وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ ١٧٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | أَخَذَ | almıştı |
|
| 3 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 4 | مِنْ | -ndan |
|
| 5 | بَنِي | oğulları- |
|
| 6 | ادَمَ | Adem |
|
| 7 | مِنْ | -nden |
|
| 8 | ظُهُورِهِمْ | belleri- |
|
| 9 | ذُرِّيَّتَهُمْ | zürriyetlerini |
|
| 10 | وَأَشْهَدَهُمْ | ve şahid tutmuştu |
|
| 11 | عَلَىٰ | onları |
|
| 12 | أَنْفُسِهِمْ | kendilerine |
|
| 13 | أَلَسْتُ | ben değil miyim? |
|
| 14 | بِرَبِّكُمْ | sizin Rabbiniz |
|
| 15 | قَالُوا | dediler |
|
| 16 | بَلَىٰ | evet |
|
| 17 | شَهِدْنَا | şahidiz |
|
| 18 | أَنْ |
|
|
| 19 | تَقُولُوا | demeyesiniz |
|
| 20 | يَوْمَ | günü |
|
| 21 | الْقِيَامَةِ | kıyamet |
|
| 22 | إِنَّا | biz elbette |
|
| 23 | كُنَّا | idik |
|
| 24 | عَنْ | -ndan |
|
| 25 | هَٰذَا | bu- |
|
| 26 | غَافِلِينَ | habersiz |
|
İslâm akîdesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu Tanrı olarak tanıyıp kulluk etme görevi gelmektedir. Fakat insanlar, sorumlulukları hakkında gerektiği biçimde bilgi sahibi kılınmazlar yahut böyle bir bilgiye ulaşma yeteneği ile donanmış olmazlarsa bu durumu bir mazeret veya bahane olarak ileri sürmekte haklı olurlar. Bu sebeple söz konusu büyük sorumluluğun âdil bir temele dayanması için insanların bu hususta yeterli donanıma sahip kılınmaları gerekmiştir. Bu iki âyette insanların Allah tarafından böyle bir bilgi veya yetenekle donatıldığı haber verilmekte ve bunun gerekçesi açıklanmaktadır.
Tefsirlerde bu âyetlere başlıca iki farklı anlam verilmiştir:
a) Eski tefsirlerde geniş yer tutan, çoğu birbirinin tekrarı mahiyetindeki rivayetlere göre Allah Teâlâ dünyayı yaratmadan önce dünyaya gelecek olan bütün insanların ruhlarını –sonraları âyetin lafzından hareketle “rûz-i elest, bezm-i elest” şeklinde terimleşen– ruhlar âleminde bir araya getirerek onları kendi varlığına tanık kılmış; kendisinin onların rabbi olduğunu yine onlara onaylatmış; bu gerçeği tasdik ettikleri yönünde onlardan söz almış ve böylece kendisi ile dünyaya gelecek bütün kulları arasında bir tür sözleşme akdetmiş; ayrıca bu sözleşme yahut taahhüde onların bizzat kendilerini şahit tutmuş veya bir kısmını diğerleri hakkında tanık göstermiş ya da –bir başka yoruma göre– bizzat kendisinin ve meleklerin bu sözleşmeye şahit olduklarını onlara bildirmiştir. Böylece insanların, “Bizim böyle bir sorumluluğumuz olduğunu bilmiyorduk” diyerek yahut inkârcılık veya putperestliği kendilerinin icat etmediğini, bunu atalarından miras aldıklarını, başka türlü bir bilgiye sahip olmadıkları için kendilerinin de bu inancı sürdürdüklerini, dolayısıyla bu hususta kendilerinin bir günahı ve sorumluluğu olmaması gerektiğini belirterek sorumluluktan kurtulmaları da önlenmiştir. İlk dönem Selef âlimleriyle sûfî âlimler, Sünnî ve Şiî kelâm bilginlerinin çoğunluğu âyeti böyle yorumlamışlardır.
