Enfâl Sûresi 60. Ayet

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ  ٦٠

Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَعِدُّوا hazırlayın ع د د
2 لَهُمْ onlara karşı
3 مَا
4 اسْتَطَعْتُمْ gücünüz yettiği kadar ط و ع
5 مِنْ
6 قُوَّةٍ kuvvet ق و ي
7 وَمِنْ
8 رِبَاطِ ve cihad için bağlanıp beslenen ر ب ط
9 الْخَيْلِ atlar خ ي ل
10 تُرْهِبُونَ korkutursunuz ر ه ب
11 بِهِ bununla
12 عَدُوَّ düşmanını ع د و
13 اللَّهِ Allah’ın
14 وَعَدُوَّكُمْ ve sizin düşmanınızı ع د و
15 وَاخَرِينَ ve başkalarını ا خ ر
16 مِنْ
17 دُونِهِمْ onların dışında د و ن
18 لَا
19 تَعْلَمُونَهُمُ sizin bilmediğiniz ع ل م
20 اللَّهُ Allah’ın
21 يَعْلَمُهُمْ bildiği ع ل م
22 وَمَا ne ki
23 تُنْفِقُوا harcarsanız ن ف ق
24 مِنْ
25 شَيْءٍ herşeyden ش ي ا
26 فِي
27 سَبِيلِ yolunda س ب ل
28 اللَّهِ Allah
29 يُوَفَّ tam olarak ödenir و ف ي
30 إِلَيْكُمْ size
31 وَأَنْتُمْ ve siz
32 لَا
33 تُظْلَمُونَ hiç haksızlığa uğratılmazsınız ظ ل م
 

Allah’ın âdet ve kanunlarına göre zafer ve başarının şartlarını açıklayan âyetler (45-46) içinde bu âyete de işaret edilmişti. İslâm’a göre savaş gücüne sahip olmaktan, savaş için hazırlanmaktan maksat, dinleri başka da olsa fiilen savaşarak insanları öldürmek olmayıp onların maddî ve mânevî olarak kendilerine ve başkalarına zarar vermelerini engellemektir. Bu da, düşmandan daha güçlü olmakla mümkündür. Sağduyusunu yitirmemiş olan topluluklar, ortada zaruret bulunmaksızın kendilerinden daha güçlü bir topluluğa saldırmazlar. “Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh” şeklinde manzumlaştırılmış bulunan bu ilke, barışın ancak, bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmaları sayesinde gerçekleşebileceğini ifade etmektedir. Âyetin bu kısmı evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “Savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir semboldür. Bunun günümüze yansıyan anlamı ise “en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile diğer araç gereçler, askerî eğitim, savunma ve savaş stratejisi gibi savunma ve zafer için gerekli olan her türlü askerî güç ve imkânlar” demektir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 

Cilt: 2 Sayfa: 702-703

 

ربط Rabeta : رَبْطٌ kelimesinin aslı korumak ve muhafaza etmek gayesiyle atı bir yere bağlamaktır. رِبَاطٌ muhafız ve bekçilerin içinde kalması için tahsis edilen mekan olarak adlandırılmıştır. Kuran-ı Kerim’de de geçen mufâale babındaki murâbata مُرَابَطَةٌ terimi iki türlü olur: Birincisi müslümanların sınırlarında, sınır boylarında; ikincisi ise nefsin murâbatasıdır. Zira nefsin bedeni gözetlemesi bir sınır noktasına yerleşip oranın koruma ve gözetlemesi kendisine tevdî edilmiş kişinin durumuna benzer. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri râbıta, irtibat, merbut, raptiye ve (zaptu) rapttır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

خيل Hayele : خَيَالٌ Asıl olarak soyut sûret anlamlarına gelir. Rüyada görülen sûretler, aynadaki şekiller, gözden kaybolan cisimlerin suretlerinin kalpte/hafızada canlanması da bu kapsamda yer alır. تَخْيِيلٌ bir şeyin hayalini zihinde canlandırmak, تَخَيُّلٌ ise bunu düşünmektedir. Bu kökten gelen خُيَلاَءُ sözcüğü insanın kendinde bir üstünlük/büyüklük olduğunu hayal ederek tekebbür edişidir. İşte Kuran-ı Kerim’de de geçmekte olan خَيْلٌ at kelimesi de bu mana düşünülerek verilmiş bir isimdir. Zira ata binen hiç kimse yoktur ki kendinde bir gurur hissetmesin. Asıl olarak hem atların hem de süvarilerin ismidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hayal, tahayyül, hayalet, muhayyile ve muhayyeldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَعِدُّوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ  car mecruru  اَعِدُّوا  fiiline mütealliktir.  Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَطَعْتُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, استطعتموه şeklindedir.

اسْتَطَعْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قُوَّةٍ  car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir.  مِنْ رِبَاطِ  atıf harfi  وَ ’la  مِنْ قُوَّةٍ ‘e matuftur. Aynı zamanda muzaftır. الْخَيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تُرْهِبُونَ  cümlesi, اَعِدُّوا ‘deki failin veya mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

تُرْهِبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  تُرْهِبُونَ  fiiline mütealliktir. عَدُوَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَدُوَّكُمْ  atıf harfi  وَ ’la  عَدُوَّ اللّٰهِ ‘ye matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰخَر۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la  عَدُوَّ اللّٰهِ ‘ye matuf olup, nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. مِنْ دُونِهِمْ  car mecruru  اٰخَر۪ينَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اسْتَطَعْتُمْ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.  تُرْهِبُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رهب ’dir. 

اَعِدُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عدد ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 

 

 

 

لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ 

Cümle, اٰخَر۪ينَ ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

 

اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ 

 

Cümle, اٰخَر۪ينَ ‘nin üçüncü sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يَعْلَمُهُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَعْلَمُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


  وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

تُنْفِقُوا  şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. مِنْ شَيْءٍ  car mecruru  مَا ’nın mahzuf haline mütealliktir. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  تُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُوَفَّ اِلَيْكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُوَفَّ  illet harfinin hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. إِلَیۡكُمۡ  car mecruru  یُوَفَّ  fiiline mütealliktir. اَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ  cümlesi, اِلَيْكُمْ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  أَنتُمۡ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا تُظۡلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُظۡلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُوَفَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وفي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

تُنْفِقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نفق ’dir.

İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  اَعِدُّوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sıla cümlesi olan  اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

 مِنْ قُوَّةٍ  car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

 قُوَّةٍ ‘deki nekrelik umum ve nev ifade eder.

مِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ  car mecruru temasül nedeniyle  مِنْ قُوَّةٍ ‘e atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

مِنْ قُوَّةٍ - مِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ  kelimeleri müsebbep alakasıyla savaşmak manasındadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyan İlmi) Sebebiyet alakası ile mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

قُوَّةٍ - اسْتَطَعْتُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Hitap, Müslümanlar grubuna ve yöneticilerine yöneliktir, çünkü gruptan maksat, milletin maslahatını gözeten vekillerdir ki işleri onlar yönetir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

القُوَّةُ  kelimesi mecazen etki sahibi bir şeyin etki şiddeti ve tesir şiddetinin sebebi için kullanılır. قُوَّةُ الجَيْشِ  ifadesi ordunun düşman üzerindeki şiddeti, silah ve teçhizatının kuvveti demektir ki burada da bu mana kastedilmiştir. Bu ifade; iki vasıtayla mecaz-ı mürseldir. Eski çağlardaki orduların gücü olan kılıç, ok ve yay edinmek günümüz orduları için de tank, tüfek, uçak ve füze edinmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

رِباطِ الخَيْلِ  ifadesi hususun umuma atfı kuvvetindedir. Bu hususi durumun önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

والرِّباطُ  mufâale sıygasındadır. Savaş için bir çok at yetiştirme manası için mübalağa maksadıyla zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

الرِّباطُ , cephe karargâhında bulunan askerler ve hayvanlar demektir. Veya rabît kelimesinin çoğuludur. Bu tıpkı, fısal kelimesinin fasîl (sütten kesilmiş yavru) lafzının çoğulu olması gibidir. Bağlanıp beslenen atların, cihat aletlerinin en kuvvetlilerinden olduğuna şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

مِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ Cihat için bağlanıp beslenen atlar; kuvvetin kapsamına dahil olduğu halde ayrıca zikredilmesi, diğer savaş bineklerinden daha önemli olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)  

تُرْهِبُونَ بِهٖ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَرٖينَ مِنْ دُونِهِمْ  cümlesi  اَعِدُّوا  fiilinin failinden veya mef’ûlünden halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Veciz ifade kastına matuf  عَدُوَّ اللّٰهِ  izafeti muzâfın tahkiri içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَعَدُوَّكُمْ  izafeti temasül nedeniyle  عَدُوَّ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Allah’a düşman olan, müslümanlara da düşmandır.

