قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ مَا عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ ٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | إِنِّي | elbette ben |
|
| 3 | عَلَىٰ | üzerindeyim |
|
| 4 | بَيِّنَةٍ | açık bir delil |
|
| 5 | مِنْ | -den |
|
| 6 | رَبِّي | Rabbim- |
|
| 7 | وَكَذَّبْتُمْ | siz ise yalanladınız |
|
| 8 | بِهِ | onu |
|
| 9 | مَا | değildir |
|
| 10 | عِنْدِي | benim yanımda |
|
| 11 | مَا | şey (azab) |
|
| 12 | تَسْتَعْجِلُونَ | acele istediğiniz |
|
| 13 | بِهِ | onu |
|
| 14 | إِنِ |
|
|
| 15 | الْحُكْمُ | hüküm vermek |
|
| 16 | إِلَّا | yalnızca |
|
| 17 | لِلَّهِ | Allah’a aittir |
|
| 18 | يَقُصُّ | (O) anlatır |
|
| 19 | الْحَقَّ | gerçeği |
|
| 20 | وَهُوَ | ve O |
|
| 21 | خَيْرُ | en iyisidir |
|
| 22 | الْفَاصِلِينَ | ayırdedenlerin |
|
İlk âyet, bir bakıma, inkârcıların Resûlullah’ı “şair, sihirbaz, mecnun” gibi hiçbir gerçeklik taşımayan ifadelerle itham etmelerine karşı bir cevap teşkil etmekte; onun tebliğlerinin kesin ve apaçık delile (beyyine) dayandığını haber vermektedir. 57-59. âyetlerde, müşriklerin, güya Hz. Peygamber’i zor durumda bırakmak ve âciz olduğunu göstermek için “Eğer iddialarında doğruysan, hadi şu bizi tehdit ettiğin azap ve musibetleri başımıza getir de görelim!” gibi sözler sarfetmelerine karşılık, Resûlullah’ta tanrısal bir güç bulunmadığı, onun böyle bir iddia da taşımadığı, azap ve musibet gibi hususlardaki hükmün yalnız Allah’a ait olduğu bildirilmiştir. Hz. Peygamber’in, Kur’an’daki bu açıklamaları, yani Allah’ın kendisine tanıdığı yetki ve görevin ötesinde ilâhî güçler taşımadığını, gaybı da bilmediğini –kendilerini olduğundan daha kudretli göstermeye çalışan sahte önderlerin aksine– hiçbir komplekse kapılmadan tam bir dürüstlük ve içtenlikle insanlara bildirmesi, onun nübüvvetinin en belirgin delillerinden biridir.
59. âyet, yüce Allah’ın ilminin ne kadar geniş, ne kadar kapsamlı olduğunun çok veciz ve eşsiz ifadelerindendir: Gaybın anahtarları (başka bir kıraate göre gaybın hazineleri) Allah’ın yanındadır (gayb terimi için bk. Bakara 2/3). Burada Allah’ın ilminin, karalar ve denizler gibi en geniş varlık ve olaylardan, düşen bir yaprağa, yerin karanlıklarındaki bir bitki tanesine, kuruluk, yaşlılık vb. keyfiyetler gibi en basit varlık ve olaylara kadar her şeyi kuşatıp kapsadığı, dolayısıyla bütün bunların en yüce, en ince bilgi ve kudretle yaratılıp düzenlendiği ifade buyurulmuştur. Bundan dolayı kelâm bilginleri tarafından söz konusu âyet, bazı düşünürlerin,ilm-i ilâhînin cüz’iyyâtı (değişken varlık ve olayları) kapsamadığı yolundaki iddialarını çürüten en kesin delillerden biri olarak gösterilmiştir. “Apaçık bir kitap” diye çevirdiğimiz “kitâbin mübîn” tamlaması, “hafaza melekleri tarafından tutulan amel defteri”, “levh-i mahfûz” veya “Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi” olarak açıklanmıştır (Zemahşerî, II, 19; İbn Atıyye, II, 300). Râzî son yorumu tercih eder (XIII, 11).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 414-415
قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَلٰى بَيِّنَةٍ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مِنْ رَبّ۪ي car mecruru mahzuf muzâf ile بَيِّنَةٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri; من عند ربي şeklindedir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ cümlesi, mukadder قَدْ ile hal olup mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. كَذَّبْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen mecrurdur. بِه۪ car mecruru كَذَّبْتُمْ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal, “nasıl?” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zül-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır.
Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).
Burada hal mazi fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müspet (olumlu) mazi fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başına “وَقَدْ” gelir. Bazen sadece “و” gelir. Nadiren “و” sız gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, baz, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) كَذَّبْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi كذب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مَا عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ
İsim cümlesidir. مَٓا olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref haberini nasb eder.
عِنْد۪ي mekân zarfı مَا ’nın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَسْتَعْجِلُونَ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru تَسْتَعْجِلُونَ fiiline mütealliktir.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. الْحُكْمُ mübteda olup damme ile merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. لِلّٰهِ car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.
تَسْتَعْجِلُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. İstif’âl babındandır. Sülâsisi, عجل ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ
Fiil cümlesidir. يَقُصُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْحَقَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَقُصُّ الْحَقَّ cümlesi, lafza-i celâlin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْفَاصِل۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Burada hal muzari fiil cümlesi olarak gelmiştir. Hal müsbet (olumlu) muzari fiil cümlesi olarak geldiğinde umumiyetle başında “و ” gelmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَاصِل۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi فصل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرُ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir.
İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ emrinin tekrarı, delille susturmak ve konunun önemini belirtmek içindir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قُلْ emrinin tekrarı; önce geçen قُلْ أرَأيْتَكم إنْ أتاكم عَذابُ اللَّهِ أوْ أتَتْكُمُ السّاعَةُ şeklindeki 40. ayette açıklaması yapılan işin öneminden dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümle tekid harfiyle tekid edilmiştir. Çünkü onlar resulun Rablerinden bir delil üzere olduklarını inkâr ediyorlardı. مِنْ ibtidaiyye içindir. Yani ‘’Rabbimden bana gelen delil’’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى بَيِّنَةٍ car- mecruru اِنّ۪ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
بَيِّنَةٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
مِنْ رَبّ۪ي car-mecruru, بَيِّنَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
عَلٰى بَيِّنَةٍ ifadesinde tebeî istiare sanatı vardır. عَلٰى harfinde, bir şeyi ihata etmek, tamamen kaplamak manası vardır. Beyyinelerle sıkı irtibat, maddi bir şeyi kavramaya benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
بَيِّنَةٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
البَيِّنَةُ kelimesinden muradın Kur’an olması caizdir. عَلى harfi mülazemet alakasıyla mecazı mürsel olarak kullanılmıştır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Yani Kuran’ın getirdiği şeye muhalefet etmem, demektir. البَيِّنَةُ kelimesi aslında بَيِّنٍ kelimesinin müennesidir. Yani açıklamaktır. Aslında sıfattır ve bilindiği için mevsuf mahzuftur. دَلالَةٌ بَيِّنَةٌ veya حُجَّةٌ بَيِّنَةٌ şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ي izafetinde Rab isminin Hz.Peygamber'e (s.a.v) ait zamire muzâf olması, Hz.Peygamber'in muhataplarına, Rabbin onlar üzerindeki ihsan ve rububiyetini hatırlatma manasının yanında Hz. Peygamber'e (s.a.v) şan ve şeref kazandırmıştır.