b) Burada belirtilen sözleşme mecazi anlamda olup bu olay, dün-ya yaratılmadan önce değil, her insanın kendi bedeninin yaratılması sırasında gerçekleşmektedir. Bir görüşe göre zürriyetlerin baba sulbünde yaratılışı esnasında, başka bir görüşe göre anne rahmine yerleşip organik oluşumunu tamamlaması sürecinde Allah Teâlâ insanoğlunun doğasına ya da fıtratına kendisinin varlık ve birliğini tanıma, kavrama ve dolayısıyla kendisine inanma yeteneğini yerleştirmektedir. Şu halde Allah, her insanı, iman etmesi için yeterli zihnî ve psikolojik donanıma sahip kılmakta; iç ve dış âlemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk edecek birçok kanıtlar yaratmaktadır; böylece O, sanki insanlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sormakta, onlar da “evet” diyerek bunu tasdik etmektedirler. İnsanın doğasındaki iman kabiliyeti bu âyetlerde temsilî bir dille anlatılmış bulunmaktadır (Zemahşerî, II, 103). Nitekim başka âyetlerde de buna benzer anlatımlar mevcuttur. Meselâ Fussılet sûresinin 11. âyetinde göğün ve yerin Allah’ın yasalarına göre işleyişi, “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, ‘İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!’ buyurdu. ‘Boyun eğerek geldik’ dediler” şeklinde anlatılmıştır. Mu‘tezile ve Mâtürîdî âlimleriyle bazı Eş‘arî ve Şiî âlimlerinin de bu görüşte oldukları bildirilmekte, Fahreddin er-Râzî’nin de bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır (XV, 47). Başta İbn Teymiyye olmak üzere sonraki Selefîler, Allah’ın insandan ahid ve mîsâk almasını, insanın psikolojik muhtevasına kendi varlık ve birliğini tanıma kapasitesi vermesi şeklinde anlamışlardır. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar” anlamındaki hadisi de (Buhârî, “Cenâiz”, 93; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 18) bunu anlatmaktadır.
İlk görüş doğru kabul edildiğinde ruhların bedenlerden önce yaratıldığını da kabul etmek gerekmektedir. Ancak ikinci görüşü benimseyenler bunun doğru olmadığını savunurlar. Konu insanın bilgi alanını aştığı ve gayb alanına girdiği için âyetlerde bildirileni tasdik ederek insanlardan bir şekilde iman sözü alındığına inandıktan sonra bunun mahiyetinin ne olduğu hususunda kesin bir görüşü kabul etmek gerekli değildir. İşin hakikatini Allah bilir. 174. âyette işaret buyurulduğu üzere insana düşen görev, Allah’ın rab olduğu gerçeğini kavrayabilecek güçte yaratıldığına ve bu hususta kendisinden söz alındığına iman edip verdiği söze sadık kalmaktır.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 623-652
Araf 172 ayeti hakkında soru sorulmuş, Ömer de şöyle demiş: Ben, Rasulullah’a bu ayet hakkında soru sorulurken işittim. Rasulullah buyurdu ki:”Yüce Allah Adem’i yarattı. Sonra sağıyla sırtını sıvazladı, ondan bir zürriyet çıkardı ve Ben bunları cennet için yarattım ve cennetliklerin ameliyle amel edecekler, diye buyurdu. Sonra bir daha sırtını sıvazladı, ondan bîr zürriyet çıkardı ve şöyle buyurdu: Bunları da cehennem İçin yarattım ve bunlar da cehennemliklerin ameliyle amel edecekler,” Bir adam kalkıp: O halde amelin faydası nedir? diye sorunca, Rasulullah şöyle buyurdu: “Allah bir kulu cennet için yarattı mı, onun cennet ehlinin ameliyle amel etmesini ister. Sonunda o da cennet ehlinin amellerinden bir amel üzere ölür, Allah da onu cennete koyar. Bir kulu da cehennem için yarattı mı, onun da cehennem ehlinin ameliyle amel etmesini ister. Sonunda o da cehennemliklerin amellerinden bir amel Üzere ölür. Allah da onu cehenneme koyar. “
( Mâlik,Muvatta, Kader 2; Ebu Dâvud , Sunnet 16; Tirmizi, Tefsir 7/2; Ahmed b. Hanbel, Müsned , I, 44).
(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR)
وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. اَخَذَ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَخَذَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ بَن۪ٓي car mecruru اَخَذَ fiiline müteallik olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için cer alameti ى ’dir. İzafetten dolayı ن harfi mahzuftur. اٰدَمَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur.
