اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | امَنُوا | inanan(lar) |
|
| 3 | وَهَاجَرُوا | ve hicret eden(ler) |
|
| 4 | وَجَاهَدُوا | ve cihad eden(ler) |
|
| 5 | فِي |
|
|
| 6 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah |
|
| 8 | بِأَمْوَالِهِمْ | mallarıyla |
|
| 9 | وَأَنْفُسِهِمْ | ve canlarıyla |
|
| 10 | أَعْظَمُ | daha büyüktür |
|
| 11 | دَرَجَةً | dereceleri |
|
| 12 | عِنْدَ | katında |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah |
|
| 14 | وَأُولَٰئِكَ | ve işte |
|
| 15 | هُمُ | onlardır |
|
| 16 | الْفَائِزُونَ | kurtuluşa erenler |
|
Bu âyetlerde, sağlam bir inanç üzerine temellendirilmemiş dinî davranışların Allah katında bir değere sahip olmadığı açıklanmaktadır.Bunun iyi anlaşılması için somut bir örneğe yer verilmiş, o günkü muhatap kitlenin yakından bildiği ve dine hizmet konusunda sembol haline gelmiş olan Kâbe ile ilgili bazı görevlere değinilmiştir. Âyetlerin iniş sebebiyle ilgili değişik rivayetler bulunmakla beraber, bunların içerdiği bazı bilgilerle âyetlerin nüzûl zamanı arasında uyumsuzluklar bulunmaktadır. Bu rivayetlerdeki bilgilerden hareketle âyetlerin, müslümanlar arasında çıkan bir tartışmada, hacılara su verme hizmetini üstlenen ve Mescid-i Harâm’ın onarım ve bakımı ile meşgul olan müşriklerin müminler gibi sevap alıp alamayacaklarının konuşulması ve durumun Resûlullah’a sorulması üzerine indiği söylenebilir (Taberî, X, 94-97; İbn Atıyye, III, 16-17; Şevkânî, II, 392-394). Bununla birlikte, âyetlerin ifadesi mutlaktır ve hedefi geneldir; içeriği de, birçok âyette değişik vesilelerle ve farklı üslûplarla ortaya konan iman-amel arasında güçlü bir ilişki bulunduğu fikriyle ve davranışlarda sırf Allah’ın hoşnutluğunu gözetmenin önemli olduğu ilkesiyle örtüşmektedir. Bütün bu anlatımların ortak noktası şudur: Aklî ölçülere ve geleneklere göre ne kadar yararlı ve önemli sayılırsa sayılsın, bir işin Allah katında değer kazanmasının ön koşulu, Allah’a ortak koşmamak ve O’nun hoşnutluğunu kazanma iradesine sahip olmaktır. Câhiliye döneminde Kâbe’nin bakımı ve hacılara yardımcı olmak için oluşmuş hizmet birimleri ve bu hizmetlerin yürütülmesine ilişkin gelenekler vardı. Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında (İslâm’dan yaklaşık 150 yıl önce) Kureyş’e geçen bu hizmetlerin sorumluluğunu üstlenmek onurlu bir görev sayıldığı gibi bir yandan da ekonomik faydalar sağlıyordu. 19. âyette iki önemli hizmete (sikåye ve imâre) değinilmiş olmakla beraber burada sadece bu iki işin değil, genel olarak Mescid-i Harâm’a ve hacılara verilen hizmetlerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Sikåye, hacılara içecek su temin etme görevini, imâre ise Kâbe’nin bakım ve onarılması görevini ifade etmektedir. Bu ikinci görevin süreklilik taşıyan yönü sidâne ve hicâbe şeklinde anılır; Kâbe’nin perdedarlığı, Kâbe anahtarının muhafaza edilmesi demektir. Âyette bu iki görevin (sikåye ve imâre) zikri ile yetinilmesinin sebebi, Resûlullah’ın Mekke’nin fethinden sonra Câhiliye âdetlerinin kaldırıldığını ve sadece sikåye ile sidânenin bırakıldığını bildirmiş olmasıyla izah edilebilir. Âyetlerin iniş sebebini gösteren rivayetlerde –müşrik olduğu halde yaptığı hizmetten ötürü Allah katında sevap kazanıp kazanamayacağı tartışılan kişiler için– söz konusu edilen görevlerin bu iki hizmet olması da muhtemeldir (Derveze, XII, 93-94). Yukarıda belirtilen konuya hazırlık olmak üzere 17-18. âyetlerde, mescidlerin imar edilmesi konusuna ve kendi inkârcılıklarını görüp bildikleri halde putperestlerin Allah’a ibadet yeri olan mescidleri imar edemeyeceklerine değinilmiştir. 