A'râf Sûresi 146. Ayet

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ  ١٤٦

Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen) yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 سَأَصْرِفُ uzaklaştıracağım ص ر ف
2 عَنْ -den
3 ايَاتِيَ ayetlerim- ا ي ي
4 الَّذِينَ kimseleri
5 يَتَكَبَّرُونَ büyüklenenleri ك ب ر
6 فِي
7 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
8 بِغَيْرِ olmaksızın غ ي ر
9 الْحَقِّ hak ح ق ق
10 وَإِنْ ve eğer
11 يَرَوْا onlar görseler ر ا ي
12 كُلَّ her ك ل ل
13 ايَةٍ ayeti ا ي ي
14 لَا
15 يُؤْمِنُوا yine inanmazlar ا م ن
16 بِهَا ona
17 وَإِنْ ve eğer
18 يَرَوْا görseler ر ا ي
19 سَبِيلَ yolu س ب ل
20 الرُّشْدِ doğru ر ش د
21 لَا
22 يَتَّخِذُوهُ onu edinmezler ا خ ذ
23 سَبِيلًا yol س ب ل
24 وَإِنْ ama eğer
25 يَرَوْا görseler ر ا ي
26 سَبِيلَ yolunu س ب ل
27 الْغَيِّ azgınlık غ و ي
28 يَتَّخِذُوهُ onu edinirler ا خ ذ
29 سَبِيلًا yol س ب ل
30 ذَٰلِكَ öyle
31 بِأَنَّهُمْ çünkü onlar
32 كَذَّبُوا yalanladılar ك ذ ب
33 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
34 وَكَانُوا ve oldular ك و ن
35 عَنْهَا onları
36 غَافِلِينَ umursamaz غ ف ل
 

Bir görüşe göre bu iki âyet (son cümle hariç), yüce Allah’ın Hz. Mûsâ’ya yukarıdaki hitabının devamıdır. Buna göre ilkindeki “âyetler”den maksat Mûsâ şeriatı, “arz”dan maksat Diyârışam, “arzda haksız yere böbürlenenler” de bu ülkede yaşayan Amâlika ve diğer kavimlerdir. 

 Âyetteki bilgiye göre söz konusu topluluklar, gaflet ve dalâlete boğulmuş bir vaziyette Allah’ın âyetlerini yalanladıkları için hiçbir mûcizeye inanmaz, doğru yolu reddeder, fakat azgınlık yolunu kolaylıkla benimserlerdi; böylece onlar fıtrattan ve haktan sapmış bir topluluk idi. Bu toplumda böyle bir inkâr, fenalık, kibir ve gafletin hâkim olması sebebiyle yüce Allah, değişmez yasaları uyarınca, onları âyetlerinin doğruluğunu kavrayıp benimsemekten de mahrum bırakmıştır. İnsan, iyi niyetli olur, hayır ve hakikat sevgisi taşır, bu yolda çaba harcarsa Allah da ona hayır ve hakikatin yollarını açar (Ankebût 29/69); aksine, kötü niyetli olur, kibir ve gurura kapılarak yanlış inançlarını ve kötü gidişatını inatla sürdürme gafletini gösterirse Allah da onu “âyetler”inden uzaklaştırır, iman edip halini düzeltmekten mahrum bırakır. Kur’an’ın birçok yerinde olduğu gibi burada da kibir ve inadı yüzünden “doğru yol”u seçmekten imtina edip “azgınlık yolu”nda ısrar eden kişi ve toplumların hidayetten yoksun bırakılmalarının ilâhî bir kanun olduğu vurgulanmıştır. 

Başka bir yoruma göre bu iki âyet, Mûsâ’nın faaliyetlerini anlatan bölüm içinde, Mekke toplumuyla ilgili bir “mu‘tarıza” yani ara açıklamadır. Buna göre, bir önceki âyette fâsıklardan söz edilmişken, bu arada, Arap müşriklerinin doğru yolu reddedip azgınlık yolunu tercih eden kibirli ve inatçı tutumları hatırlatılarak, onların da aynı fâsıklar zümresinin bir parçası oldukları anlatılmıştır (İbn Âşûr, XI, 103-104).

 İlk âyetteki “doğruluk yolu” (sebîle’r-rüşd), Kur’an’da sık sık iman ve sâlih amel kavramlarıyla özetlenen bütün iyilik ve güzellikleri; “azgınlık yolu” (sebîle’l-gayy) ise, başta inkârcılık, putperestlik ve münafıklık olmak üzere, bütün dalâlet, fesad ve şer çeşitlerini kapsamaktadır. Buna göre fıtratları dejenere olmamış kişiler ve toplumlar, bazı yanılgılar içinde olsalar bile, inanç ve yaşayışta doğru yolun ne olduğu kendilerine anlatıldığında, kibre kapılıp inatlaşmadan, anlatılanlar üzerinde düşünür taşınır, gerçeği kabul ederler. Buna mukabil ilkel duyguları, tutkuları ve çıkarları basîretlerini, vicdanlarının sesini bastırmış olanlar ise kör bir inkâr ve red psikolojisiyle doğrulara ve iyilere karşı çıkar, bu gerçekleri kendilerine bildiren Allah’ın âyetlerini ve yaptıklarının karşılığını bulacakları âhiret hakkındaki haberleri yalanlayıp inkâr ederler.

 

 Bu iki âyette, Kur’an’ın mahkûm ettiği bir toplumun temel özelliklerini görmek mümkündür. Bu özellikler, üzerinde düşünülmesi gereken tebliğler konusunda tekebbüre kapılmak, bunun sonucu olarak âyetlere yani ne kadar güçlü olursa olsun delillere inanmamak, doğru yolu reddetmek, azgınlık yoluna sımsıkı sarılmak, Allah’ın âyetlerini yalanlamak, sürekli gaflet halinde bulunmak yani aklı ve zihni kullanmaktan ısrarla kaçınmak, hesapların görüleceği “âhiret buluşması”nı inkâr etmek şeklinde özetlenebilir. İnkârcıların, bütün bu kötü hallerinin bir sonucu olarak, dıştan bakıldığında iyi ve yararlı görünenleri de dahil olmak üzere, bütün amelleri, faaliyetleri tamamen boşa gidecek, âkıbetleri dünyada da âhirette de hüsran olacaktır; bu, onlar için bir haksızlık değil, yalnızca yapıp ettiklerinin karşılığıdır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 589-590

 

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ

 

Fiil cümlesidir. Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. اَصْرِفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. عَنْ اٰيَاتِيَ  car mecruru  سَاَصْرِفُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ی  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَكَبَّرُونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَتَكَبَّرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يَتَكَبَّرُونَ  fiiline mütealliktir. بِغَيْرِ  car mecruru  يَتَكَبَّرُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. الْحَقِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

تَذَكَّرُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ذكر ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ 


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَرَوْا  şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir.  كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  اٰيَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهَا  car mecruru  يُؤْمِنُوا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  يَرَوْا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الرُّشْدِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ  cümlesi şartın cevabıdır.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّخِذُوهُ  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  سَب۪يلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُوا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَتَّخِذُوهُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dır.

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 


 وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۜ


وَ  atıf harfidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَرَوْا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. سَب۪يلَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ  cümlesi şartın cevabıdır.

يَتَّخِذُوهُ  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَب۪يلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.


ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذَ ٰ⁠لِكَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur.  بِ  harf-i ceri, sebebiyyedir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  كَذَّبُوا  cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olup mahallen merfûdur.

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. عَنْهَا  car mecruru  غَافِل۪ينَ  ’ye mütealliktir. غَافِل۪ينَ  kelimesi  كَانُوا ‘nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Tekid (takip ve pekiştirme) harfidir. İsim cümlesine kattığı anlam bakımından اِنَّ  ile aynıdır. Şunu söylemek mümkündür: Cümle başında daima  اِنَّ  kullanılırken, cümle ortasında  اَنَّ  kullanılır. أَنَّ  iki cümleyi birbirine bağlamada kullanıldığında “muhakkak, gerçekten, kuşkusuz…” gibi anlamlarla beraber “-ki, -eceği, -eceğini, …dığı, …dığında, … olduğu” gibi manalar verir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

غَافِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  غفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

سَاَصْرِفُ عَنْ اٰيَاتِيَ الَّذ۪ينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ

 

İstînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. İlk cümlesi, istikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Bu cümle, gizli bir sualin cevabı mahiyetindedir. Bu sual, onların Şam toprağına duhulü vadinden doğar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. سَاَصْرِفُ  fiiline müteallik olan car-mecrur  عَنْ اٰيَاتِيَ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  الَّذ۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir

Veciz ifade kastına matuf  اٰيَاتِيَ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait mütekellim zamirine muzâf olan اٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

سَاَصْرِفُ  fiilinin mef’ûlu konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  يَتَكَبَّرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mevsûl, sonraki habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir için gelmiştir.

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle yeryüzü, mazruf mesabesinde konmuştur. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır.  Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzü, girilebilen bir mekana benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır.

بِغَيْرِ  car mecruru  يَتَكَبَّرُونَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Car mecrurun mef’ûle takdim edilmesi ayetlerin önemi dolayısıyladır. Çünkü mef’ûlden sonra zikredilmesi asıldır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

س  lafzı ile dünyada gerçekleşecek olayları,  سوف  lafzı ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