Bu kelamda "Rab" unvanının Resûlüllah'ın (s.a.v) yerini tutan zamire izafe edilmesi, apaçık teşrif ve mertebenin yüksekliğini ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَ ’la gelen وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ cümlesi, قَدْ takdiriyle haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
كَذَّبْتُمْ kelimesi fiilin manasının mef’ûle yapışık olduğunu tekid etmek için بِ harf-i ceri ile ta’diye edilmiştir. Bu kelime bu harfle birlikte geldiğinde kuvvetli bir inkara delalet eder. Belki de tasdik sebebi sayılacak bir delil için kullanılır. Kişiyi yalanlamak için bi harfi gelmez.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t - Tenvîr)
مَا عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ
Cümle, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. عِنْد۪ي mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘ nın sılası olan تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada zarf olan müsnedin takdimi kasr-ı kalp ifade eder. Çünkü Peygamberin (s.a.v) onlara olan tehditlerinin, kendi gücü dahilinde olduğunu vehmetmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. مَا عِنْد۪ي , maksurun aleyh/sıfat, مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani müsnedün ileyhin, takdîm edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Bu istinaf cümlesi, onların kendi yalanlarını, hatalarını ortaya koyar, bu da, Kur’an'da vaad edilen ve onların acele gelmesini istedikleri azabın gerçekleşmemesidir. Nitekim onlar, istihza yoluyla veya kendi batıl iddialarına göre şöyle diyorlardı:" Eğer doğru sözlüler (sadıklar) iseniz bu vadedilen azap ne zaman?" (Sebe' 34/29) (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
عِنْد۪ي ifadesi ما بِيَدِي كَذا (Bu iş benim kudretimde değil) manasındadır. العِنْدِيَّةُ burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Mana; ben alîm ve kadîr değilim şeklindedir. Yani ‘’İlah değilim ama gönderilmiş bir elçiyim. Gönderildiğim şeyin arkasında duruyorum’’ demektir. Aslında عِنْد۪ yakın mekân için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. وعِنْدَهُ مَفاتِحُ الغَيْبِ (Enâm/59) cümlesi de bunun gibidir. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. وعِنْدَهُ عِلْمُ السّاعَةِ (Zuhruf/85) ve وعِنْدَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ (İbrahim/46) ayetleri bu manadadır. ما تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ sözünden maksat onların tehdit edildiği azaptır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِ harf-i ceri burada tadiye içindir. مَا عِنْد۪ي sözü delalet ettiği için mef’ûl burada mahzuftur. Takdiri; تَسْتَعْجِلُونَنِي بِهِ (Beni acele ettirdiğiniz şey) şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ
Ta’lîl hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Kasr üslubuyla tekid edilmiş menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazîf sanatı vardır. لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir.
اِنِ ve اِلَّٓا ile oluşan kasr, mübteda ve haber arasındadır. Kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
يَقُصُّ الْحَقَّ cümlesi, lafza-i celâlin müekked halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)
Tekit edici halin başına و gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada و olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)
Hal cümlesine matuf olan وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
الْفَاصِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Müsned az sözle çok anlam ifade eden izafet şeklinde gelmiştir.
Cenab-ı Allah, "Hüküm ancak Allah'a aittir" buyurmuştur. Bu, genel bir ifade olup, her türlü hükmü içine almaktadır. Burada, "onların başına gelecek azabı geciktirme hususundaki hüküm ve tasarruf ancak Allah'a aittir" manası kastedilmiştir. Ayetteki يَقُصُّ الْحَقَّ "O, hakkı haber verir" ifadesi, "Allah, tehir etme ve acele verme hususundaki her hükmünde, hak olanı yapar" demektir. "O, ayırt edenlerin yani hükmedenlerin, en hayırlısıdır." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Alimlerimiz, "Hüküm ancak Allah'a aittir" ayetini, kulun, Allah'ın takdir ve hükmettiği şeyler dışında hiç bir şeye kadir olamayacağına delil getirmişlerdir. Bundan dolayı Allah Teâlâ takdir ve hükmetmediği müddetçe, kuldan inkâr sadır olmaz. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın, "Hüküm ancak Allah'a aittir" ayetidir. Çünkü bu söz, hasr manasını ifade eder. Zira bu, "Allah'dan başka hiç kimse için hüküm söz konusu değildir" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)