Tevbe Sûresi 18. Ayet

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ  ١٨

Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا ancak
2 يَعْمُرُ imar ederler ع م ر
3 مَسَاجِدَ mescidlerini س ج د
4 اللَّهِ Allah’ın
5 مَنْ kimseler
6 امَنَ inanan ا م ن
7 بِاللَّهِ Allah’a
8 وَالْيَوْمِ ve gününe ي و م
9 الْاخِرِ ahiret ا خ ر
10 وَأَقَامَ ve kılan ق و م
11 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
12 وَاتَى ve veren ا ت ي
13 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
14 وَلَمْ ve
15 يَخْشَ korkmayan خ ش ي
16 إِلَّا başkasından
17 اللَّهَ Allah’tan
18 فَعَسَىٰ umulur ع س ي
19 أُولَٰئِكَ onların
20 أَنْ
21 يَكُونُوا olmaları ك و ن
22 مِنَ -dan
23 الْمُهْتَدِينَ doğru yolu bulanlar- ه د ي
 

Bu âyetlerde, sağlam bir inanç üzerine temellendirilmemiş dinî davranışların Allah katında bir değere sahip olmadığı açıklanmaktadır.Bunun iyi anlaşılması için somut bir örneğe yer verilmiş, o günkü muhatap kitlenin yakından bildiği ve dine hizmet konusunda sembol haline gelmiş olan Kâbe ile ilgili bazı görevlere değinilmiştir. Âyetlerin iniş sebebiyle ilgili değişik rivayetler bulunmakla beraber, bunların içerdiği bazı bilgilerle âyetlerin nüzûl zamanı arasında uyumsuzluklar bulunmaktadır. Bu rivayetlerdeki bilgilerden hareketle âyetlerin, müslümanlar arasında çıkan bir tartışmada, hacılara su verme hizmetini üstlenen ve Mescid-i Harâm’ın onarım ve bakımı ile meşgul olan müşriklerin müminler gibi sevap alıp alamayacaklarının konuşulması ve durumun Resûlullah’a sorulması üzerine indiği söylenebilir (Taberî, X, 94-97; İbn Atıyye, III, 16-17; Şevkânî, II, 392-394). Bununla birlikte, âyetlerin ifadesi mutlaktır ve hedefi geneldir; içeriği de, birçok âyette değişik vesilelerle ve farklı üslûplarla ortaya konan iman-amel arasında güçlü bir ilişki bulunduğu fikriyle ve davranışlarda sırf Allah’ın hoşnutluğunu gözetmenin önemli olduğu ilkesiyle örtüşmektedir. Bütün bu anlatımların ortak noktası şudur: Aklî ölçülere ve geleneklere göre ne kadar yararlı ve önemli sayılırsa sayılsın, bir işin Allah katında değer kazanmasının ön koşulu, Allah’a ortak koşmamak ve O’nun hoşnutluğunu kazanma iradesine sahip olmaktır. Câhiliye döneminde Kâbe’nin bakımı ve hacılara yardımcı olmak için oluşmuş hizmet birimleri ve bu hizmetlerin yürütülmesine ilişkin gelenekler vardı. Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında (İslâm’dan yaklaşık 150 yıl önce) Kureyş’e geçen bu hizmetlerin sorumluluğunu üstlenmek onurlu bir görev sayıldığı gibi bir yandan da ekonomik faydalar sağlıyordu. 19. âyette iki önemli hizmete (sikåye ve imâre) değinilmiş olmakla beraber burada sadece bu iki işin değil, genel olarak Mescid-i Harâm’a ve hacılara verilen hizmetlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Sikåye, hacılara içecek su temin etme görevini, imâre ise Kâbe’nin bakım ve onarılması görevini ifade etmektedir. Bu ikinci görevin süreklilik taşıyan yönü sidâne ve hicâbe şeklinde anılır; Kâbe’nin perdedarlığı, Kâbe anahtarının muhafaza edilmesi demektir. Âyette bu iki görevin (sikåye ve imâre) zikri ile yetinilmesinin sebebi, Resûlullah’ın Mekke’nin fethinden sonra Câhiliye âdetlerinin kaldırıldığını ve sadece sikåye ile sidânenin bırakıldığını bildirmiş olmasıyla izah edilebilir. Âyetlerin iniş sebebini gösteren rivayetlerde –müşrik olduğu halde yaptığı hizmetten ötürü Allah katında sevap kazanıp kazanamayacağı tartışılan kişiler için– söz konusu edilen görevlerin bu iki hizmet olması da muhtemeldir (Derveze, XII, 93-94). Yukarıda belirtilen konuya hazırlık olmak üzere 17-18. âyetlerde, mescidlerin imar edilmesi konusuna ve kendi inkârcılıklarını görüp bildikleri halde putperestlerin Allah’a ibadet yeri olan mescidleri imar edemeyeceklerine değinilmiştir. 17. âyetin “inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururlarken” şeklinde çevrilen kısmı, “Resûlullah’ın peygamberliğini açıkça inkâr ettikleri, Kâbe’ye putlar dikip onlara tapındıkları ve Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ettikleri halde” gibi mânalarla açıklanmıştır (Râzî, XVI, 8). Burada “imar etme” ile mescidlerin maddî anlamdaki imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa mânevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Âyet her iki mânaya açık durmakla beraber, mescidlere gereken ilgiyi gösterme, Resûlullah’ın uygulamaları ışığında caminin fonksiyonlarını belirleyip bunları canlı tutma, özellikle Allah’a kulluk ve İslâm kardeşliğinin pekiştirilmesi amacına dönük faaliyetlerle mescidleri ihya etme anlamı daha güçlü bulunmuştur. Cami inşası faaliyetlerinde nicelik ve nitelik yönlerinden birtakım aşırılıkların bulunduğu bir gerçektir. Fakat bu konu değerlendirilirken basit mukayeseler yapılarak dindar insanların Allah’a kulluk edilen mekânlara ihtimam gösterme duyguları rencide edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, Resûlullah zamanındaki sadelik sadece mescidlere özgü bir özellik değildi. Sosyal ve iktisadî şartların değişmesiyle kişisel yaşantılarında refah düzeyini yükselten, kendi meskenleri ve diğer sosyal faaliyet mekânları için büyük harcamalar yapan müslümanların mâbedlerini eski sadelik ve basitliği içinde korumaları beklenemezdi. Kaldı ki cami ve mescidlerin ibadetin yanı sıra eğitim ve benzeri alanlarla ilgili önemli fonksiyonları da vardı. Öte yandan dikkatten kaçırılmaması gereken bir husus şudur: Estetik düşüncesinin her şeyden önce günlük hayatın en çok ilgili olduğu mekânlara yansıtılmaya çalışılması çok doğaldır ve cami mimarisi müslümanlar için sanatı geliştirme ve sanat ruhunu topluma aşılama açısından çok verimli bir alan oluşturmuştur.Günümüzde bu konunun sağlıklı bir planlamaya kavuşturulamamış ve disipline edilememiş olması ise maalesef bu alandaki faaliyetlerin ehil olmayan ellerde kalmasına, dolayısıyla dine karşı haksız eleştirilerin yöneltilmesine yol açmaktadır.

