وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ٥٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تَطْرُدِ | kovma |
|
| 3 | الَّذِينَ | kimseleri |
|
| 4 | يَدْعُونَ | yalvaranları |
|
| 5 | رَبَّهُمْ | Rablerine |
|
| 6 | بِالْغَدَاةِ | sabah |
|
| 7 | وَالْعَشِيِّ | ve akşam |
|
| 8 | يُرِيدُونَ | isteyerek |
|
| 9 | وَجْهَهُ | O’nun rızasını |
|
| 10 | مَا | yoktur |
|
| 11 | عَلَيْكَ | sana |
|
| 12 | مِنْ | -ndan |
|
| 13 | حِسَابِهِمْ | onların hesabı- |
|
| 14 | مِنْ | hiçbir |
|
| 15 | شَيْءٍ | şey (sorumluluk) |
|
| 16 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 17 | مِنْ | -dan |
|
| 18 | حِسَابِكَ | senin hesabın- |
|
| 19 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 20 | مِنْ | hiçbir |
|
| 21 | شَيْءٍ | şey (sorumluk) |
|
| 22 | فَتَطْرُدَهُمْ | onları kovup da |
|
| 23 | فَتَكُونَ | olasın |
|
| 24 | مِنَ | -den |
|
| 25 | الظَّالِمِينَ | zalimler- |
|
Bu âyetin işaret ettiği bir olayla ilgili olarak Müslim’in Sahîh’i (“Fezâilü’s-sahâbe”, 45-46) ve diğer bazı hadis kaynaklarında yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber’in, Abdullah b. Mes‘ûd, Bilâl-i Habeşî, Ammâr b. Yâsir gibi bazı yoksul ve kimsesiz sahâbîlerin de bulunduğu bir toplulukla birlikte olduğu bir sırada müşriklerin ileri gelenleri Hz. Muhammed’le görüşmek istediklerini, ancak bunun için yanındaki müslümanları oradan uzaklaştırması gerektiğini, zira kölelerle ve yoksullarla bir arada bulunmayı kendilerine yakıştıramadıklarını bildirmişlerdi. Resûlullah “Ben müminleri kovamam” cevabını verince, hiç olmazsa kendileri geldiğinde onların ayakta durmasını istemişler; Hz. Peygamber, belki onlara İslâm’ı kabul ettirebileceği ümidiyle bu son teklifi kabul etmeyi düşünürken kendisini ikaz edip bu düşüncesinden vazgeçiren 52. âyet inmiştir. Ancak müfessirlerin çoğu bu sûrenin, parça parça değil, tamamının bir defada indiğini bildiren haberleri de dikkate alarak, bu âyetin söz konusu olayla ilişkisi olamayacağını ifade etmişlerdir. Âyetin böyle bir olay üzerine indiği kabul edilse bile, bu olayın sadece âyetteki evrensel ahlâkî öğretinin ortaya konması için bir vesile oluşturduğu düşünülmelidir.
“Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur…” cümlesindeki “onlar” zamiriyle müşriklere işaret edildiğini düşünenler olmuşsa da ağırlıklı görüş, bununla yukarıda anılan müslümanların kastedildiği yönündedir. Rivayete göre müşrikler, Hz. Peygamber’in çevresinde toplanan söz konusu kişilerin, aslında –samimi dindarlıklarından değil– barınma imkânı buldukları, yiyip içtikleri için orada toplandıklarını ileri sürmüşlerdi. İşte –bir görüşe göre– âyet-i kerîmede, öyle olsa bile, Resûlullah ile o yoksul müslümanların sorumluluklarının ayrı olduğu, herkesin kendi yapıp ettiklerinin sorumluluğunu yine kendisinin taşıdığı bildirilerek Resûl-i Ekrem’in onlara olan ilgisini sürdürmesi istenmiş, aksi halde haksızlık yapmış olacağı ifade edilmiştir. Başka bir yoruma göre bu insanlar sabah akşam ibadet ve taatle meşgul oldukları için maişetlerini temin edemeyecekler kaygısıyla Hz. Peygamber’in onları –işlerine güçlerine baksınlar diye– meclisinden ayrılmaya zorlamaması istenmiş; onların geçimleriyle ilgili hesabın kendisine ait olmadığına yani ne yiyip ne içeceklerini hesap etmesi gerekmediğine, çünkü herkesin rızkını verenin Allah Teâlâ olduğuna işaret buyurulmuştur (Râzî, XII, 236-237).
Hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın bu âyet, İslâm dininde insanın, mevki, zenginlik ve soyuna göre değil iman zenginliğine, Allah’asaygı ve ruh yüceliğine göre değer taşıdığını ortaya koyması, ayrıca Hz. Peygamber’in yüce ahlâkının Kur’an ilkelerine göre şekillendiğini göstermesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Âyetin sonunda Resûlullah’a sorumluluğu hatırlatıldıktan sonra, kâfirlerin gözünde değersiz olsalar bile, iman ve yaşayışlarıyla Allah nezdinde değerli olan insanlara karşı küçültücü davranışlarda bulunan bir kimsenin, –farzımuhal bu kimse peygamber bile olsa– zalim olarak gösterilmesi son derece ilgi çekicidir. Muhtemelen yukarıda sözü edilen altı kişiden biri olan Habbâb’ın anlattığına göre bu âyetin inmesinden sonra Hz. Peygamber’le yoksul ve kimsesiz müslümanlar arasındaki yakınlık o kadar artmıştır ki meclislerde diz dize oturur olmuşlar; Hz. Peygamber daha önce, bir aradayken yanındakilerin kalkmasını beklemeden kendisi kalkarken bu âyet geldikten sonra incitici olmasın diye daima onların kalkmasını beklemiştir (Zemahşerî, II, 16).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 409-410
Peygamber Efendimiz’in fakir ve kimsesiz müslümanlarla beraber oturup kalkması Mekke’nin kendini begenmis zenginlerinin canını sıkıyordu. Onlara göre fakirler ayrı bir sınıftı . Böyle olduğu için de herkesin kendine denk olanlarla beraber oturup kalkması gerektiğini düşünüyorlardi.
Bu müşrikler bazı konuları görüşmek üzere Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına geldiklerinde, Habbâb İbni Eret, Suheyb-i Rûmî ve Bilâl-i Habeşi gibi kölelerin ve diğer yoksullarin , en azından kendileri gidene kadar dışarı çıkmalarını istediler. Bunun üzerine, yukaridaki âyet-i kerîme nâzil oldu. Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem’ine hitâben, sen o adamlarin dediklerine bakma. Sabah aksam sadece Rablerinin rızasını kazanmak için ibadet edip duran o yoksul, ama samimi müslümanları,kâfirlerin sözüne bakarak yanından kovma. Allah’ın kendilerinden râzı olduğu insanlar bu yoksul ve kimsesiz mü’minlerdir. Sen hep onlarla birlikte olmaya bak. Malına, mülküne güvenip şımaran o adamlari kazanmak pahasına da olsa, fakir müslümanları gücendirme, buyurdu
(Muslim ,Fezailu’s- sahabe 45,46;İbni Mace ,Zuhd 7)
طَرْدٌ Küçümseyerek birini yerinden edip uzaklaştırmaktır. مُطَارَدَة savaşta düşmanların birbirlerini itip kakmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri tard etmek ve istitrattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَطْرُدِ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَدْعُونَ رَبَّهُمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَدْعُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّهُمْ mefûlun bih olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِالْغَدٰوةِ car mecruru يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. الْعَشِيِّ atıf harfi وَ ’la بِالْغَدٰوةِ ‘ye matuftur. يُر۪يدُونَ cümlesi يَدْعُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
يُر۪يدُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَجْهَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. عَلَيْكَ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ حِسَابِهِمْ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ zaid harftir. شَيْءٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ حِسَابِكَ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَلَيْهِمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ zaid harftir. شَيْءٍ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. فَ harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri, ما يكون مؤاخذة فطرد (Suçlanmadı ki kovulsun) şeklindedir.
تَطْرُدَهُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَكُونَ atıf harfi فَ ile تَطْرُدَ fiiline matuftur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ الظَّالِم۪ينَ car mecruru تَكُونَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada sebep fe (فَ)’sinden sonra gelmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … اَنْذِرْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İlk cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl konumundaki cemi müzekker ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûlün ism-i mevsûlle gelmesi bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onları tazim ifade eder.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّهِمْۜ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan هِمْۜ zamirinin aid olduğu kişler, şan ve şeref kazanmıştır.
بِالْغَدٰوةِ ve ona tezat nedeniyle atfedilen وَالْعَشِيِّ car mecrurları يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. Bu kelimeler bütün zamanlardan kinayedir.
يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ cümlesi يَدْعُونَ ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Hal cümlesinin و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s. 273)
وَجْهَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması, وَجْهَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır. Ayrıca bu ifadede tecrîd sanatı vardır.
الْغَدٰوةِ - الْعَشِيِّ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
تَطْرُدِ - يُر۪يدُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
Duanın sabah akşam olduğunun belirtilmesi taksim sanatıdır.
Cümledeki muzâri fiiller hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
بِالْغَدٰوةِ [Sabah] - وَالْعَشِيّ [akşam] kelimelerinin zikredilmesinden maksat devamlılıktır. Bunun anlamının “Sabah ve ikindi namazını kılarlar.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. Ayrıca ُيُر۪يدُونَ وَجْهَهُ (Rabblerinin rızasını dileyerek) sözüyle Allah Teâlâ onları, ibadette samimiyet ile nitelemiştir. Bir şeyin zatı ve gerçek varlığı وَجْهَ kelimesiyle ifade edilir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَجْهَهُ [Onun yüzü] ibaresi istiaredir. Yüz (وَجْهَ) bir şeyin zatı ve kendisi demektir. Ya da burada rızası kelimesi hazfedilmiştir. Îcaz-ı hazif şeklinde bir hükmî mecaz vardır.
Allah Teâlâ’nın rızasını (vechini) dileyerek yalvarmaktan maksat, ihlasla O’na ibadet etmektir. Bu kaydın zikredilmesi, nehyin (kovma) illetini tekid içindir. Zira ihlas, kovmanın zıddı olan ikramın en kuvvetli sebeplerinden biridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ
Beyanî istînâf veya ta’lîliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عَلَيْكَ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid مِنْ harfinin dahil olduğu شَيْءٍ muahhar mübtedadır.
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْكَ , maksurun aleyh/sıfat, شَيْءٍ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Şuarâ/113)
شَيْءٍ ’deki nekrelik kıllet ifade eder. Tekid ifade eden zaid مِنْ harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
مِنْ حِسَابِهِمْ car mecruru شَيْءٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi, tezat sebebiyle makabline atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi ile وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
مَا - مِنْ - حِسَابِكَ - عَلَيْهِمْ - شَيْءٍ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَلَيْكَ حِسَابِهِمْ - حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ kelimeleri arasında akis ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu kelam beş tekid öğesini birarada toplamıştır. Bunlar, beyaniyye olan مِنْ , zaid olan مِنْ , mamulün takdimi, مَا عَلَيْكَ مِنْ حِسَابِهِمْ مِنْ شَيْءٍ kavlinin hasr sıygasıyla gelmesi, وَمَا مِنْ حِسَابِكَ عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْءٍ şeklindeki mukabil olumsuzlukla mananın tekid edilerek tamamlanmasıdır. Çünkü bu mukabil olumsuzluğun zikri lafzî tekide benzer. Bunların hepsi, önerilerine yanıt verme girişimlerinden nihai olarak uzak durması içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Beyitte veya cümlede kelimelerin sırasını değiştirerek tekrarlama sanatına aks denir. Bu sanata kalb diyenler de olmuştur. Bu sanatı tıbâk’a cinâs’a, reddü’l-acüz ale’s-sadr’a dahil edenler de olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedii İlmi)
فَتَطْرُدَهُمْ فَتَكُونَ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تَطْرُدَهُمْ cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesindeki nehiyden kaynaklanan masdara matuftur.
Takdiri; ما يكون مؤاخذة (Suçlama olmaz) olan masdarın hazfı îcaz-ı hazif sanatıdır.
Ayette fiiller muzari sıygada gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin son cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ , nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
لَا تَطْرُدِ - تَطْرُدَهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.