 مِنْ دُونِهِمْ  car-mecruru, اٰخَرٖينَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَدُوَّ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وعَدُوَّكُمْ  cümlesi, ya istînâfî beyâniyye cümlesi olarak umum şeylerin zikrinden sonra hususen ribatın zikrinden kaynaklanan bir sorunun cevabı niteliğinde gelmiştir ki kuvvet manasındadır, ya da  وأعِدُّوا  fiilinin zamirinden haldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Allah'ın düşmanı ve düşmanları müşriklerdir. İzafetle marife olmaları, en kısa yol olduğu içindir. Bu izafet; onlarla savaşmayı, onları korkutmayı, Rablerinin düşmanı olduğu için onları kınamayı ifade ederken Müslümanları kendilerine düşmanlık ettiklerinde onlarla savaşmaya teşvik eder. Çünkü onlar Allah’ın, tevhidin, Resulullah'ın (sav) düşmanıdır ve bunu açıkça ortaya koymuşlardır. Müslümanların da düşmanıdırlar. Müslümanlar ise Allah'ın dininin koruyucusu, destekçileri ve dini ayakta tutanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

آخَرِينَ مِن دُونِهِمْ  ile kastedilen, Müslümanların özelde veya genel olarak tanımadıkları düşmanlardır. Ve onlar, Müslümanlara düşmanlık ve hıyanet besleyen ve bazı kabileler gibi çevrelerini saran kimselerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَا تَعْلَمُونَهُمْ  cümlesi,  اٰخَرٖينَ  için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Fasılla gelen  اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ  cümlesi,  اٰخَرٖينَ ‘nin üçüncü sıfatı konumundadır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İşin büyüklüğünü göstermek ve ikazı artırmak için, Allah lafzının müsnedün ileyh olarak tekrarlanmasında tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  يَعْلَمُهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

لَا تَعْلَمُونَهُمْ  ve  اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

يَعْلَمُهُمْ - لَا تَعْلَمُونَهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ  cümlesi, bu diğerlerine yönelik tehditle tarizdir. Bu yüzden haber kinai manada gelmiştir. Yani Allah onları takip eder, eleştirir ve iyi bir şey yapmaya teşvik eder. Müslümanlara Allah'ın koruması altında oldukları nimetini hatırlatan bir tarizdir. Çünkü düşmanlarını saymış ve Müslümanları onlara karşı uyarmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ  cümlesinde müsnedün ileyhin haber konumunda olan fiile takdim edilmesi manayı güçlendirmek içindir. Yani haberin doğrulanması ve tekid içindir. Kastedilen şey; anlamın lazımının doğrulanmasıdır. Anlamın aslına gelince, kimse bunu inkâr edemeyeceği için teyit edilmesine gerek yoktur. Burada takdimin ihtisas manasına hamledilmesi güzel olmaz. Burada  ويَعْلَمُهُمُ اللَّهُ  buyurulsaydı öncesindeki cümleyle birlikte  لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ و اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ  ifadesinde kasr manası olurdu ama  لا تَعْلَمُونَهُمُ  cümlesiyle fasıl yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ

 

Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi  وَ ‘ la  وَاَعِدُّوا لَهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasındaki  مَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, şarttır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. 

مِنْ شَيْءٍ  ibaresinde  مِنْ  harfi ba’diyet içindir.  شَيْءٍ  kelimesi de nekre gelerek, kıllet ve nev ifade etmiştir. ‘Allah yolunda çok az şey bile harcasanız’ manasındadır.

فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  فٖي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  فٖي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  فٖي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

سَبٖيلِ اللّٰهِ  izafetinde  lafza-i celâle muzâf olması  سَبٖيلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَبٖيلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَبٖيلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır.  Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

Lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Çünkü ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Allah isminin kalplerde tazim, telezzüz ve haşyet duygularını artırmak için yapılan tekrarında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُوَفَّ اِلَيْكُمْ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

والتَّوْفِيَةُ , hakkın tam olarak ifasıdır. Allah bu infakı Allah'a borç vermek saymış ve buna bir karşılık vermiştir. Bu yüzden de mükâfatı istiare-i mekniyye yoluyla  التَّوْفِيَةُ  kelimesiyle isimlendirmiştir.  التَّوْفِيَةُ , ahiret mükâfatıyla birlikte bu dünyadaki mükâfatı da içerir. Bu mana İbn Abbas'tan nakledilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

يُوَفَّ اِلَيْكُمْ  şeklindeki ifadede fiil kullanılmıştır. Vefalı olarak ödenecek şey Allah yolunda infakın karşılığıdır. Böylece ödenecek şeyin sevap olduğu hissettirilmiştir.  التَّوْفِيَةُ  yani karşılık, infakın miktarı kadardır. Bu manada  وفّاهُ دَيْنَهُ (Borcunu ödedi.) denir.

İsnad; ya mecaz-ı aklî, ya da hazif mecazıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ  cümlesi  اِلَيْكُمْ ’deki zamirden haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  لَا تُظْلَمُونَ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

لَا تُظْلَمُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayetteki muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)