 

Kuran Yolu Tefsiri ( Diyanet)

 
Riyazus Salihin, 1062 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mescidlere devam etmeyi alışkanlık haline getiren bir adamı gördüğünüz zaman, onun gerçek mü’min olduğuna şahitlik ediniz”. Allah Taâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar onarırlar. İşte onlar, doğru yolu bulanlardan olabilirler” [Tevbe sûresi (9), 18].
(Tirmizî, Îman 8, Tefsîru sûre(9). Ayrıca bk. İbni Mâce, Mesâcid 19)
 

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ 

 

Fiil cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir. اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ‘nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

يَعْمُرُ  damme ile merfû muzari fiildir.  مَسَاجِدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنَ بِاللّٰهِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُوَ ‘dir.  بِاللّٰهِ  car mecruru  اٰمَنَ  fiiline mütealliktir. الْيَوْمِ الْاٰخِرِ  atıf harfi  و ’la  بِاللّٰهِ ‘ye matuftur. الْاٰخِرِ  kelimesi  الْيَوْمِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَقَامَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. ٱلصَّلَوٰةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتَى الزَّكٰوةَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.  

اٰتَى  fiili elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir. 

أَقَامَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi قوم ‘dir. 

اٰتَى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dir. 

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَخْشَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اِلَّا  hasr edatıdır.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.     

 فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَسٰٓى  terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ  gibi ismini ref haberini nasb eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

اُو۬لٰٓئِكَ  işaret ismi  عَسٰٓى ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  عَسٰٓى ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَكُونُوا  nakıs,  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı  يَكُونُوا ’nun ismi olup mahallen merfûdur. مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ  car mecruru  يَكُونُوا ’nun mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُهْتَد۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.  يَعْمُرُ  maksûr/sıfat   مَنْ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Veciz ifade kastına matuf  مَسَاجِدَ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  مَسَاجِدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Fail konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘nin sılası olan  اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlere tazim ifade eder. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla ayetteki lafza-i celâllerde tecrîd sanatı, işin önemini bildirmek ve kalplerde haşyet duygularını artırmak için zamir makamında zahir ismin zikriyle yapılan tekrarında ise iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ  car-mecruru,  اٰمَنَ  fiiline müteallik olan  بِاللّٰهِ ‘ye tezayüf nedeniyle atfedilmiştir.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

الْاٰخِرِ  kelimesi  الْيَوْمِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müteakip  وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ  ve  وَاٰتَى الزَّكٰوةَ  cümleleri, atıf harfi  وَ ‘la, … اٰمَنَ بِاللّٰه  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Her iki cümle de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

الصَّلٰوةَ  -  الزَّكٰوةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Sılaya matuf olan  وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ  cümlesi ise menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

İki tekit hükmündeki kasırla mana tekid edilmiştir.

لَمْ  ve  اِلَّا  ile oluşan kasr, cümleyi tekid etmiştir. Kasr, fiille mef’ûl arasındadır. يَخْشَ  maksûr/sıfat,  اللّٰهَ  maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur. Allah’tan başkasından korkmazlar. Yani, sadece Allah’tan korkarlar.

Allah’ın mescidlerini mamur edenlerin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy ve istisna ile gelen kasr cümlesi (وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ) muhatabın kabul etmediği ya da kuşku duyduğu konularda gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ  cümlesinin kasr üslubuyla gelmesinden maksat, müşriklerin dışındaki diğer grupları da Allah’ın mescitlerini imar etmekten uzaklaştırmaktır. Müşrikler zaten açıkça uzaklaştırılmışlardır. İsm-i mevsûlden ve sılasından murad ise özellikle Müslümanlardır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada murad olunan mana, imarı gerçekleştirme vasfını müminlere tahsis etmektir. Yani Allah Teâlâ'nın varlığına, birliğine, vahiyde yer aldığı haliyle ahiret gününün ebediliğine, mükâfat ve mücazatına iman eden; dinde tarif edildiği gibi namazı dosdoğru kılan ve zekâtı da veren; Allah Teâlâ'dan başkasından korkmayan, O'nun emir ve yasaklarının gereklerini yerine getiren, yaşadığı dini hayat sebebiyle hiç kimsenin kınamasından ve ayıplamasından etkilenmeyen ve hiçbir zalimden korkmayan kimse ancak Allah Teâlâ'nın mescitlerini imar edebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Burada  وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ  buyurularak sadece namaz ile zekatın anılması bu ibadetlerin şanının yüceliğini gösterir ve bunlara dikkat etmeye teşvik eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


 فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  يَعْمُرُ مَسَاجِدَ  cümlesine atfedilmiştir. Terecci manalı nakıs fiil  عَسَى ’nın dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. İnşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

عَسٰى  fiili tereccî harfidir. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıkıp haberî manaya gelmesi sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

عَسٰٓى ‘nın isminin işaret ismiyle marife olması, bahsi geçen kişilere tazim ifade eder.

Onlardan ism-i işaretle bahsedilmesi, sayılan amelleri sebebiyle bu ümidi hakettiklerine tenbih içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ  cümlesi,  عَسٰٓى  fiilinin haberi konumundadır. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْمُهْتَدٖينَ  car mecruru  كانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

Ebu Hayyan şöyle der:  عَسٰٓى  fiili, Kur’an’ın neresinde gelirse gelsin, Allah için kullanılmışsa kesinlik ifade eder. Burada  عَسٰٓى  fiilinin kullanılmış olması, müşriklerin hidayete erenlerden olma ümidini tamamen ortadan kaldırır. Çünkü kimde bu dört haslet bulunursa onun durumu, hidayete ermesi ümit edilen kimsenin durumuna getirilmiştir. Bu hasletlerden yoksun olanın durumu nasıl olur?! Bu ayet, korkunun ümide tercih edilmesini ve salih amellere aldanılmamasını ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

عَسٰى  fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es- Suyûtî, c. 1, s. 53)

Burada önemli bir nokta vardır ki yüksek vasıflı müminlerin mazhar olacakları bu sonucun umulabilir bir sonuç olarak ifade edilmiş olması, hidayet üzere olduklarını zanneden kâfirleri kınamak ve onların bütün ümitlerini yok etmek içindir. Çünkü müminlerde bunca kemâlât (kâmil vasıflar) var iken onların akıbetleri  “عَسٰٓى  / umulur, muhtemeldir” ifadeleri arasında dönüyorsa kâfirlerin halleri nasıl olabilir?

Ancak bu beyan, müminler için lütuf olmakla beraber korkuyu ümide tercih etmeye teşvik demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)