Tevbe Sûresi 112. Ayet

اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ  ١١٢

Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 التَّائِبُونَ tevbe edenler ت و ب
2 الْعَابِدُونَ ibadet edenler ع ب د
3 الْحَامِدُونَ hamdedenler ح م د
4 السَّائِحُونَ seyahat edenler س ي ح
5 الرَّاكِعُونَ rüku edenler ر ك ع
6 السَّاجِدُونَ secde edenler س ج د
7 الْامِرُونَ emredip ا م ر
8 بِالْمَعْرُوفِ iyiliği ع ر ف
9 وَالنَّاهُونَ ve men’edenler ن ه ي
10 عَنِ -ten
11 الْمُنْكَرِ kötülük- ن ك ر
12 وَالْحَافِظُونَ ve koruyanlar ح ف ظ
13 لِحُدُودِ sınırlarını ح د د
14 اللَّهِ Allah’ın
15 وَبَشِّرِ ve müjdele ب ش ر
16 الْمُؤْمِنِينَ mü’minleri ا م ن
 

“Dünyada yolcu gibi yaşayanlar” şeklinde tercüme ettiğimiz “es-sâihûn” kelimesinin sözlük anlamı “seyahat edenler”dir. Birçok sahâbî, Hz. Peygamber’in “Ümmetimin seyahati oruçtur” meâlindeki bir hadisine dayanarak âyetteki bu kelimeyi “oruç tutanlar” şeklinde yorumlamışlardır (Taberî, XI, 28). Seyahat ve oruç arasındaki benzerlik daha çok şu şekilde açıklanmıştır: Her ikisinde kişi birtakım zorluklara ve mahrumiyetlere katlanır; seyahatte kişi görmediği, bilmediği yerleri ve durumları görüp gözlemleyebilir, oruç tutan mümin de ruhen yücelerek melekût âleminin birtakım özel hallerine muttali olabilir. Bazı ilk dönem müfessirleri bir başka hadise dayanarak aynı kelimeyi, “cihad edenler” biçiminde açıklamışlardır. Kelimeyi sözlük anlamına göre yorumlayanlar, “yer yüzünde seyahat edenler”, “Mekke’den Medine’ye göç edenler”, “ilim öğrenmek için yolculuğa çıkanlar”, “Allah’ın birlik ve kudretini gösteren delilleri gözlemlemek ve onlardan sonuçlar çıkarmak için yollara düşenler” gibi açıklamalar yapmışlardır (İbn Atıyye, III, 89; Elmalılı, IV, 2625; Kur’an’ın dersler çıkarma amacıyla yeryüzünde gezip dolaşmayı özendirmesi hakkında bk. Âl-i İmrân 3/137). Tercümemize esas olan düşünceyi de şöyle özetlemek mümkündür: Bu dünyanın fâni olduğunu unutmayanlar, ömür sermayelerini olabildiğince ebedî mutluluğa yatıranlar, dünya hayatlarını hep bir yolcunun şuuru içinde yaşarlar; bu ebediyet yolcuları, kelimenin yorumunda zikredilen güzel davranışlar içinde bulunurlar.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 64-65

 
Riyazus Salihin, 1348 Nolu Hadis
Ebû Ümâme radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, sahâbeden bir adam:
–Yâ Resûlallah! Seyahata çıkmam için bana izin ver, dedi. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:
–”Şüphesiz ki ümmetimin seyahati Azîz ve Celîl olan Allah yolunda cihada çıkmaktır” buyurdu.
(Ebû Dâvûd, Cihâd 6)
 
سيح Seyaha : ساحَةٌ geniş mekan demektir. Aslen سَائِحٌ kelimesi geniş bir mekanda (ساحَةٌ) devamlı akan su manasına gelir. Bu anlamdan yola çıkarak ساحَ fiili de bir arazinin içinden ya da yeryüzünde bir ساحَ gibi geçip gitti demek olur. Kuran-ı Kerim’de iki defa geçen سائِحٌ kelimesi oruç tutan anlamındadır. Oruç ise iki çeşittir: 1- Hükmi oruç: Yiyeceği ve cinsi münasebeti terk etmeyi ifade eder. 2- Hikemî oruç: Kulak, göz ve dil gibi organları günahlardan korumaktır. Ayeti kerimelerde kastedilen سائِحٌ ibareleri birinci türden değil ikinci türden oruçtur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki türeviyle 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri seyahat ve seyyahtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ

 

İsim cümlesidir.  اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ  kelimeleri mahzuf mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Takdiri  هم  şeklindedir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

بِالْمَعْرُوفِ  car mecruru  الْاٰمِرُونَ ’ye mütealliktir. النَّاهُونَ  atıf harfi  وَ ’la  الْاٰمِرُونَ ’ye matuf olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

عَنِ الْمُنْكَرِ  car mecruru  النَّاهُونَ ‘ye mütealliktir. الْحَافِظُونَ  atıf harfi  وَ ’la  الْاٰمِرُونَ ’ye matuf olup, ref  alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. لِحُدُودِ اللّٰهِ  car mecruru  الْحَافِظُونَ ’ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâlin muzâfun ileyhi olup kesra ile mecrurdur.

اَلتَّٓائِبُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  توب  olan fiilin ism-i failidir.

الْعَابِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  عبد  olan fiilin ism-i failidir.

الْحَامِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  حمد  olan fiilin ism-i failidir.

السَّٓائِحُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  سيح   olan fiilin ism-i failidir.

الرَّاكِعُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ركع  olan fiilin ism-i failidir.

السَّاجِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  سجد  olan fiilin ism-i failidir.

الْاٰمِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi أمر  olan fiilinin ism-i failidir.

النَّاهُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  نهي  olan fiilinin ism-i failidir.

الْحَافِظُونَ kelimesi sülâsî mücerredi  حفظ  olan fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمَعْرُوفِ  kelimesi sülâsî mücerredi  عرف  fiilin ism-i mef’ûludur.

الْمُنْكَر  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan ifâl babının ism-i mef’ûludur.

  وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَشِّرِ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. الْمُؤْمِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

بَشِّرِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بشر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلتَّٓائِبُونَ الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ السَّٓائِحُونَ الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هم  olan mübteda, mahzuftur. 

اَلتَّٓائِبُونَ  haberdir. Müteakip …. الْعَابِدُونَ الْحَامِدُونَ ,السَّٓائِحُونَ ,الرَّاكِعُونَ ,السَّاجِدُونَ ,الْاٰمِرُونَ  kelimeleri de haberin ardından gelen haberlerdir. 

Haber konumundaki kelimeler, ism-i fail vezninde gelerek mübtedanın bu özelliğinin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Ayrıca hepsinin marife gelmesi bu sıfatların mübtedada kemal derecede olduğuna, aralarında وَ  olmaması, haberlerin hepsinin birden mübtedada mevcudiyetine işaret etmiştir.

النَّاهُونَ  hariç, bu kelimelerin hepsi arasında muvazene sanatı vardır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Atfın terk edilmesiyle sanki bunlar tek bir sıfatmış hissi uyandırılmış ve bir mevsufta bu sıfatların toplandığı ifade edilmiştir. Sıfatlar arasında  و  atıf harfinin zikri, mevsûfun bu sıfatla kemâl manada vasıflandığına delâlet ederken; atıf harfinin terki, mevsûfta zikredilen bütün sıfatların toplandığına delâlet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

السَّٓائِحُونَ  kelimesinin oruç tutanlar için kullanılması, oruçluların yemek, içmek ve şehvetten uzak durup Allah yolunda manevi bir yolculuğa çıkması nedeniyledir.

وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ , yedinci mübteda olan  الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezattır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  حُدُودُ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  حُدُودُ , tazim edilmiştir.

الْحَافِظُونَ ‘ye müteallik  لِحُدُودِ اللّٰهِۜ  ifadesinde istiâre vardır. Ayette mekan için kullanılan  لِحُدُودِ  ile kastedilen, Allah’ın  kesin sınırlarla belirttiği kuralları çiğneme yasağı ve belli ölçü ve sıfatlarla takdir etmiş olduğu hükümlerdir. Allah Teâla, bu hükümlerin uygulanması zorunluluğuna mübalağa yapmak için emirleri maddi sınıra benzetmiştir. Camî her ikisindeki engellemedir.

الْاٰمِرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَالنَّاهُونَ عَنِ الْمُنْكَرِ [Marufu emredip münkerden nehyedenler] ibaresinde ikili mukabele vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

بِالْمَعْرُوفِ  ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet)  من معروف  şeklinde geçmiştir. 

Örf, tanınan ve bilinen şey demektir. İnsana bilinen şeyler hoş gelir. Münker de nekre yani tanınmadık şeyleri ifade eder. Tanımadığımız bir şeyi yemek de hoşumuza gitmez ama farklı bir kültürde çok sevilebilir. O yüzden bu kuralın içine sadece dini tutum ve davranış değil, örf de girer. 

