وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَراً وَرِئَٓاءَ النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ ٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا |
|
|
| 2 | تَكُونُوا | olmayın |
|
| 3 | كَالَّذِينَ | gibi |
|
| 4 | خَرَجُوا | çıkan |
|
| 5 | مِنْ | -ndan |
|
| 6 | دِيَارِهِمْ | yurtları- |
|
| 7 | بَطَرًا | çalım satarak |
|
| 8 | وَرِئَاءَ | ve gösteriş yaparak |
|
| 9 | النَّاسِ | insanlara |
|
| 10 | وَيَصُدُّونَ | ve men’edenler |
|
| 11 | عَنْ | -ndan |
|
| 12 | سَبِيلِ | yolu- |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah |
|
| 14 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 15 | بِمَا |
|
|
| 16 | يَعْمَلُونَ | onların bütün yaptıklarını |
|
| 17 | مُحِيطٌ | kuşatmıştı |
|
Müminler için savaşıp yenmenin, çalışıp çabalayıp başarmanın sâik ve gaye bakımından da hukukî-ahlâkî sınırları vardır. Mümin neyi niçin yaptığını, kendi kazancının kimden geldiğini, karşı tarafın kaybının meşrû olup olmadığını düşünmek, bilmek ve buna göre hareket etmek durumundadır. Allah’a iman eden, İslâm ahlâkını özümsemiş bulunan bir fert ve toplum, hak bâtıl, iyi kötü, adalet zulüm ayırımı yapmadan ötekileri taklit edemez, onlara benzeyemez. Müşriklerin Bedir’e doğru hareket etmeleri mallarını koruma zaruretine, dolayısıyla meşrû savunma hakkına dayanmıyordu; çünkü Cuhfe’ye geldiklerinde Ebû Süfyân’ın yol değiştirdiği ve kervanı kurtardığı bilgisini almışlardı. Ebû Cehil şımarıklık ve kendini beğenmişlik psikolojisiyle şöyle diyordu: “Bedir’e varıp orada şarap içmeden, câriyelerin müzik icralarını dinlemeden, Muhammed’i yendiğimizi duyurup yaymak üzere çevrede yaşayan Araplar’a, keseceğimiz develerle ziyafetler vermeden dönmeyeceğiz” (İbn Hişâm, Sîre, II, 270). Ebû Cehil kumandasında hareket eden müşriklerin müslümanları yenmek, varlıklarına son vermek istemeleri, müminlerden kaynaklanan bir insanlık suçuna veya hak tecavüzüne dayanmıyordu; müminler “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri, inandıkları gibi yaşamak istedikleri için zulüm görüyorlar, işkence çekiyorlardı; istenen onları Allah yolundan döndürmekti, tevhide giden yolu tıkamaktı. Müminler böyle böbürlenme, şımarma, çalım satma, gösteriş ve taşkınlık yapma gibi ham ve erdem dışı duygu ve saiklerle çalışamaz ve savaşamazlardı, onların savaşlarının hedefi de ancak herkes için hakkın, adaletin, din ve vicdan hürriyetinin gerçekleşmesi olabilirdi.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 697-698
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَراً وَرِئَٓاءَ النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونُٓوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı تَكُونُوا ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.
كَ harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl كَ harfi ceriyle تَكُونُوا ’nün mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَرَجُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
خَرَجُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دِيَارِهِمْ car mecruru خَرَجُوا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بَطَراً hal olup fetha ile mansubdur. رِئَٓاءَ atıf harfi وَ ’la بَطَراً ‘e matuftur. Aynı zamanda muzaftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَصُدُّونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ car mecruru يَصُدُّونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle بَصِیرٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası يَعْمَلُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُح۪يطٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.
مُح۪يطٌ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَراً وَرِئَٓاءَ النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ
Ayet önceki ayetteki لَا تَنَازَعُوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelen ayette كان ’nin haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Teşbih ve cer harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl كَالَّذ۪ينَ , bu mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بَطَراً وَرِئَٓاءَ النَّاسِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir.
بَطَراً kelimesi haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden tetmim ıtnâbı sanatıdır.
وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi müfred hal olan بَطَراً ’e matuftur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَصُدُّونَ عَنْ ibaresinde istiare sanatı vardır. İnkâr etmek, uzaklaşmaya benzetilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır. عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ car-mecruru, يَصُدُّونَ fiiline mütealliktir.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare sanatı vardır. Yol anlamındaki سَب۪يلِ kelimesi din manasında müstear olmuştur. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır.
