اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ١١١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | اللَّهَ | Allah |
|
| 3 | اشْتَرَىٰ | satın almıştır |
|
| 4 | مِنَ | -den |
|
| 5 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minler- |
|
| 6 | أَنْفُسَهُمْ | canlarını |
|
| 7 | وَأَمْوَالَهُمْ | ve mallarını |
|
| 8 | بِأَنَّ |
|
|
| 9 | لَهُمُ | kendilerinin olmak üzere |
|
| 10 | الْجَنَّةَ | cennet |
|
| 11 | يُقَاتِلُونَ | savaşırlar |
|
| 12 | فِي |
|
|
| 13 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 14 | اللَّهِ | Allah |
|
| 15 | فَيَقْتُلُونَ | öldürürler |
|
| 16 | وَيُقْتَلُونَ | ve öldürülürler |
|
| 17 | وَعْدًا | bir sözdür |
|
| 18 | عَلَيْهِ | üstlendiği |
|
| 19 | حَقًّا | gerçek |
|
| 20 | فِي |
|
|
| 21 | التَّوْرَاةِ | Tevrat’ta |
|
| 22 | وَالْإِنْجِيلِ | ve İncil’de |
|
| 23 | وَالْقُرْانِ | ve Kur’an’da |
|
| 24 | وَمَنْ | ve kim |
|
| 25 | أَوْفَىٰ | daha çok durabilir |
|
| 26 | بِعَهْدِهِ | sözünde |
|
| 27 | مِنَ |
|
|
| 28 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 29 | فَاسْتَبْشِرُوا | o halde sevinin |
|
| 30 | بِبَيْعِكُمُ | alışverişinizden |
|
| 31 | الَّذِي |
|
|
| 32 | بَايَعْتُمْ | yaptığınız |
|
| 33 | بِهِ | O’nunla |
|
| 34 | وَذَٰلِكَ | ve işte |
|
| 35 | هُوَ | o |
|
| 36 | الْفَوْزُ | başarıdır |
|
| 37 | الْعَظِيمُ | büyük |
|
Bazı tefsirlerde bu âyetin Hicret’ten az önce İkinci Akabe Biatı sırasında Resûlullah ile ona destek sözü veren Medineli müslümanlar arasında geçen bir konuşma üzerine nâzil olduğuna dair bir rivayet yer almaktadır (İbn Atıyye, III, 87; Taberî iniş zamanını belirtmeksizin bu rivayetin ortak unsuru olan Abdullah b. Revâha’nın sözüne yer verir, bk. XVI, 35-36). Nakledilen bu konuşmanın anılan görüşmeler sırasında cereyan etmiş olması muhtemel olmakla beraber, âyetin içeriği ve bağlamı Tebük Seferi’ne yakın bir tarihte indiği kanaatini güçlendirici niteliktedir ve daha Mekke dönemindeyken indiğini kabul etmeye elverişli görünmemektedir (Derveze, XII, 222-223). Âyetin Medine’de Mescid-i Nebevî’de indiğini, müslümanlar tarafından büyük bir sevinçle karşılandığını ve ensardan bir kişinin yukarıda işaret edilen konuşmada geçen, “Doğrusu bu kârlı bir alışveriş! Artık ne vazgeçer ne vazgeçilmesine razı oluruz” ifadesini kullandığını belirten rivayet de bu kanaati desteklemektedir (İbn Ebû Hâtim, VI, 1886).
Esasen evrendeki bütün varlıklar, bu arada insanların can ve malları Allah’ın hükümranlığı altında olmakla beraber, insanın yine ilâhî iradeyle tâbi tutulduğu sınavın bir uzantısı olarak yüce Allah “canlar”ı ve “mallar”ı müminlere izâfe etmiş, onların bu sınavdaki seçme özgürlüğüne dikkat çekmiştir. Âyette müminler için kâr, kazanç, başarı kavramlarının dünya ile sınırlı olamayacağı, mutluluk anlayışının dünyevî hazlar içine hapsedilemeyeceği fikri, satım sözleşmesi benzetmesinden yola çıkan edebî bir üslûp kullanılarak işlenmektedir. Müslümanların kritik bir durumda bulundukları sırada onları düşmana karşı savaşmaya özendiren bu âyette dahi ölümü ve öldürmeyi göze almanın ancak Allah’ın rızâsını kazanma amacını taşıdığı ve Allah’ın huzurunda yapılan bir antlaşma çerçevesinde, yani O’nun koyduğu ilkelere uygun biçimde cereyan ettiği takdirde bir değer ifade edeceğinin belirtilmesi, beşerî ihtiraslar ve dünyevî çıkarlar uğrunda canını ortaya koymanın budalaca bir cengâverlik veya sonuçları dünya hayatıyla sınırlı bir kumarbazlık, bu amaçla başkalarının canına kıymanın da altından kalkılamaz bir vebal olduğunu gösterir (Kur’an’ın öldürme konusundaki ifadeleriyle ilgili bir açıklama için bu sûrenin 5. âyetinin tefsirine bk.).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 63-64
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. اشْتَرٰى cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اشْتَرٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru اشْتَرٰى fiiline müteallik olup cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
اَنْفُسَهُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَمْوَالَهُمْ atıf harfi وَ ’la اَنْفُسَهُمْ ‘e matuftur. أَنَّ ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle اشْتَرٰى fiiline müteallik olup mahallen mecrurdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
لَهُم car mecruru أَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْجَنَّةَ kelimesi أَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada karşılık – bedel manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اشْتَرٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الْمُؤْمِن۪ينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ
Fiil cümlesidir. يُقَاتِلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru يُقَاتِلُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَقْتُلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقْتَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. وَعْداً mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; وعدهم وعدا (Onlara bir vaat verdi) şeklindedir.
عَلَيْهِ car mecruru وَعْداً ‘e mütealliktir. حَقاًّ mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; حقّ ذلك الوعد حقّا şeklindedir. فِي التَّوْرٰيةِ car mecruru وَعْداً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. الْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ kelimeleri atıf harfi وَ ’la التَّوْرٰيةِ ‘e matuftur.
Mef’ûlü mutlakın fiili şu durumlarda hazf edilebilir: 1) Emir ve nehiy fiillerinin yerini alırsa, 2) Dua ifade eden fiilin yerini alırsa, 3) Sonucu açıklamak için getirildiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُقَاتِلُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi قتل ’dur.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar.Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ
وَ itiraziyyedir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.
Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَوْفٰى şart fiili olup, elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هُو ‘dir. بِعَهْدِه۪ car mecruru اَوْفٰى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru اَوْفٰى fiiline mütealliktir.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن بايعتم اللَّه على الجنّة فاستبشروا ببيعكم şeklindedir.
اسْتَبْشِرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِبَيْعِكُمُ car mecruru اسْتَبْشِرُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl بَيْعِكُمُ ‘un sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası بَايَعْتُمْ بِه۪ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
بَايَعْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru بَايَعْتُمْ fiiline mütealliktir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt) ف ‘si gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ‘si gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ‘si gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
اسْتَبْشِرُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi بشر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
بَايَعْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi بيع ’dur.
اَوْفٰى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وفي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَوْزُ haber olup damme ile merfûdur. الْعَظ۪يمُ kelimesi الْفَوْزُ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَظ۪يمُ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اِنَّ ’nin haberi olan اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
وَاَمْوَالَهُمْ , tezayüf nedeniyle mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ ‘e atfedilmiştir.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ve akabindeki بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ cümlesi, masdar tevilinde بِ harfi ile اشْتَرٰى fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim - tehir ve icazı hazif vardır. لَهُمْ car mecruru, اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْجَنَّةَ , muahhar ismidir.