Bahsi geçenlerin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

الْمُنْكَر - بِالْمَعْرُوفِ  ve النَّاهُونَ - الْاٰمِرُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab vardır.

اَلتَّٓائِبُونَ - الْعَابِدُونَ - الْحَامِدُونَ - السَّٓائِحُونَ - الرَّاكِعُونَ - السَّاجِدُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ [Secde edenler ve rükû edenler] sözlerinden namaz kastedilmiştir. Cüz söylenmiş kül kastedilmiştir. Mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Namazın en önemli erkânından oldukları için bu ikisi zikredilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

السَّٓائِحُونَ [Seyahat edenler] “oruç tutanlar” demektir, çünkü aleyhis-salatü ve’s-selam Efendimiz, “Ümmetimin seyahati oruçtur.” buyurmuştur. Orucun seyahata benzetilmesi şehvetleri engellemesinden ya da mülk ve melekûtun gizemlerinden haberdar olmak için nefis mücadelesi olmasındandır. Ya da cihat veya ilim öğrenmek için seyahat edenlerdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

السَّٓائِحُونَ  seyyahlar, gezginler yani oruçlular. Çünkü Peygamber Efendimiz, سَيَاحَةُ اُمَّت۪ى الصَّوْمُ “Ümmetimin seyahati oruçtur.” (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Orucun seyahata benzerliği vardır: Seyahat eden kimse, işin icabı olarak gerek yiyip içmek, gerek dinlenmek ve daha başka nefsinin istekleri hususunda tutumlu davranmak ve bazı sıkıntılara katlanmak zorunda kalır. Oruç tutmak da insanı nefsani arzulardan uzak tutmak açısından çok önemli bir yolculuğa benzer.

Seyahat, insanın görmediği, bilmediği bir takım şeylerle karşılaşmasına vesile olan bir dış dünya yolculuğudur. Bunun gibi oruç da insanın kendi iç dünyasında gizli kalmış bir takım özelliklerin tanınmasına, mülk ve melekût aleminin bir takım sırlarına vakıf olmasına vesile olur. Seyahat bir bedeni riyazet olduğu gibi oruç da bir ruhi riyazet ve seyahattır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Cenab-ı Hakk, önceki ayette müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığını beyan edince bu ayette de, o müminlerin dokuz sıfatla mevsuf olan kimseler olduklarını beyan buyurmuştur. Ayetteki, bu dokuz sıfatın merfû oluşu hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1. Bunlar, medh üzere merfû olup, takdiri;  هُمُ التَّائِبُونَ الْعَابِدُونَ  “Onlar, tövbe edici olan, hamd edici olan kimselerdir.” şeklindedir. Bu, “Şüphesiz ki Allah, müminlerden canlarını ve mallarını satın aldı.” ayetinde bahsedilen müminler tövbe eden, ibadet eden müminlerdir" manasına gelir.

2. Zeccâc şöyle demiştir: “Ayetteki  التَّائِبُونَ (ve diğer sıfatlar), haberi mahzuf olan birer mübtedadır ve takdiri; وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰى  ‘Cihat etmeseler dahi tövbe eden, ibadet eden.. kimseler de cennet ehlindendir.” şeklinde olabilir. Bu güzel bir izahtır. Çünkü buna göre cennet vaadi bütün müminler için söz konusu olmuş olur. Fakat biz, التَّائِبُونَ (ve devamını) kendinden önceki ayetle ilgili kılarsak o zaman cennet vaadi sadece mücahitler için söz konusu olur.” Bu ayette dokuz sıfatla ilgili açıklama:

1-Tövbe ederler: Usulcüler de buna, “Her türlü günah ve masiyetten tövbe edenler” manasını vermişlerdir. Bu mana daha uygundur. Çünkü tövbe, bazen küfürden (inkârdan) bazen de günahtan dolayı yapılır. Ayetteki  التَّائِبُونَ  kelimesi, başında elif-lâm bulunan umum bir kelimedir. O halde bu, bunların hepsini (her ikisini de) içine alır. Bu sebeple, bunu küfürden tövbeye tahsis etmek, bir tahakkümdür (delilsiz iddiadır).   