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ ["O kimseler gibi olmayın"] ibaresindeki ‘o kimseler’ den murad, Mekke müşrikleridir. Onlar, Şam'dan gelmekte olan kervanı savunmak üzere, çalım, riya ve tekebbür içinde; aynı zamanda gösterdikleri cesaret için insanlardan övgü bekleyerek Mekke'den çıkmışlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
İsm-i mevsûl الَّذ۪ينَ ‘den murad; hususi bir topluluktur. Yani Ebu Cehil ve arkadaşlarıdır.
(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بَطَراً وَرِئَٓاءَ النَّاس ifadesi hal olarak mansubtur. Yani, ‘çalım atarak ve insanlara gösteriş
yaparak’ demektir. Onların masdarla vasıflanması, bu iki sıfatın onlarda yerleştiği
hususunda mübalağa içindir. Çünkü kibir ve gösteriş onların yaratılış
özelliklerindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müminlerin kibir ve gösterişten nehyedilmesi, müşriklere benzemekten nehyediliş şeklinde gelmesi; müşriklerin hallerinin çirkinliğini ve Müslümanların bu hali kerih görmesi manasını da kapsar. Dolayısıyla burada idmâc vardır. Çünkü bu haller, zemmedildiğinde durum netleşir. Başka birilerinin kınanması durumunda daha açık bir şekilde anlaşılır. Bu üslup, nehiy ve nehyedilen şeyin çirkinliği konusunda daha beliğdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
رِئَٓاءَ (Gösteriş yapmak) - بَطَراً (Kibirli olmak) kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette Müslümanların Bedir savaşından sonraki halleri anlatılmaktadır. Mekke müşrikleri olumsuz olarak Müslümanlara anlatılırken hem isim kalıbı, hem de fiil kalıbı kullanılmıştır. Anlatımda önce isim kalıbı kullanılmış, daha sonra ise fiil kalıbına dönülmüştür. Kervanlarının alıkonmadığı haberi geldiği halde kervanı korumak bahaneleri ile evlerinden çıkmaları kibir ve riya ile olduğu ve bu iki kötü ahlakın onlarda yerleşmiş huy ve karakter olduğuna dikkat çekmek için sübut ve devam ifade eden isim kalıbı kullanılmıştır. Allah yolundan alıkoyma ise onların önlerine çıkan her fırsatta yaptıkları ve yapmaya azmettikleri bir iş olduğu için fiil ile kullanılmıştır. (Bikai, Nazmü’d-Dürer fi Tenasübi’l -Ayat ve’s -Süver,8: 297) Allah yolundan alıkoymanın değişme ve yenilenme ihtimali vardır. Bu ihtimal dikkate alınarak fiil kalıbı kullanılmıştır. Diğer taraftan kibir ve riya onların adeti ve dinleri olmuştur. Öyle ki onlarda kibir ve riya Hz Peygamberden (sav) önce de mevcuttu. Allah yolundan alıkoyma ise Hz peygamber zamanında olmuştur.
وَاللّٰهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَللّٰهُ mübteda, مُح۪يطٌ haberidir.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müşterek ism-i mevsûl مَا , harfi cer ile birlikte haber olan مُح۪يطٌ ’e mütealliktir. Sıla cümlesi olan يَعْمَلُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur بِمَا يَعْمَلُونَ , konudaki önemini vurgulamak için habere takdim edilmiştir.
Müsned olan مُح۪يطٌ , mezid bab افعال ‘nin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder.İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır.] ifadesinde Allah Teâlâ, bütün mahlukata hakim olduğunu beyan ederken, bunun içine onlara hak ettikleri cezayı vereceği anlamını, idmâc etmiştir. Tehdit anlamı taşıyan bu cümlede, mecâz-ı mürsel sanatı vardır. Lâzım zikredilmiş, melzûm kastedilmiştir. ‘Kuşatıcıdır’ lâzım, 'cezalandırıcıdır’ melzûmudur.
Cümlede tağlib sanatı vardır. Allah sadece onların yaptıklarını değil her şeyi ihata edendir.
Cümle mesel tarikinde tezyîl cümlesidir. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
İhatanın Allah’a isnadı mecaz-ı aklîdir. Çünkü kuşatan, Allah’ın ilmidir. İhatanın ilim sahibine isnadı mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)