Cümlenin tekid harfi اِنَّ ile başlaması, habere verilen öneme binaendir. İstifham-i inkârî sıygasıyla ilk olarak cihada teşviğin vurgulandığı bu ayet ile, bir işe yönelmek için niyetlenen ancak ardından bulunduğu yere yığılıp kalan kişinin halini temsilen gelen ما لَكم إذا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا في سَبِيلِ اللَّهِ اثّاقَلْتُمْ إلى الأرْضِ ayetinin; yaptığı cihadın mükafatının cennet olduğu hususunda kesin inanca sahip olan müminleri, bu hususta tereddüte düşen kimseler menziline koyması münasip olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müminler ifadesiyle en açık olarak kastedilen, bu ümmetin müminleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى cümlesinde istiare-i tebeiyye vardır. Müminlerin, canlarını ve mallarını feda etmeleri ve buna karşılık olarak onlara cennetin verilmesi, alışverişe benzetilmiştir. Müminin Rabbiyle yaptığı alışverişte kâr kesin bir şekilde garantilidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Bu istiarede Yüce Allah, müminlere, kendi dinini ve elçisini -salat ve selam olsun- savunma uğrunda yapacakları cihadda canlarını ve mallarını feda etmelerini emredip, bunun karşılığında onlara cennet nimetleri içinde ebedi kalmayı ve cehennemden güvende olmayı garanti edince, (ayette) onların canları ve malları “satılık mal ve ticaret metaı” yerine konulmuş; bunların karşılığında ödenecek bedeller (cennet nimetleri) ise belirlenmiş fiyatlar gibi anlatılmıştır. Ödenecek bedeller, ticari metalardan daha çok hatta değer olarak kat kat fazla olduğundan, yapılan bu ticaret çok kârlı olmuştur. Sözün özü, menfaat elde etme amacı taşıması itibariyle bütün ibadetler ticaret kollarına benzer. Şu var ki; ibadetlerle ahiret menfaatleri, ticaretlerle ise dünya menfaatleri elde edilmek istenir. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)
Allah Teâlâ müminleri, Kendi yolunda feda ettikleri canları ve malları karşılığında cennetle mükâfatlandırmayı, mecazî olarak satın almak şeklinde ifade ediyor. Burada akdin konusu olan şey (mebî), müminlerin canları ve malları; satılan şeyin karşılığı olan bedel de cennet olarak gösterilmiştir. Dikkati çeken şudur: "Allah, müminlere cenneti canları ve malları karşılığında satmıştır" ifadesi kullanılmamıştır. Bu da müminlerin canlarının ve mallarının son derece önemsendiğini belirtmek içindir. Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Meânî alimleri şöyle demişlerdir: Allah'ın, gerçekte herhangi bir şeyi satın alması söz konusu değildir. Çünkü müşteri, sahip olmadığı şeyi satın alır. İşte bundan ötürü, Hasan el-Basrî bu ayete: "Allah, bazı canları satın aldı ki onları zaten kendisi yaratmıştı. Yine bazı malları da satın aldı ki o malları, onlara rızık olarak veren de zaten kendisidir. Fakat Cenab-ı Hak bunu, lütufkâr bir şekilde taata çağırmak için böyle beyan buyurmuştur. Bunun özü şudur: Mümin, ne zaman Allah yolunda savaşır ve bu uğurda öldürülür, ruhu çıkar ve malı da Allah yolunda harcanırsa, ahirette Allah Teâlâ'dan, yaptığı bu şeylere karşılık cenneti alır. Böylece bu, bir değiş-tokuş ve bir alış-veriş olmuş olur ki işte ayetteki, "Allah karşılığında cenneti بِالْجَنَّةِ vererek canlarını ve mallarını satın almıştır" ifadesi bu manadadır" demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَهُمُ الجَنَّةَ ‘deki لِ harf-i ceri mülkiyet ve istihkak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Her müşterinin, mutlaka bir satıcısı bulunması gereklidir. Burada ise satan da alan da Allah Teâlâ'dır. Satanın ve alanın aynı kimse olması ancak alışverişte faydasına olan şeylere aklı ermeyen bir çocuğun işlerini yerine getiren kayyim hakkında doğru olur. Bu alışveriş, memnunluk verici olması şartına bağlıdır. Bundan dolayı ayetteki bu mesel (benzetme), kulun, adeta kendi işlerini yürütemeyen bir çocuğa; Allah Teâlâ'nın da iyi ve mükemmel bir kayyime benzetildiğini gösterir. Bundan maksat, Cenab-ı Hakk'ın müsamahakâr olup günahları affedeceğine ve kullarını her türlü hayır ve saadet mertebelerine ulaştıracağına işaret etmektir.
