A'râf Sûresi 19. Ayet

وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ  ١٩

“Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın. Dilediğiniz yerden yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَا ادَمُ Adem
2 اسْكُنْ durun س ك ن
3 أَنْتَ sen
4 وَزَوْجُكَ ve eşin ز و ج
5 الْجَنَّةَ cennette ج ن ن
6 فَكُلَا yeyin ا ك ل
7 مِنْ
8 حَيْثُ yerden ح ي ث
9 شِئْتُمَا dilediğiniz ش ي ا
10 وَلَا fakat
11 تَقْرَبَا yaklaşmayın ق ر ب
12 هَٰذِهِ şu
13 الشَّجَرَةَ ağaca ش ج ر
14 فَتَكُونَا yoksa olursunuz ك و ن
15 مِنَ -den
16 الظَّالِمِينَ zalimler- ظ ل م
 

Yüce Allah İblîs’i bulunduğu makamdan kovduktan sonra Âdem’e de, “Sen eşinle birlikte cennette yerleş…” buyurdu. Buradaki cennet kelimesinin ne anlama geldiği tartışmalıdır. Bir görüşe göre bu cennet, sözlük anlamıyla “dünyadaki bağlık bahçelik bir yer” olup Âdem ve Havvâ’nın burada yaşamaları istenmiştir (bu görüşü savunanlar ve ileri sürdükleri deliller için bk. Süleyman Hayri Bolay, “Âdem”, DİA, I, 360-361). Ancak ilgili âyetler topluca değerlendirildiğinde şu sonuçlar çıkmaktadır: İlk insanı Allah özel bir topraktan yeryüzünde yaratmış, ondan eşini de var etmiş, sonra bunları cennete koymuştur. Bu cennetin ve içindeki hayatın yeryüzündeki hayattan farklı olduğu bildirilmiştir. Şu halde bu, kulların ödüllendirileceği, içinde ebedî olarak mutlu yaşayacakları cennettir (ayrıca bk. Bakara 2/35).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 509-510

 

وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا


وَ  istînâfiyyedir.  يَٓا  nida harfidir.  اٰدَمُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  اسْكُنْ ’dur. 

اسْكُنْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. اَنْتَ  munfasıl zamir  اسْكُنْ  fiilindeki gizli faili tekid eder. زَوْجُكَ  atıf harfi  وَ  ile  اسْكُنْ ’deki gizli zamire matuftur. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْجَنَّةَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كُلَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ حَيْثُ  car mecruru  كُلَا  fiiline mütealliktir. حَيْثُ  mekân zarfıdır. Cümleye muzaf olur. شِئْتُمَا  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

شِئْتُمَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمَا  fail olarak mahallen merfûdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَيْثُ  mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı, yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.(Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.  

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayet lafzı tekid eder.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْرَبَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi  هٰذِهِ  mef‘ûl bih olarak mahallen mansubdur.  الشَّجَرَةَ  işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup fetha ile mansubdur.

فَ  fâ-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri; لا يكن منكما قرب فحصول الظلم منكما (Birbirinize yakın olmayın, yoksa aranızda zulüm olur.) şeklindedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

تَكُونَا  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَا ’nin ismi, muttasıl zamir (ا) eliftir.  مِنَ الظَّالِم۪ينَ  car mecruru  تَكُونَا ’nin mahzuf haberine müteallik olup cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

نْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Burada sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Atfı beyan konusuna giren kelime grupları ve cümleler şunlardır:

1. İsmi işaretten sonra gelen camid ismin (müşarun ileyhin) atfı beyan olarak gelmesi

2. اَيُّهَا ve اَيَّتُهَا ’dan sonra gelen camid ismin atfı beyan olarak gelmesi

3. Sıfattan sonra gelen mevsufun atfı beyan olarak gelmesi

4. Tefsir harfi  اَنْ ’den sonra gelen kelime veya cümleler. Ayette işaret isminden sonradır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَيَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayet, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. يَٓا , nida harfi, اٰدَمُ , münadadır. Nidanın cevabı olan  اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Bu ayetin başında nida harfinin yer alması, emredilen şeyin yerine getirilmesine pek önem verildiğine dikkat çekmek içindir.

اَنْتَ  tekiddir, اسْكُنْ ’deki gizli zamire atıf yapılması için getirilmiştir. Önce ikisine birlikte hitap edilmemesi, verilen hükümde Âdem’in ön planda olmasındandır, onun üzerine atfedilen ise ona tâbidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

الْجَنَّةَ ’deki elif lam takısı ahd-i haricidir. مِنْ  teb’iziyye (تَبْعِيضِيَّةً)’dir. İbtidaiyye (ابْتِدائِيَّةً) olması da caizdir.

Âdem, isminin mele’i a’lâda açıkça zikredilmesi ile tekrim edilmiş ve şanı yüceltilmiştir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Hitabın Âdem’e tahsisi, vahiy telâkkisinde ve emrin ifasında Âdem’in asıl olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا

 

Nidanın cevabına  وَ ‘la atfedilen cümlede atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. İki cümle arasında manen ve lafzen mutabakat vardır.

شِئْتُمَا  cümlesi, كُلَا  fiiline müteallik olan mekân zarfı  حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

اسْكُنْ ’daki müfred zamirden  كُلَا ’da tesniye zamire iltifat edilmiştir.

