قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ ٢٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | إِنْ | eğer |
|
| 3 | كَانَ | ise |
|
| 4 | ابَاؤُكُمْ | babalarınız |
|
| 5 | وَأَبْنَاؤُكُمْ | ve oğullarınız |
|
| 6 | وَإِخْوَانُكُمْ | ve kardeşleriniz |
|
| 7 | وَأَزْوَاجُكُمْ | ve eşleriniz |
|
| 8 | وَعَشِيرَتُكُمْ | ve hısım akrabanız |
|
| 9 | وَأَمْوَالٌ | ve mallar |
|
| 10 | اقْتَرَفْتُمُوهَا | kazandığınız |
|
| 11 | وَتِجَارَةٌ | ve ticaret(iniz) |
|
| 12 | تَخْشَوْنَ | korktuğunuz |
|
| 13 | كَسَادَهَا | düşmesinden |
|
| 14 | وَمَسَاكِنُ | ve konutlar |
|
| 15 | تَرْضَوْنَهَا | hoşlandığınız |
|
| 16 | أَحَبَّ | daha sevgili (ise) |
|
| 17 | إِلَيْكُمْ | size |
|
| 18 | مِنَ | -tan |
|
| 19 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 20 | وَرَسُولِهِ | ve Elçisi(nden) |
|
| 21 | وَجِهَادٍ | ve cihad etmekten |
|
| 22 | فِي |
|
|
| 23 | سَبِيلِهِ | O’nun yolunda |
|
| 24 | فَتَرَبَّصُوا | o halde gözetleyin |
|
| 25 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 26 | يَأْتِيَ | getirinceye |
|
| 27 | اللَّهُ | Allah |
|
| 28 | بِأَمْرِهِ | emrini |
|
| 29 | وَاللَّهُ | ve Allah |
|
| 30 | لَا |
|
|
| 31 | يَهْدِي | (doğru) yola iletmez |
|
| 32 | الْقَوْمَ | topluluğu |
|
| 33 | الْفَاسِقِينَ | yoldan çıkmış |
|
Bu âyetlerin Mekke fethinden önce yakınlarından ve mallarından kopmamak için hicret etmek istemeyenler hakkında veya müslümanlardan dokuz kişinin dinden dönüp Mekke’ye sığınmaları üzerine onlarla dostluk yapılmamasını bildirmek üzere indiği yönünde rivayetler vardır (Zemahşerî, II, 144-145; Râzî, XVI, 18). Fakat bunlar, ancak âyetlerin Mekke fethinden önce indiğinin kabul edilmesi halinde tutarlı olabilmektedir. Oysa bunların ardından gelen âyetler Huneyn Savaşı’ndan söz etmektedir ve bu savaş Mekke fethinden sonra olmuştur. Derveze şöyle bir yorumun âyetlerin içeriğine daha uygun düşeceğini belirtir: Mekke’nin fethinden sonra bazı müslümanlar hâlâ müşrik olan akrabalarıyla sıkı ilişkilerini sürdürüyorlardı. Âyet onları uyarmak için inmiş olmalıdır. Râzî de yukarıdaki rivayetlerin, sûrenin iniş zamanı açısından problemli olduğuna işaret ettikten sonra benzer bir yorum yaparak şöyle der: Bazı müslümanlar, “Bir müminin çok yakın akrabaları arasında inkârcı kimseler bulunabilir. Bunlarla ilişkileri tamamen kesmek mümkün değildir” gibi sözler söylüyorlardı; işte âyet bu tereddüdü ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Yine Derveze, âyetlerin sert üslûbu dikkate alınarak şu ihtimal üzerinde de durulabileceğini kaydeder: Şartlar Resûlullah’ın Medine çevresinde müslüman olmamış kabileler üzerine bazı askerî seriyyeler düzenlemesini gerektirmiş, bunun üzerine onların müslüman olan akrabalarınca itirazda bulunulmuştu; işte âyetler bunu eleştirmek üzere inmiş olabilir. Her ne olursa olsun âyetlerin ifadesi mutlak ve hedefi geneldir. Bunlardan çıkan ana fikir, bir mümin için hiçbir dünyevî amacın Allah ve resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha önemli, değerli ve cazip olamayacağıdır. Ayrıca bu âyetler müslüman varlığını güçlendirme ve müminler arasındaki dayanışmayı arttırma hedefinin diğer bütün insanî ilişki ve düşüncelerden önce geldiğini hatırlatmaktadır (XII, 95-97; müminlerin başka din mensuplarıyla ilişkileri ve inkârcıları dost edinmeleri konusunda bk. Âl-i İmrân 3/28).
23. âyet Mücâdele sûresinin 22. âyeti ile karşılaştırıldığında, orada “Allah ve resulüne savaş açanlardan” söz edilirken burada “inkârcılığı imana tercih edenler”i dost edinmenin yasaklandığı görülür. Bu farklılık, İslâm tebliğinin geldiği aşama ve müslümanların ulaştıkları gücün seviyesi ile izah edilebilir. Fakat bu âyetler üzerinde, Mücâdele sûresinin 22. âyetinin yanı sıra, anne-baba ve yakınlara ilgi ve sevgi gösterip onlara yardım etmeyi buyuran âyetlerle birlikte düşünüldüğünde, buradan mümin olmayan yakınlarla her türlü ilişkiyi kesme mânasının çıkarılması mümkün değildir. Gerek bu âyette gerekse başka âyetlerde, inkârcı da olsalar İslâm’a ve müslümanlara zarar vermeyen, onlara sevgi ve saygıyla muamele eden insanlara, hele bu nitelikteki yakınlara iyi ve âdil davranmayı engelleyen bir anlam bulunmamaktadır (Derveze, XII, 95-97).
