yapanlardan ve her an Sana kul olmak için dünyada yaşadığını bilenlerden eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji