A'râf Sûresi 164. Ayet

وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ  ١٦٤

Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)” demişlerdi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ artık
2 قَالَتْ dedi ق و ل
3 أُمَّةٌ bir topluluk ا م م
4 مِنْهُمْ içlerinden
5 لِمَ niçin?
6 تَعِظُونَ öğüt veriyorsunuz و ع ظ
7 قَوْمًا bir kavme ق و م
8 اللَّهُ Allah’ın
9 مُهْلِكُهُمْ helak edeceği ه ل ك
10 أَوْ yahut
11 مُعَذِّبُهُمْ azabedeceği ع ذ ب
12 عَذَابًا bir azapla ع ذ ب
13 شَدِيدًا şiddetli ش د د
14 قَالُوا dediler ki ق و ل
15 مَعْذِرَةً ma’zeret için ع ذ ر
16 إِلَىٰ
17 رَبِّكُمْ Rabbinize ر ب ب
18 وَلَعَلَّهُمْ ve belki
19 يَتَّقُونَ korunurlar (diye) و ق ي
 

Konu hakkında bilgileri bulunan Hz. Peygamber dönemi yahudilerine hitap edildiği için oldukça muhtasar bir üslûp kullanılmakla birlikte, anlaşıldığına göre, söz konusu sahil şehrinin halkı içinde cumartesi tatilinde çalışma yasağına uyanlar da vardı. Onlardan bir kısmı anılan yasağı ihlâl edenleri uyarırken bir bölümü de Allah’ın yıkıma uğratacağı yahut şiddetli bir şekilde cezalandıracağı belli olan bir topluluğu ikaz edip nasihatte bulunmanın boşuna bir çaba olduğunu söylüyor; diğerleri ise, en azından uyarı görevlerini yapmış sayılmak ve böylece Allah katında sorumluluktan kurtulmak yanında, uyardıkları kişilerin hatalarını göstererek durumlarını düzeltmelerine yardımcı olabilecekleri ümidiyle onları uyardıklarını belirtiyorlardı.

 Böylece anılan halkın üç tip insan topluluğundan meydana geldiği görülmektedir: a) Allah’ın yasaklarını çiğneyenler, b) Allah’ın hükümlerine uymakla birlikte günahkârların ıslah edilmesi konusunda kötümser olup irşadın yararsız olduğunu düşünenler, c) İrşadın terkedilemez bir görev ve sorumluluk olduğunu, ayrıca bu hususta ümitsiz ve karamsar olmamak gerektiğini düşünenler. Âyetin üslûbundan, en ideal davranışın bu sonuncularınki olduğu anlaşılmaktadır. Şu halde iyi müminler, özellikle ilim irfan sahibi kişiler, kendileri Allah’ın buyruk ve yasaklarına uyarak temiz bir hayat yaşadıkları gibi başkalarının da doğru yola gelmelerini sağlamak için bıkıp usanmadan aydınlatma görevlerini yerine getirirler. Gerçek bir eğitimci ve irşad edicinin kötümser bir yaklaşımla, kötülükleri çaresiz ve şifasız kabul edip bir kenara çekilmesi doğru bir davranış değildir; ayrıca bizzat peygamberler de dahil olmak üzere insanlar bu hususta ne ölçüde başarılı olduklarından değil, bu yolda gerektiği kadar ve gerektiği şekilde çaba gösterip göstermediklerin-den sorumludurlar, hidayet ise yalnız Allah’tandır (Bakara 2/272; Nahl16/37; Kasas 28/56).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 613-614

 

وعظ Veaza : İnsanlara kalplerini yumuşatacak sevap ya da ceza türünden hatırlatmalar yapmak, korkuyla karışık nasihat etmek anlamına gelen va’z وَعْظٌ sözcüğü hakkında El- Halil ” va’z, insanın kalbini yumuşatacak hayırlı işleri hatırlamak demektir” demiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri vaaz, vâiz ve mevizadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

عذر Azera : عُذْرٌ (özür) kişinin işlediği suç ve kabahatlerinin ya da günahlarının izlerini silmesini sağlayacak şeyi araştırıp yapmaya çalışmasıdır. Özür üç kısma ayrılır: 1- Ben yapmadım der. 2- Şundan dolayı yaptım diyerek kendisini suçlu olmaktan çıkaracak şeyleri sıralar. 3- Yaptım ama bir daha tekrarlamayacağım der. İşte bu üçüncüsü tövbedir. Şu halde her tövbe özürdür ama her özür tövbe değildir. Bir görüşe göre de عُذْرٌ kelimesinin kökeni pis, necis ve murdar şey anlamındaki عَذِرَةٌ sözcüğüne dayanmaktadır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 12 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri özür, mazur, mazeret,itizar,taazzür ve Azra’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ 


اِذْ  zaman zarfı,  atıf harfi  وَ  ile  اِذْ يَعْدُونَ  ‘ye matuftur. قَالَتْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

قَالَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir.  اُمَّةٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  اُمَّةٌ  ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Mekulü’l kavli,  لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ ‘dir.  قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لِمَ  car mecruru  تَعِظُونَ  fiiline müteallikdir. İstifham ismi  ما ‘nın ism-i mevsûl olmadığı anlaşılsın diye elifi hazf edilmiştir. 

تَعِظُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْماً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لِمَ  kelimesinin aslı  لِمَا  şeklindedir. Soru ifade eden  مَا  harfinin başına lam-ı ta‘lil (sebep ifade eden lam harfi) gelmiştir. Böylece  مَا  harfine bitişen elif, sık kullanıldığı için, telaffuz kolaylığı sağlamak maksadıyla hazfedilmiştir. Aynı durum  بِمَ (-ile), عَمَّ (-den) ve  فِمَ (-de) kelimelerinde de geçerlidir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) Böylece ismi mevsûl olan  مَا ‘dan ayrılır. İsmi mevsûl olan  مَا  bu harflere bitiştiği zaman elif hazf olmaz. 

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ 

Cümle, قَوْماً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir.  اللّٰهُ  lafza-i celâ mübteda olup damme ile merfûdur. مُهْلِكُهُمْ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder.  مُعَذِّبُهُمْ  atıf harfi  اَوْ  ile makabline matuftur. عَذَاباً  kelimesi, amili  مُعَذِّبُهُمْ  ‘nün mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. شَد۪يداً  kelimesi  عَذَاباً  ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 

5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir.Ayette sıfat şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُهْلِكُهُمْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.

مُعَذِّبُهُمْ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ  ’dur. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

مَعْذِرَةً  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha üzere mebnidir. Takdiri; نعتذر (Özür dileriz.) şeklindedir. اِلٰى رَبِّكُمْ  car mecruru  مَعْذِرَةً  ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

هُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَتَّقُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَتَّقُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَتَّقُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi,  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

 

وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ

Ayetteki اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfına atfedilmiştir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ  cümlesi, اِذْ ‘in muzâfun ileyhi konumundadır.

قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قَوْماًۙۨ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.

اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ  cümlesi  قَوْماً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan  tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin izafetle gelmesi veciz ifade kastına matuftur. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ  cümlesi, muhayyerlik ifade eden  اَوْ  atıf harfiyle sıfat cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

عَذَاباً ‘deki nekrelik nev ve kesret ifade etmiştir.

عَذَاباً  için sıfat olan  شَد۪يداً  , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

اُمَّةٌ  - قَوْماً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مُهْلِكُهُمْ - مُعَذِّبُهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Iki sıfat cümlesi arasında tenasüb sanatı vardır.

Tenâsüb, “anlam bakımından aralarında ilgi bulunan iki veya daha fazla kelime, terim veya deyimi –zıtlık/karşıtlık olmamak koşuluyla– birbirine uygun bir şekilde bir araya getirmek” demektir. Zıtlık olmaması koşulu, tenâsüb’ü tıbâk’tan ayırmak içindir. Burada münâsebet “lafız ile lafız”, “lafız ile mana” ve “mana ile mana” arasında olabilir. (Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları Dr. Mustafa Aydın)

Burada tereddüt (ya helak, yahut çetin azap), ikisinden birinin mutlaka olacağı anlamındadır. Bunu söylemeleri, öğüdün onlara fayda vermeyeceğini iyice anlatmak yahut o kavme korku salmak yahut öğüdün hikmet ve faydasını sormak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Beyanî istînaf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مَعْذِرَةً  , takdiri;   نعتذر  (Özür dileriz.) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre mekulü’l kavl cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

رَبِّكُمْ  izafetinde, Rab isminin onlara ait zamire muzaf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. Ebüssuûd; Rab isminin onlara ait olan zamire muzâf olmasının; O’nun otoritesi, terbiyesi ve idaresi altında olduklarını haber verdiği gibi, sapkınlıkta ne kadar ileri gittiklerine de işaret ettiğini söylemiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 4, s. 104)

قَالَتْ  - قَالُوا   ve  مُعَذِّبُهُمْ - عَذَاباً  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

عَذَاباً - مَعْذِرَةً  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.

Nasb mahallindeki mekulü’l-kavle dahil olan  وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ  cümlesi, gayr-ı talebî inşâi isnaddır. Cümlenin haber manalı olması makabline atfını mümkün kılmıştır.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ nin haberi olan  يَتَّقُونَ nin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

[Hani içlerinden bir topluluk] yani o şehir halkından, onların salihlerinden, onlara öğüt verme noktasında çok zorluklara katlanmış, adeta zillete düşmüş; sonuçta onların öğüt kabul edeceğinden ümidi kesmiş olan kimseler, öğüt vermekten ümit kesmemiş olan diğer gruba [Allah’ın helak edeceği] yani köklerini kazıyacağı ve yeryüzünü kendilerinden temizleyeceği veya sürekli kötülük yaptıkları için kendilerini [şiddetli bir azapla cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz ki?!’ demişlerdi…] Bunu, artık öğüdün kâr etmeyeceğini bildikleri için söylüyorlardı. [Onlar da demişlerdi ki “Bu, Rabbinize karşı bir mazerettir.”] Yani bizim onlara öğüt vermemiz Allah’a bir özür beyanıdır; emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker konusunda kusurlu olmayalım diye böyle yapıyoruz; [ve belki sakınırlar diye…] Yani umuyoruz ki bir tür sakınma davranışı gösterirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)