17. âyetin “inkârlarına bizzat kendileri tanıklık edip dururlarken” şeklinde çevrilen kısmı, “Resûlullah’ın peygamberliğini açıkça inkâr ettikleri, Kâbe’ye putlar dikip onlara tapındıkları ve Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ettikleri halde” gibi mânalarla açıklanmıştır (Râzî, XVI, 8). Burada “imar etme” ile mescidlerin maddî anlamdaki imarının yani inşası, onarımı ve bakımının mı yoksa mânevî yönden ayakta tutulması için gerekli işlerin yapılmasının mı kastedildiği üzerinde durulmuştur. Âyet her iki mânaya açık durmakla beraber, mescidlere gereken ilgiyi gösterme, Resûlullah’ın uygulamaları ışığında caminin fonksiyonlarını belirleyip bunları canlı tutma, özellikle Allah’a kulluk ve İslâm kardeşliğinin pekiştirilmesi amacına dönük faaliyetlerle mescidleri ihya etme anlamı daha güçlü bulunmuştur. Cami inşası faaliyetlerinde nicelik ve nitelik yönlerinden birtakım aşırılıkların bulunduğu bir gerçektir. Fakat bu konu değerlendirilirken basit mukayeseler yapılarak dindar insanların Allah’a kulluk edilen mekânlara ihtimam gösterme duyguları rencide edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki, Resûlullah zamanındaki sadelik sadece mescidlere özgü bir özellik değildi. Sosyal ve iktisadî şartların değişmesiyle kişisel yaşantılarında refah düzeyini yükselten, kendi meskenleri ve diğer sosyal faaliyet mekânları için büyük harcamalar yapan müslümanların mâbedlerini eski sadelik ve basitliği içinde korumaları beklenemezdi. Kaldı ki cami ve mescidlerin ibadetin yanı sıra eğitim ve benzeri alanlarla ilgili önemli fonksiyonları da vardı. Öte yandan dikkatten kaçırılmaması gereken bir husus şudur: Estetik düşüncesinin her şeyden önce günlük hayatın en çok ilgili olduğu mekânlara yansıtılmaya çalışılması çok doğaldır ve cami mimarisi müslümanlar için sanatı geliştirme ve sanat ruhunu topluma aşılama açısından çok verimli bir alan oluşturmuştur.Günümüzde bu konunun sağlıklı bir planlamaya kavuşturulamamış ve disipline edilememiş olması ise maalesef bu alandaki faaliyetlerin ehil olmayan ellerde kalmasına, dolayısıyla dine karşı haksız eleştirilerin yöneltilmesine yol açmaktadır.
Kuran Yolu Tefsiri ( Diyanet)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. هَاجَرُوا fiili atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
هَاجَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. جَاهَدُوا fiili atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
جَاهَدُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru جَاهَدُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
بِاَمْوَالِهِمْ car mecruru جَاهَدُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْفُسِهِمْ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
هَاجَرُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi هجر ’dir.
جَاهَدُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ‘dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ
Cümle, اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. دَرَجَةً temyiz olup fetha ile mansubdur.
عِنْدَ mekân zarfı اَعْظَمُ ‘ye mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْظَمُ kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ fasıl zamiridir. الْفَٓائِزُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Veya munfasıl zamir هُمُ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَٓائِزُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. هُمُ الْفَٓائِزُونَ cümlesi, işaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْفَٓائِزُونَ kelimesi sülâsî mücerredi فوز olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الَّذ۪ينَ müsnedün ileyh, اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِ cümlesi müsneddir.
Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir.
Ayrıca onların bilinen bir grup olduğuna ve sonradan gelecek habere dikkat çeker.
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan اٰمَنُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَهَاجَرُوا ve وَجَاهَدُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۙ cümleleri aynı üslupla gelerek hükümde ortaklık nedeniyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
هَاجَرُو - جَاهَدُوا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cihat konularının mal ve can şeklinde belirtilmesi, taksim sanatıdır.
فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ ibaresindeki فٖي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. فٖي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada فٖي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
سَبٖيلِ اللّٰهِ izafetinde lafzâ-i celâle muzâf olması سَبٖيلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَبٖيلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَبٖيلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır.
اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ ibaresi, اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberidir.
اَعْظَمُ , bir vasfın, bir varlıkta diğer varlıklardan daha fazla olduğunu ifade eder ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
دَرَجَةً temyiz olarak mansubdur. Temyiz, anlamı güçlendirip tamamlamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV, Tekid)
عِنْدَ mekan zarfı, اَعْظَمُ ‘ya mütealliktir.
Az sözle çok anlam ifade eden عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olması عِنْدَ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) (Enam/57)
Cümlede cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Özellikleri sayılan kimseler, mertebe yüksekliğinde cem edilmişlerdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Derecelerden başka ayetlerde de bahsedilmişti. Bakara Suresi’nde, “Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır.” yine Enfal Suresi’nin başlarında “Onlar için Rabbleri katında dereceler vardır.” buyrulmuştu. Tüm bu ayetlerde dereceler; müstear olarak kullanılmıştır. Nitekim عند الله sözü de derecelerin yüksekliğinin Allah indindeki rıza makamındaki yüksekliğe işaret ettiğini ve faziletin de Allah'ın şereflendirmesiyle meydana geldiğini göstermektedir. Çünkü عند kelimesinin aslı takrîb (yakınlaştırma) zarfıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Burada, fazilet itibariyle mufaddalun aleyh (kendisine üstün olarak görülenler) mahzuf olup zikredilmemektedir. Yani iman edip de hicret eden, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler Allah katında; iman ettiği halde sikâye (Kâbe’yi ziyaret için gelenlerin su ihtiyaçlarının karşılanması görevi) ve imâre (Kâbe'nin bakım ve îmârını yapma görevi) vazifeleriyle memur olup da hicret etmemiş ve küfür ehli arasında bulundukları sürede Müslümanlar kadar cihat etmemiş kişilere kıyasla büyük dereceye sahiptirler. Yani burada maksat ilk grubun ikinci gruba olan üstünlük ve faziletinin belirtilmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mübteda ve haberden oluşan cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ mübteda, هُمُ fasıl zamiri, الْفَٓائِزُونَ haberdir.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilenlerin önemini vurgulayarak, tazim ifade etmiştir.
Fasıl zamiri kasr ifade eder. اُو۬لٰٓئِكَ maksûr/mevsûf, الْفَٓائِزُونَ maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onlar sadece kurtulmuş olmaya tahsis edilmiştir.
Müsnedin elif-lam ile marife yapılması burada kasr olduğunu gösterir. Bu kasr kasr-ı iddiâî olup, ermiş oldukları başarının azamet ve yüceliğindeki mübalağa manasını sağlar. Öyle ki başkalarının başarısı, onların başarısı yanında yok hükmünde görülmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Haberin الْ takısıyla marife olması, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
الْفَٓائِزُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayette cem' ma’at-taksim sanatı vardır. Bu kimselerin özellikleri, iman edip hicret etmek, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihat etmek, derece bakımından yüksek olmak şeklinde sıralanarak taksim yapılmış, kurtuluşa erenler olmaları açısından cem edilmiştir.
Bilindiği gibi fasıl zamiri haberin sıfat olmadığına da delalet eder. Bu tip kasrlarda, fasıl zamiri tahsise ilaveten haberin mübtedaya nispetini de tekid eder. Aslında bu ifade bütün kasrlarda vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ cümlesi hasr ifade eder. Yani kazananlar başkaları değil, sadece onlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Onların elde ettikleri başarıyı haketmelerinin, onları diğerlerinden ayıran belli vasıfları sebebiyle olduğuna işaret etmek için burada tenbih manasında ism-i işaret kullanılmıştır. Bu vasıflarsa; iman etmiş olmaları, hicret etmeleri ve son olarak mallarıyla ve canlarıyla cihat etmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İsm-i faillerdeki elif-lâmlar, ism-i mevsûl olduklarından sılaları fiil manasındadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Âdiyat Suresi, 1-5)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)