مِنْ ظُهُورِ car mecruru اَخَذَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذُرِّيَّتَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اَشْهَدَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ car mecruru اَشْهَدَهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.
b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.
c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.
d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَشْهَدَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شهد ‘dir.
İf’al babı; fiile, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ
Cümle, mahzuf sözün mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَيْسَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَسْتُ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُ mütekellim zamiri لَسْتُ ’nun ismi olarak mahallen merfûdur. بِ harf-i ceri zaiddir. رَبِّ lafzen mecrur, لَسْتُ ‘nun haberi olarak mahallen mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَيْس isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette zaid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا بَلٰىۚۛ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, بَلٰى ’dır. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
بَلٰى nefyi iptal için gelen cevap harfidir.
بَلٰى; soru olumsuz cevap olumlu olduğunda cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))
شَهِدْنَاۚۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ
Fiil cümlesidir. شَهِدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, sebebiyet bildiren mef’ûlun lieclih olarak mahallen mansubdur. Muzaf mahzuftur. Takdiri; خشية أن تقولوا (sizin sözünüzden haşyet duyarak.) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَقُولُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. يَوْمَ zaman zarfı تَقُولُوا fiiline mütealliktir. الْقِيٰمَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كُنَّا ‘nın dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
نَا mütekellim zamiri كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. عَنْ هٰذَا car mecruru غَافِل۪ينَ ‘ye mütealliktir. غَافِل۪ينَ kelimesi كُنَّا ’nın haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı
1): Harf-i cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır.
b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c) Mef’ûlün leh olacak masdarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.
d) Fiilin faili ile mef’ûlün faili aynı olmalıdır.
e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ûlün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır.Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
غَافِل۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi غفل olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ
وَ atıf harfidir. Ayet, hükümde ortaklık nedeniyle önceki ayete atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Zaman zarfı اِذْ ’in, takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan müteallakı mahzuftur. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِذْ , geçmiş zamanı ifade eden isimdir. Burada zarfiyetten soyutlanmıştır. Hazfedilen اذكر fiilinin mef’ûl-i bihidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
Veciz ifade kastına matuf رَبُّكَ izafeti, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim, teşrif ve destek içindir.
İzafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade eden müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi, Allah’ın rububiyyet sıfatını ön plana çıkarmıştır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette Rab isminin zikredilmesi, ıtnâb ve iltifat sanatıdır. اَخَذْنَا yerine اَخَذَ رَبُّكَ buyurulmuştur. Hitabı Resulullah’a (s.a.v) yöneltmek suretiyle şanını yüceltmek murad edilmiştir.
مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ ve مِنْ ظُهُورِهِمْ ifadelerindeki مِنْ harf-i ceri ibtidaiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette bütün insanlardan alınan genel mîsak dile getiriliyor. Bu mîsak, Âdemoğulları, annelerinin rahmine yerleştirilmeden önce henüz babalarının sulbünde iken alınmıştır. Bazıları ise "zürriyetleri"nden murad, onların çocuklarıdır demiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Vahidî şöyle demektedir: ذُرِّيَّتَ kelimesi, hem çoğul hem de tekil manayı ifade eder. Dolayısıyla bu kelimeyi müfred okuyanlar, çoğul manasında da kullanıldığı için onu çoğul kalıbında getirmemişlerdir. Bu kelime tıpkı, "beşer" kelimesi gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Aynı üslupta gelen وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle makabline atfedilmiştir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَنْفُسِهِمْ kelimesinde ıtnâb ve tecrîd sanatları vardır.
Onları kendilerine şahit tutması burada tasdik manasında kullanılmıştır. Allah Teâlâ’nın bildiği bu itirafın kapsadığı bilinmeyen halleri için müstear olmuştur. Çünkü bu tasdik, onların fıtratında vardır. اَشْهَدَهُمْ ‘deki هم zamiri mana itibariyle zürriyete aittir. Çünkü cemiye delalet eden bir isimdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ'nın onları kendilerine şahit tutması, ulûhiyetini ve birliğini, tapılacak başka ilâh bulunmadığını ve diğer hükümleri onlara ikrar ettirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۚۛ شَهِدْنَاۚۛ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede, takdiri قال [Dedi] olan fiil mahzuftur. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mahzuf fiilin mekulü’l-kavl olan اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ cümlesi, istifham üslubunda, talebî inşâî isnaddır.
Cümle istifham üslubunda geldiği halde gerçek manada soru olmayıp takrir amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
Nakıs fiil لَيْسَ ‘nin dahil olduğu isim cümlesinde لَيْسَ ’nin ismi, işaret ismiyle marife أنت (sen) zamiridir. لَيْسَ ’nin haberine dahil olan بِ harfi zaiddir.
Veciz ifade kastına matuf بِرَبِّكُمْ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan كُمْ zamirinin aid olduğu kişiler şan ve şeref kazanmıştır.
قَالُوا بَلٰى cümlesi, beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan بَلٰى cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri, أنت ربّنا (Sen bizim Rabbimizsin) şeklindedir.
بَلٰى ; önceki olumsuz cümleyi olumlu hale dönüştürür ve ikrar eder. Kendisinden sonra sibaka uygun olacak şekilde bir cümle takdir edilir.
Halk arasında ”Kalu beladan beri” şeklinde kullandığımız tabir bu ayet-i kerime’den kaynaklanmaktadır.
قَالُوا بَلٰى sözü, rububiyet vasfının sadece Allah'a ait olduğunu itiraf eden hallerine delalet için istiare olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالُوا بَلٰى cümlesi, takriri soruya cevaptır. Muhavere (diyalog) şeklinde geldiğinden fasıl yapılmıştır. Bu söz ya hakiki anlamda kullanılır ki bu şekliyle âdete aykırı bir sözdür. Ya da rububiyetin Allah'a ait olduğu hallerine delalet için mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu cümle zürriyetin önceki sözlerine dahil olabileceği gibi meleklerin sözü de olabilir. (https://tafsir.app/aljadwal/7/172)
اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) demişti de قَالُوا بَلٰى (Elbette... Şahitlik etmekteyiz demişlerdi.) مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ (Zürriyetlerin Âdemoğullarının sırtlarından çıkartılması) nesilden nesile babalarının sulplerinden çıkartılması ve kendi aleyhlerine şahit tutulması anlamındadır. (Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Elbette… (Buna) şahitlik etmekteyiz) diyaloğu temsilî olup, böylece, anlaşılması güç bir olgu insanın hayalinde canlandırılmış olmaktadır (tahyîl). (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Anlatılan temsilin izahı şöyledir: Allah Teâlâ, önce kullarına kendisini tanıma imkânları bahşetmiş sonra da onlara ulûhiyetini tanıma mükellefiyeti yüklemiştir. Allah Teâlâ, varlığını kabul ve teslim etmeleri için kullarına akıl ve basiret gibi içte (enfüsî); diğer eşya gibi dışta (afakî) deliller vermiştir, insanlar da bu deliller karşısında Allah'ın varlığını, birliğini ve O'nun münhasır ulûhiyetini kabul ve ikrar etmişlerdir.Yoksa hakikat-i halde Yüce Rabbimizin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyet çıkarması, şahit tutması, sual sorması, cevap alması yoktur.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ
İstînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle, takdiri خشية (Korkarak) olan mef’ûlü lieclih için muzâfun ileyhtir.
Ayeti kerimede lafzen اَنْ تَقُولُوا [Habersizdik demeleri için] buyurulmuştur. Bir hazif söz konusudur. Mana böyle gözüküyor ama burada اَنْ harfinden önce فعلنا ذلك خشية şeklinde gizli bir fiil vardır.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَقُولُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَ cümle, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ‘nin haberi olan كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَنْ هٰذَا , ihtimam için, amili olan غَافِل۪ينَ ‘ye takdim edilmiştir.
İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip önemini belirtir. İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ifade eden هٰذَا ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
هٰذَا ile işaret edilen şey, istifham ve cevabıdır. Yani rububiyetin Allah'a ait olduğunu itiraf etmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsned olan غَافِل۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
تَقُولُوا - قَالُوا ve اَشْهَدَهُمْ - شَهِدْنَاۚۛ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.
Ayette hitap, Resulullah'ın muasırı Yahudilere yöneltilmiştir. Amaç, onları daha ağır bir şekilde ilzam etmektir.Yahut hitap hem bu Yahudilere hem de tağlîb yoluyla eski Yahudileredir. Ancak bu hitap, hikâye edilen kelama dahil değildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)