İkinci incelik: Allah Teâlâ, (onların canları ve malları) diye kulların kendisine izafe etmiştir. Dolayısıyla canların ve malların kullara nispet edilmesi, kulların kendilerinin dışında iki şeyin bulunmasını gerektirir. Aslında durum da böyledir. Çünkü insan, devamlı kalan aslî cevherden ibarettir. Bu beden, o aslî cevherin aleti, edevatı ve bineği durumundadır. Mal da bu bineğin faydasına olarak yaratılmıştır. İşte Hak Teâlâ insandan bu bineği ile malını, cennet karşılığında satın almıştır. Doğrusu da budur. Çünkü insanın, bu durmadan değişen maddeler âleminin faydalarına mal ve bedenle ilgili faydalara kalbi bağlı kaldığı müddetçe, yüce mutluluklara ve kıymetli derecelere ulaşması imkânsız olur. Fakat insanın bu faydalara olan ilgisi kesilir ve bu ilgi, bedeni ölüme; malı da Allah'ın rızasını kazanmak için harcama derecesine gelirse, o kimse, hidayeti heva-i hevesine; Mevlâ'yı dünyaya, ahireti ûlâ'ya (dünyaya) tercih etmiş olur. Dolayısıyla da saidlerden, iyiler (ebrâr) den, faziletli ve hayırlı kimselerden olur. O halde, burada aslında satıcı olan, (insanın) o kutsi ruh cevheridir, müşteri (satın alan) de Allah Teâlâ'dır. Bu iki bedelden birisi çürümeye mahkûm beden ile fani maldır, diğeri ise devamlı cennet ve baki mutluluklardır. O halde büyük bir kazanç elde edilmiş, gam ve keder zail olmuş olur. İşte bundan ötürü Cenab-ı Hak, "O halde (ey müminler) yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin" buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَب۪يلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
Lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Çünkü ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Birbirine matuf فَيَقْتُلُونَ ve وَيُقْتَلُونَ cümleleri, يُقَاتِلُونَ cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Her ikisi de müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَيُقْتَلُونَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
وَعْداً عَلَيْهِ حَقاًّ فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِۜ cümlesinde وَعْداً , takdiri; وعدهم وعدا (Onlara bir vaat verdi) olan mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
حَقاًّ da aynı şekilde takdiri حقّ (Gerçek oldu) olan mahzuf fiilin, önceki manayı tekid eden mef’ûlü mutlakıdır. Yani cümle حقّ ذلك الوعد حقّا (Bu vaat gerçek olarak vuku buldu) şeklindedir. Mef’ûlü mutlakların amillerinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي التَّوْرٰيةِ ve ona tezayüf nedeniyle atfedilen وَالْاِنْج۪يلِ ve وَالْقُرْاٰنِۜ kelimeleri, وَعْداً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِي التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Tevrat, İncil, Kur’an, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü bu sayılanlar hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kitaplardakilerin hak gerçek olduğunu etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
يُقَاتِلُونَ - فَيَقْتُلُونَ - يُقْتَلُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
التَّوْرٰيةِ - الْاِنْج۪يلِ - الْقُرْاٰنِۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يُقَاتِلُونَ [Savaşırlar] ifadesinde, tıpkı “Siz Allah ve Resulüne iman edersiniz; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz.” [Saf 61/11] ayetinde olduğu gibi emir anlamı vardır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ [Onlar Allah yolunda savaşırlar (mukatele ederler), öldürürler ve öldürülürler.] Bu kelam, makabli (kendinden öncesi) için bir izah mahiyetindedir. Fakat bu izah, satın almanın amacını beyan için olmadığı gibi kendisini beyan için de değildir. Çünkü müminlerin Allah Teâlâ yolunda savaşması, Allah'ın, onların canlarını ve mallarını satın almasından değil, fakat onların kendi canlarını ve mallarını Allah yolunda feda etmelerindendir. Sanki: "- Onlar canlarını ve mallarını cennet karşılığında nasıl satıyorlar?" diye sorulmuş da buna cevap olarak:
"- Onlar Allah yolunda savaşırlar..." denilmiştir. İşte bu, onların, canlarını ve mallarını Allah Teâlâ yolunda feda etmeleri demektir. " Öldürürler ve öldürülürler" ifadesi de bunu açıklar niteliktedir. Çünkü Allah Teâlâ yolunda savaşan kimse, sağ, salim ve ganimetlerle geri dönmüş olsa bile Allah Teâlâ yolunda canını feda etmiş sayılır. Ayetteki "öldürürler ve öldürülürler" vasıflandırması, her ikisinin veya birinin şart olduğunu belirtmek için değil, fakat küllün (bütünün), ba'zın (cüzün) vasfıyla tavsifi kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَقْتُلُونَ [öldürürler] kelimesinin, يُقْتَلُونَ (öldürülürler) kelimesinden önce zikredilmesi, savaşın, canları feda etmek demek olduğu noktasında iki sonuç arasında fark olmadığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
المُقاتَلَةِ في سَبِيلِ اللَّهِ ibaresinin öldürülmeye, işkenceye vb. şeylere karşı sabır manasında kullanımı mecazdır. Bu şekilde يُقاتِلُون fiili hem gerçek hem de mecaz anlamıyla kullanılmış olur.(Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette Allah Teâlâ, müminlerden istediklerini emir kalıbında değil, haber cümlesi kalıbında beyan etmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَيَقْتُلُونَ - يُقْتَلُونَ kelimeleri, şekil bakımından birbirinden farklı olduğu için burada cinas-ı nakıs vardır. Bu da edebi sanatlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ
وَ , itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı babındandır.