حَيْثُ ; müphem mekân ifade eder, yani [cennetin neresinde isterseniz orasında] anlamına gelir. شِئْتُمَاۖ [dilediğiniz] ifadesiyle Cennette o ikisine mutlak manada izin verilmiş, diledikleri şeylerden yiyebilecekleri ifade edilmiş; akıllarına hiçbir yiyecek ya da cennette yiyeceklerle dolu hiçbir bölge takılıp kalmaması murad edilmiş; böylece bütün bu sayısız ağaç içerisinden gidip sadece birinden yeme konusunda mazeretlerinin kalmaması istenmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

“Dilediğiniz yerden (cennetin dilediğiniz yerinden) yiyin.” hitabının her ikisine de tevcih edilmesi ise teşrifi ikisine de teşmil etmek ve ikisinin de eşit olarak emre muhatap olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


  وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

 

Nehy üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle,  فَكُلَا مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا  cümlesine atfedilmiştir. 

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

الشَّجَرَةَ , mef’ûl konumundaki  هٰذِهِ ‘den bedeldir. İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak ona tazim ifade etmiştir.

Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu  فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ , nakıs fiil  كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayetteki ‘ağaca yaklaşmamak’ ifadesi meyvesini yemeyi yasaklamak anlamında kinayedir.

Kaffâl şöyle demektedir: “İnsana, (buna yaklaşma) denildiğinde bu, ona, (onu yapma) denilmesinden daha kuvvetli bir ifade olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ [Bu ağaca yaklaşmayın] ifadesinde mübalağa sa­natı vardır. Burada asıl yasaklanan ağacın meyvesinden yemektir. وَلَا تَقْرَبَا  fiili ile ağaca yaklaşmayı yasaklamak, onun meyvesinden yemeyi şiddetle nehyetmek içindir. Çünkü bir işe yaklaşmayı yasaklamak, o işi yapmayı aşırı bir şekilde yasaklamak demektir. Nitekim “Zinaya yak­laşmayın.”' mealindeki İsra Suresi’nin 32. Ayetinde de bu mana kastedilmiştir. Çünkü zinaya yaklaşmayı yasaklamak, zina fiiline götüren yolları kesmek demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

مِنَ الظَّالِم۪ينَ; Allah’a isyan etmek suretiyle kendilerine zulmedenler anlamına gelir. فَتَكُونَا  ifadesi, لَا تَقْرَبَا fiiline nehiy ifadesine atıf olarak meczumdur. Ya da bu nehiy fiilinin cevabı olarak mansubdur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ  [Şu ağaca yaklaşmayın; sonra zalimlerden olursunuz] ifadesinde birkaç yönden mübalağa vardır: Yasak, yemenin öncüllerinden olması dolayısıyla ağaca yaklaşmaya bağlanmıştır. Bu da haram edilmesini ve ondan uzak durulmasını abartmak içindir ve bir şeye yaklaşmanın insanda aşırı şekilde istek ve eğilim meydana getireceğine ve onu akıl ve şeriatın sınırları dışına çıkaracağına dikkat çekmek içindir. Nitekim bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder, denilmiştir. O sebeple Allah’ın haram kıldığı şeylerin etrafında dolaşmamalıdır; çünkü içine düşmekten korkulur. Ona yaklaşmak zalimlerden olmalarına sebep kılmıştır. O zaman günahları irtikap etmek veya saygınlık ve nimetlerine halel getirmekle şanslarını azaltmış olurlar. Çünkü فَتَكُونَا ’daki فَ; yasağa yahut cevaba atıf kabul etsen de sebep manasını taşır. Ağaç da ya buğdaydır ya asmadır yahut incirdir. En iyisi kesin bir şey olmadıkça onu tayin etmemektir. Nitekim bu ayette de kesin bir şey yoktur. Zira ondan hangisi kastedildiği belirtilmemiştir.(Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu ağacın cinsel duygular olduğu da söylenmiştir. Bu duygu uyanmayınca (mesela küçük çocuklarda) avret yeri diye bir mefhum olmaz.

Oturunuz da neresinden dilerseniz yiyiniz, mübahtır. Ancak bir şu ağaca yaklaşmayın ki zalimlerden olursunuz, haddinizi tecavüz ve kendinize yazık etmiş bulunursunuz. Demek ki Âdem ve Havva, cennette diledikleri gibi hareket edebilecek ve istedikleri yerde istediklerini yiyip nimetlenebilecek bir serbestlik ve helal kılma ile iskân edilmiş olmakla beraber bu yetki ve izin hiç sınırı olmayan sonsuz bir hürriyet ve mülk edinme olmayıp bir sınıra kadar idi ki şahsen veya cins olarak tek olan bu ağaç ve bunun meyvesi o sınırı belirlemiş ve ona yaklaşmak kendileri için yaratılışça mümkün ise de dinen ve hukuken yasaklanmıştı. Malumdur ki ağaç örfte yer sınırlarından bir sınırı, onun meyvesinden yemek de davranış sınırlarından bir sınırı gösterir. Bu nokta, Âdem’in cennette bile sorumluluktan kurtulmuş olmadığını ve bu ağaç civarı, aslında cennetten sayılmakla beraber Âdem ve Havva için bir cennet değil bir imtihan alanı olacaktı. Ve her kim olursa olsun ona yüce Allah’ın tayin ettiği sınıra ve hukuk çizgisine tecavüz ederse haksızlık ve böylece kendine zulmetmiş olacağından Âdem ve Havva’ya da “Buna yaklaşırsanız zalimlerden olursunuz.” buyurmuştur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)