Ayetlerden maksat, Tevrat levhalarında yazılı öğütlerle hükümler ya da bunların yanında gösterilmesi vadedilen ayetlerle beraber bütün kâinat ayetleridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetlerden yüz çevirenler, ism-i mevsûlle marife şeklinde gelmiştir. Böylece sılada yüz çevirmenin sebebine ima edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kibirlenenlerin bu ayetlerden uzak tutulması, kalplerinin mühürlenmesi anlamındadır. Öyle ki onlar, içinde bulundukları kibir ve zorbalıkta ısrar etmeleri sebebiyle artık bu ayetler üzerinde düşünerek onlardan ibret almaz olmuşlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بِغَيْرِ الْحَقّ [Haksız yere] ifadesinde iki ihtimal söz konusudur. İlkine göre “Hakları olmadığı halde kibirleniyorlar.” anlamında hal olabilir; zira haklı olarak kibirlenmek, kibir hakkına sahip olmak Allah’a mahsustur. Diğerine göre ise tekebbür fiilinin ilişiği olup “Hak olmayan bir şeyle, yani sahip oldukları dinleriyle kibirleniyorlar.” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl; Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَاۚ وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۚ

 

Şart üslubundaki terkip atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart cümlesi olan  اِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اٰيَةٍ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  لَا يُؤْمِنُوا بِهَا  , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayetten murad ya indirilen ayetlerdir; buna göre ayetleri görmekten maksat, dinlemek suretiyle müşahede etmektir ya da onları ve mucizeleri kapsayan genel bir manadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Aynı üslupla gelen  وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Müspet muzari fiil sıygasındaki  اِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ  cümlesi, şarttır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلَ الرُّشْدِ  izafeti, muzafı tazim ifade eder.

سَب۪يلَ الرُّشْدِ  ifadesinde istiare vardır. Doğru yol yani Allah’ın dini manasında kullanılmıştır.  سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

سَب۪يلًا ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.


  وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاًۜ

 

Atıfla gelen cümle, önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur. 

Müspet muzari fiil sıygasındaki  اِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ  cümlesi, şarttır. 

Veciz ifade kastı taşıyan  سَب۪يلَ الْغَيِّ  izafeti, muzâfı tahkir içindir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

يَتَّخِذُوهُ -  لَا يَتَّخِذُوهُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَب۪يلاً ’deki nekrelik, nev ve tahkir ifade eder.

الْغَيِّ - الرُّشْدِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  cümlesi ile  وَاِنْ يَرَوْا سَب۪يلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَب۪يلاً  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

سَب۪يلَ الْغَيِّ  ifadesinde istiare vardır. Günah ve sapıklık yolu, kâfirlerin dini manasında kullanılmıştır.  سَبِیلِ  kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstear leh) hazfedilmiş, müşebbehün bih (müstear minh) olan yol zikredilmiştir. 

سَب۪يلَ - اِنْ يَرَوْا - يَتَّخِذُوهُ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَب۪يلَ الرُّشْدِ, hidayet, din-i hak yolu ve ilim ile amelde doğruluk demektir. سَب۪يلَ الغي  ise bunun zıddıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ

 

Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

İstînafi beyaniyyedir. Çünkü onlar hakkında verilen bu bilgiler bir suali harekete geçirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular ve ona tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle müşarün ileyhin mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfi ile  ذَ ٰ⁠لِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اَنَّ ‘nin haberi olan  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır.  تفعيل  babının en yaygın anlamı teksirdir. 

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

بِاٰيَاتِنَا - اٰيَةٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmenin en büyük sebebi kibirdir.

Ayetten murad ya indirilen ayetler ya da şahit oldukları mucizelerdir. Umumi bir lafız olarak gelmiştir.

ذٰلِكَ  ref ya da nasb mahallinde olup “Ayetlerimizden bu şekilde men edilmeleri, yalanlamaları sebebiyledir.” ya da “Allah onları işbu sebeple böyle men etmiştir.” […  ذٰلِكَ الْسصرِف  …] anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

بِاَنَّهُمْ ‘deki  بِ, sebebiyyedir. Yani kibirleri, iman etmemeleri, sapkınlık yoluna tabi olmaları ve doğru yoldan ayrılmalarının sebebi; ayetleri tekzib etmeleridir. Cümle, kibrin ve buna atfedilen ve ayetlerden yüz çevirmenin sebebi olan diğer vasıfların sebebini beyan etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İçlerindeki eski, köklü olan tekzip vasfını ifade etmek için müsned mazi fiil olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberine atfedilmiştir. 

Nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  عَنْهَا , ihtimam için, amili olan  غَافِل۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

كان ’nin haberi olan  غَافِل۪ينَ , ism-i fail kalıbında gelerek durumun sübutuna ve devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Gaflet, kasıtlı veya kasıtsız olarak akıl ve zihnin bir şeyi düşünmekten uzaklaşmasıdır. Kur’an’da çoğunlukla kasıtlı olarak yüz çevirme ve meşguliyet manasında kullanılır. Kasıtlı olduğu takdirde sorumluluk ve ceza gerektirdiği için mezmumdur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetlerden gaflette olmaktan maksat, onlar hakkında düşünmemektir. Bir şeyden yüz çevireni o şeyden gaflet edene benzetmek için ayetleri düşünmemek onlardan gaflet etmekle ifade edilmiştir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)