İstifham üslubunda gelen cümlede, مَنْ istifham ismi, mübtedadır. اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَوْفٰى ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
بِعَهْدِه۪ ve مِنَ اللّٰهِ car-mecrurları, اَوْفٰى ‘ya mütealliktir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَعْداً - بِعَهْدِه۪ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ [Sözünü Allah'tan daha çok yerine getiren kimdir] sorusu gerçek manada soru değildir, vaadi yerine getirmede mübalağadır ve hak olduğunu onaylatmadır. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ [Ahdinde Allah'tan daha vefalı kim olabilir?] cümlesi, makablinin mefhûmunu yani vaadin hak olduğunu, ziyadesiyle açıklar. Çünkü Allah Teâlâ’nın, ahdine herkesten daha çok bağlı olduğunu bildirir. Çünkü vaadi gözetmemek, üstün ahlak sahibi insanlardan sadır olacak bir hareket değil iken bütün kâinatın yaratıcısı ve alemlerden müstağni olan Cenab-ı Allah'tan sadır olması nasıl düşünülebilir? (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مِن harf-i ceri karşılaştırma (efdaliyet) içindir. Sîbeveyh’e göre ise ibtidaiyyedir. Yani mecazi ibtida’ içindir. Allah azze ve celle’nin kemal sıfatlarının manasının tamamının zihinde canlandırılması için zamir yerine ism-i celâl kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن بايعتم اللَّه على الجنّة (Cennet üzerine Allah'a biat edersen) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذ۪ي بَايَعْتُمْ بِه۪ۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بِبَيْعِكُمُ için sıfat konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan بَايَعْتُمْ بِه۪ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetin başındaki gaib zamirden bu cümlede hitap zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
بَيْعِكُمُ - اشْتَرٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بِبَيْعِكُمُ - بَايَعْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin ال ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.
Müsnedün ileyhin uzak için kullanılan işaret ism-i ذٰلِكَ ile marife olması, işaret edilenin önemini, mertebesinin yüksekliğini belirterek tazim ve tecessüm ifade etmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Allah’ın müminler için vaadettiği lütuflara işaret eden ذٰلِكَ ‘de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ذٰلِكَ sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir.
الْفَوْزُ için sıfat olan الْعَظ۪يمُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mesel tarikinde olmayan bu tezyîl cümlesi, önceki manayı tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır.
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ - Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, s. 190)
Uzak için kullanılan ve daha önceki harikulade olayları gösteren ذٰلِكَ ism-i işareti, bu hadiselere mazhar olanların şanının ve faziletteki mertebelerinin yüceliğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Zamir makamında gelen işaret ismi ذٰلِكَ bunun son derece belli, müşahede edilebilir cinsten sayıldığını bildirir. Bunun uzaklık manasını içermesi de işaret edilen davranışın derecesinin yüksek ve mertebesinin uzak olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Maide Suresi/32)
Bu ayette iki tezyîl vardır. Birincisi, Allah Teâlâ’nın وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا sözüdür. Bu sözden önce kelam tamam olmuştu. Allah, öncesini pekiştirmek için bu sözü getirmiştir.
İkincisi, Allah Teâlâ’nın َوَمَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ مِنَ اللّٰهِ sözüdür. Bu söz, öncesini pekiştirmek için mesel-i sâir olarak getirilmiştir. Bu, birinci tezyîl için ikinci tezyîldir. Dr.Mustafa Aydın Arap Dili Belagatında Bedî‘ilmi Ve Sanatları)
ذَلِكَ هو الفَوْزُ العَظِيمُ cümlesi, az lafızla çok mana ifade eden tezyîl cümlesidir. Cümlenin başındaki işaret zamiri ise bu alışverişin tüm vasıflarını karşılıklarıyla birlikte ihtiva eder. Fasıl zamiri, isim cümlesi ve ehemmiyet manası veren العَظِيمُ sıfatıyla ise bu mana tekid edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)