Tevbe Sûresi 17. Ayet

مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ  ١٧

Allah’a ortak koşanların, inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا yoktur
2 كَانَ yoktur ك و ن
3 لِلْمُشْرِكِينَ müşrikler için ش ر ك
4 أَنْ
5 يَعْمُرُوا imar etmeleri ع م ر
6 مَسَاجِدَ mescidlerini س ج د
7 اللَّهِ Allah’ın
8 شَاهِدِينَ şahitler iken ش ه د
9 عَلَىٰ
10 أَنْفُسِهِمْ kendi nefislerinin ن ف س
11 بِالْكُفْرِ küfrüne ك ف ر
12 أُولَٰئِكَ onların
13 حَبِطَتْ boşa çıkmıştır ح ب ط
14 أَعْمَالُهُمْ yaptıkları işler ع م ل
15 وَفِي ve
16 النَّارِ ateşte ن و ر
17 هُمْ onlar
18 خَالِدُونَ sürekli kalacaklardır خ ل د
 

Bu âyetlerde, sağlam bir inanç üzerine temellendirilmemiş dinî davranışların Allah katında bir değere sahip olmadığı açıklanmaktadır.Bunun iyi anlaşılması için somut bir örneğe yer verilmiş, o günkü muhatap kitlenin yakından bildiği ve dine hizmet konusunda sembol haline gelmiş olan Kâbe ile ilgili bazı görevlere değinilmiştir. Âyetlerin iniş sebebiyle ilgili değişik rivayetler bulunmakla beraber, bunların içerdiği bazı bilgilerle âyetlerin nüzûl zamanı arasında uyumsuzluklar bulunmaktadır. Bu rivayetlerdeki bilgilerden hareketle âyetlerin, müslümanlar arasında çıkan bir tartışmada, hacılara su verme hizmetini üstlenen ve Mescid-i Harâm’ın onarım ve bakımı ile meşgul olan müşriklerin müminler gibi sevap alıp alamayacaklarının konuşulması ve durumun Resûlullah’a sorulması üzerine indiği söylenebilir (Taberî, X, 94-97; İbn Atıyye, III, 16-17; Şevkânî, II, 392-394). Bununla birlikte, âyetlerin ifadesi mutlaktır ve hedefi geneldir; içeriği de, birçok âyette değişik vesilelerle ve farklı üslûplarla ortaya konan iman-amel arasında güçlü bir ilişki bulunduğu fikriyle ve davranışlarda sırf Allah’ın hoşnutluğunu gözetmenin önemli olduğu ilkesiyle örtüşmektedir. Bütün bu anlatımların ortak noktası şudur: Aklî ölçülere ve geleneklere göre ne kadar yararlı ve önemli sayılırsa sayılsın, bir işin Allah katında değer kazanmasının ön koşulu, Allah’a ortak koşmamak ve O’nun hoşnutluğunu kazanma iradesine sahip olmaktır. Câhiliye döneminde Kâbe’nin bakımı ve hacılara yardımcı olmak için oluşmuş hizmet birimleri ve bu hizmetlerin yürütülmesine ilişkin gelenekler vardı. Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında (İslâm’dan yaklaşık 150 yıl önce) Kureyş’e geçen bu hizmetlerin sorumluluğunu üstlenmek onurlu bir görev sayıldığı gibi bir yandan da ekonomik faydalar sağlıyordu. 19. âyette iki önemli hizmete (sikåye ve imâre) değinilmiş olmakla beraber burada sadece bu iki işin değil, genel olarak Mescid-i Harâm’a ve hacılara verilen hizmetlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Sikåye, hacılara içecek su temin etme görevini, imâre ise Kâbe’nin bakım ve onarılması görevini ifade etmektedir. Bu ikinci görevin süreklilik taşıyan yönü sidâne ve hicâbe şeklinde anılır; Kâbe’nin perdedarlığı, Kâbe anahtarının muhafaza edilmesi demektir. Âyette bu iki görevin (sikåye ve imâre) zikri ile yetinilmesinin sebebi, Resûlullah’ın Mekke’nin fethinden sonra Câhiliye âdetlerinin kaldırıldığını ve sadece sikåye ile sidânenin bırakıldığını bildirmiş olmasıyla izah edilebilir. Âyetlerin iniş sebebini gösteren rivayetlerde –müşrik olduğu halde yaptığı hizmetten ötürü Allah katında sevap kazanıp kazanamayacağı tartışılan kişiler için– söz konusu edilen görevlerin bu iki hizmet olması da muhtemeldir (Derveze, XII, 93-94). Yukarıda belirtilen konuya hazırlık olmak üzere 17-18. âyetlerde, mescidlerin imar edilmesi konusuna ve kendi inkârcılıklarını görüp bildikleri halde putperestlerin Allah’a ibadet yeri olan mescidleri imar edemeyeceklerine değinilmiştir. 17. âyetin “inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururlarken” şeklinde çevrilen kısmı, “Resûlullah’ın peygamberliğini açıkça inkâr ettikleri, Kâbe’ye putlar dikip onlara tapındıkları ve Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ettikleri halde” gibi mânalarla açıklanmıştır (Râzî, XVI, 8). Burada “imar etme” ile mescidlerin maddî anlamdaki imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa mânevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Âyet her iki mânaya açık durmakla beraber, mescidlere gereken ilgiyi gösterme, Resûlullah’ın uygulamaları ışığında caminin fonksiyonlarını belirleyip bunları canlı tutma, özellikle Allah’a kulluk ve İslâm kardeşliğinin pekiştirilmesi amacına dönük faaliyetlerle mescidleri ihya etme anlamı daha güçlü bulunmuştur. Cami inşası faaliyetlerinde nicelik ve nitelik yönlerinden birtakım aşırılıkların bulunduğu bir gerçektir. Fakat bu konu değerlendirilirken basit mukayeseler yapılarak dindar insanların Allah’a kulluk edilen mekânlara ihtimam gösterme duyguları rencide edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, Resûlullah zamanındaki sadelik sadece mescidlere özgü bir özellik değildi. Sosyal ve iktisadî şartların değişmesiyle kişisel yaşantılarında refah düzeyini yükselten, kendi meskenleri ve diğer sosyal faaliyet mekânları için büyük harcamalar yapan müslümanların mâbedlerini eski sadelik ve basitliği içinde korumaları beklenemezdi. Kaldı ki cami ve mescidlerin ibadetin yanı sıra eğitim ve benzeri alanlarla ilgili önemli fonksiyonları da vardı. Öte yandan dikkatten kaçırılmaması gereken bir husus şudur: Estetik düşüncesinin her şeyden önce günlük hayatın en çok ilgili olduğu mekânlara yansıtılmaya çalışılması çok doğaldır ve cami mimarisi müslümanlar için sanatı geliştirme ve sanat ruhunu topluma aşılama açısından çok verimli bir alan oluşturmuştur.Günümüzde bu konunun sağlıklı bir planlamaya kavuşturulamamış ve disipline edilememiş olması ise maalesef bu alandaki faaliyetlerin ehil olmayan ellerde kalmasına, dolayısıyla dine karşı haksız eleştirilerin yöneltilmesine yol açmaktadır.

 

Kuran Yolu Tefsiri ( Diyanet)

 

مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ

İsim cümlesidir.  مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

لِلْمُشْرِك۪ينَ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَعْمُرُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَسَاجِدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

شَاهِد۪ينَ  kelimesi  يَعْمُرُوا ‘deki failin hali olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ  car mecruru  شَاهِد۪ينَ ‘ye mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْكُفْرِ  car mecruru  شَاهِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَاهِد۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  شهد  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُشْرِك۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَبِطَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. اَعْمَالُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فِي النَّارِ  car mecruru  خَالِدُونَ  ‘ye mütealliktir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَالِدُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

خَالِدُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

 

مَا كَانَ لِلْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لِلْمُشْرِك۪ينَ  car mecruru,  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِد۪ينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Veciz ifade kastına matuf  مَسَاجِدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  مَسَاجِدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

شَاهِد۪ينَ  kelimesi  يَعْمُرُوا ‘deki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ  ve  بِالْكُفْرِ  car mecrurları, ism-i fail vezninde gelerek fiil gibi amel eden  شَاهِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.

بِالْكُفْرِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları  içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79) 

Buradaki olumsuzluk manası, [Onlar oraya ancak korkarak girebilirler.] ayetindeki olumsuzluk kabilinden bir cevazla değil fakat vukuun gerçekleşmesiyle ilgilidir. Allah'a ortak koşanlar, Beytullah'ın etrafına putları dikmek ve onlara tapmak suretiyle şirki nasıl yaşadıklarını apaçık gösterirken, Mescid-i Haram'ı imar etmeleri söz konusu olamaz. Onlar, ağızlarıyla, “Biz, kâfiriz!” demeseler bile onların bu davranışları, küfürlerine sarahatle (apaçık) şehadet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada Mescid-i Haram kastedildiği halde çoğul kipi ile  مَسَاجِدَ  (mescitler) buyurulması Mescid-i Haram'ın, bütün mescidlerin kıblesi ve imamı olmasından dolayıdır. Bu itibarla Mescid-i Haram'ı imar eden, bütün mescidleri imar etmiş sayılır. Yahut Mescid-i Haram'ın cihetlerinden her biri müstakil bir mescit sayılır. Diğer mescitler ise böyle değildir. Çünkü diğer mescitlerde değişik cihetlerde kıble değişmez. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

İbni Kesir, Ebu Amr ve Yakub   مَسْجِدَ اللَّهِ   diye tekil olarak okumuşlardır. Bundan maksat Mescid-i Haram’dır. Veya izafetle marife olması cins içindir. Diğerleri ise  “مَساجِدَ اللَّهِ ”  diye okumuşlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Onlar, çırılçıplak bir vaziyette Kâbe'yi tavaf ediyorlar ve: “Biz, içinde bulunuyorken Allah'a isyan ettiğimiz elbiselerle Kâbe'yi tavaf edemeyiz.” diyorlardı. Kâbe'yi her tavaf edişlerinde de putlarına secde ediyorlardı. İşte bu, onların, kendilerinin küfür ve şirklerine şahitlik etmeleri demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ

 

Cümle ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve küfürde çok ileri gittiklerini ifade eder.

Müsned olan  حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. 

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ  cümlesi, onları zemmetmek (yermek) için ism-i işaret getirilerek başlamıştır. Çünkü onlar inkârlarına bizzat kendileri şahitlik etme vasıflarıyla ayırt edilmişlerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Dilciler  حَبْطٌ  kelimesinin asıl manasının, “devenin kendisine zarar veren bir şeyi yiyip bundan dolayı karnı şişerek ölmesi” olduğunu söylemişlerdir. Amellerin boşa gitmesi de  حَبْطٌ  kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü bu, ifsat edici şeyin kendisine arız olması (ortaya çıkması) sebebiyle bir şeyin bozulmasına benzer. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Bakara Suresi/217)

Fesat ortak yönüyle kâfirlerin amellerine istiare yoluyla benzetilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyân ilmi)

وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ

 

وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  هُمْ  mübteda, خَالِدُونَ  haberdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. فِي النَّارِ  car mecruru önemine binaen amili olan  خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

خلد  aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak kalıcı anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

فِي النَّارِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  النَّارِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Kafirlerin cehennemde ateşe maruz kalmaları, adeta bir şeyin, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir.  Çünkü ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

فِي النَّارِ  kelimesinin  خَالِدُونَ  kelimesine takdimi, fasılaya uygun olması ve kâfirlere kötü sonucu bir an önce bildirmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yaşadıkları küfürle beraber, Mescid-i Haram'ı imar etmenin ve benzeri hayır işleri yapmanın hiçbir değeri yoktur. Onların amelleri küfürleri sebebiyle boşa gitmiş ve rüzgârda savrulmuş toz olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)