2- İbadet ederler,   3- Hamd ederler,   4- Oruç tutup, ilim için gurbete çıkarlar,   

5 - 6. Kâdî şöyle demektedir: “Cenab-ı Hakk, rükû ve secdeyi namazdan kinaye olarak zikretmiştir. Çünkü namaz kılanın (namazdaki) diğer şekilleri, âdetine (her zamanki hallerine) uygundur. Bu da onun kalkması ve oturmasıdır. Bu hususta, âdetin dışına çıkan şey, rükû ve secdedir. İşte bu ikisi ile namaz kılan ve kılmayan arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.” Şöyle de denebilir: Kıyam (ayakta durma), Allah için gösterilen tevazunun ilk basamağı; rükû, ortası; secde ise en son basamağıdır. Bundan dolayı namaz kılmaktan maksadın, alabildiğine huşû, hudû ve tazim gösterme olduğuna dikkat çekmek üzere huşûnun ve kulluğun nihai noktasına delalet ettikleri için (namaz kılma manasında) bilhassa rükû ve secde zikredilmiştir.

7 - 8. Bu ifadede cihadın farz kılınışına bir işaret vardır. Çünkü marufun (iyiliğin) başı Allah’a iman; münkerin (kötülüğün başı) ise Allah’ı inkârdır. Cihat, imana teşviki ve küfürden alıkoymayı gerektirir. Bundan dolayı cihat, marufu emir ve münkeri nehiy konusuna dahildir.

وَالنَّاهُونَ... ifadesinin başına وَ  edatının getirilmesi ile ilgili şu izahlar yapılmıştır: Birinci izah: Eşitlik bazen وَ  ile bazen de وَ ‘ sız olarak gösterilir.

İkinci İzah: Bu ayetlerin maksadı, cihada teşvik etmektir. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk önce bu altı sıfatı zikretmiş, daha sonra da “marufu emredenler, münkerden nehyedenler...” buyurmuştur. Buna göre kelamın takdiri, “Şu altı sıfatı taşıyanlar, marufu emredip münkerden nehyedenlerdir” şeklinde olur. Biz, emr-i maruf nehy-i münkerin başının cihat olduğunu söyledik. O halde bu ifadenin başına وَ  getirilmesinin maksadı, bahsettiğimiz bu hususa dikkat çekmektir.

Bu kelimelerin başına وَ  harfi getirilmiş olmasının üçüncü izahı şudur: Geçen her sıfat insanın kendisi için yaptığı ibadetler olup, onların başkasıyla ilgisi ve alakası yoktur. Ama nehy-i münker meselesi ise başkasıyla ilgisi olan bir ibadettir. Bu nehiy ve yasaklama, öfkenin kabarmasına ve düşmanlığın ortaya çıkmasına sebebiyet verir. Çoğu kez nehyedilen kimse, kendisini nehyedeni dövmeye ve onu öldürmeye yeltenir. Böylece nehy-i münker, ibadet ve taat çeşitlerinin en zoru olmuş olur. İşte bu sebeple daha çok sıkıntı ve meşakkatin bulunduğuna dikkat çekmek için  النَّاهُونَ  kelimesinin başına وَ  getirilmiştir.

9. Allah’ın sınırlarını korurlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bazı alimler والنّاهُونَ عَنِ المُنْكَرِ  ifadesindeki  و  harfinin  واوَ الثَّمانِيَةِ  olduğunu söylemiştir. Araplar herhangi bir şeyi sayarken 8. de bu harfi zikrederler. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بَشِّرِ  fiili , تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı en belirgin anlam, kesrettir.

Cümlede zamir makamında bahsi geçenlerin  الْمُؤْمِن۪ينَ  şeklinde zahir olarak zikredilmesi, özellikleri sayılan kişilerin mümin olduğuna dikkat çekmek ve onlara tazim için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır.

الْمُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

Tövbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler ve kötülükten men edenler ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar tek tek sayılmış, sonra mü’min olmaları ve müjdelendikleri hükmünde birleştirilmiştir. Bu üslup bedî’ sanatlardan cem’ sanatıdır. Bu sanatın yapıldığı kelamı dinleyen muhatabın merakı artar ve hükmü heyecanla bekler.

Bu ayette müjdele emriyle görevli bulunan kişi Rasulullah (s.a.v) olduğu gibi herkes de olabilir. İşte bu, daha güzel ve yerinde bir yorumdur. Çünkü burada söz konusu hususun, müjdeleyebilecek herkes tarafından müjdelenmeyi hak edecek kadar önemli ve muazzam bir husus olduğu iması söz konusudur. (Bakara/25)

Bu cümlede müjdesi verilen şeyin hazfedilmesi tazim içindir. Sanki, “Onları fehimlerin anlamayacağı ve sözlerin ifade edemeyeceği şeylerle müjdele!” buyurmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ  ifadesinde önemlerine ve şereflerine binaen zamir yerine zahir isim getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)