İnsanın sahip olduğu en yüksek duygulardan biri olan sevginin dereceleri, Gazzâlî tarafından şöyle sıralanmıştır: 1. İnsan öncelikle kendisini, kendi varlığına katkıda bulunan şeyleri sever. 2. Sevginin ikinci derecesi, kendisine iyilik ve ikramda bulunanları sevmektir. 3. Sevginin en yüksek mertebesi, herhangi bir yararlanma düşüncesine ve kişisel isteklere bağlı olmaksızın, sırf sevilendeki iyilik, güzellik ve yetkinlik gibi olumlu ve üstün nitelikler dolayısıyla sevmektir. İnsanda sevgi, maddî olanı sevmekle başlar, mânevî olanı sevmekle kemale ulaşır; kendini ve kendine ait olanları sevmekle başlar, kendisinin dışındakileri, doğadaki güzellikleri ve nihayet bütün bu güzelliklerin yaratıcısı olan Allah’ı sevmekle kemale ulaşır. İslâm düşüncesinde hakiki sevgi Allah sevgisidir. Çünkü bütün iyilikler ve güzellikler O’ndan gelir. “Yaratılanı yaratandan ötürü sevme” düşüncesine yükselebilen ve sevgiyi bu şekilde kavrayan insan, herkesi ve her şeyi sever: İyileri olduğu gibi, kötüleri de kötülükten kurtulmalarını isteyerek sever (geniş bilgi için bk. İhyâ, IV, 296 vd.). İşte 24. âyette Allah sevgisinden üstün tutulmaması istenen sevgiyle ilgili ifadeyi bu açıdan değerlendirmek ve Kur’an’ın kişiyi dünyadaki sevdiklerinden uzaklaştırmayı değil, bu sevginin daha yüce mertebedeki sevgiye eriştirmeye vesile olmasını hedeflediğine dikkat etmek gerekir. Bir başka anlatımla, insanın yakınlarını, kazanmayı ve kazancın sağladığı nimetlerden yararlanmayı sevmesi zaten onun doğasında bulunan bir gerçektir; Kur’ân-ı Kerîm ise bu gerçeğe atıfta bulunarak, kişinin anılan sevgiden vazgeçmeksizin onu daha yücelere tırmanmanın vasıtası olarak görmesini istemektedir. Bu da ancak kişinin kendisini belirli bir kontrol altında tutmasıyla mümkündür ki, bu kontrolün ölçütü, hiçbir sevginin Allah sevgisinden ve O’nun değerli saydıklarından daha üstün görülmemesidir. Bu anlayışa erişebilen insan bir yandan dünyevî istek ve bağların esiri olmaktan kurtulup gerçek özgürlüğe kavuşur, diğer yandan da bütün sevgilerini anlamlı hale getirmiş olur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 2 Sayfa: 142-144
Bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz Hz. Ömer’in elini tutmuştu. Hz. Ömer (ra):
-Ey Allah’ın Resûlü! Kendim hariç Seni her şeyden çok seviyorum, deyince Hz. Peygamber:
“Hayır, bu Olmadı. Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki , beni canından da çok sevmelisin” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra):
Seni canımdan da fazla seviyorum, dedi. Resûlullah:
-İşte şimdi oldu ya Ömer, buyurdu.
(Buhari, Eymân ve’n-nüzûr 3; Ahmed b. Hanbel , Müsned, V, 293)
Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmustur:” Sizden biriniz; Ben kendisine babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamaz.”
(Buhari, İman 8; Müslim, İman 69)
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü'l-kavli, اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘dur. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
اٰبَٓاؤُ۬كُمْ kelimesi كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ kelimeleri atıf harfi وَ ’la اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘e matuftur. اَمْوَالٌ atıf harfi وَ ’la اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘e matuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪
اقْتَرَفْتُمُوهَا cümlesi, اَمْوَالٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. اقْتَرَفْتُمُوهَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تِجَارَةٌ atıf harfi وَ ’la اَمْوَالٌ ‘e matuftur. تَخْشَوْنَ cümlesi, تِجَارَةٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَخْشَوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَسَادَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَسَاكِنُ atıf harfi وَ ’la تِجَارَةٌ ‘e matuftur. تَرْضَوْنَـهَٓا cümlesi, مَسَاكِنُ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur.
تَرْضَوْنَـهَٓا fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَحَبَّ اِلَيْكُمْ cümlesi, كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur.
اِلَيْكُمْ car mecruru اَحَبَّ ‘ye mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ car mecruru اَحَبَّ ‘ye mütealliktir. رَسُولِه۪ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جِهَادٍ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. ف۪ي سَب۪يلِه۪ car mecruru جِهَادٍ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi müzekker muhatab mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. اقْتَرَفْتُمُوهَا fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اقْتَرَفْتُمُوهَا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi قرف ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَحَبَّ kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
تَرَبَّصُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. يَاْتِىَ muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel تَرَبَّصُوا fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.
يَاْتِىَ fetha ile mansub muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِاَمْرِ car mecruru يَاْتِىَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir ه muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَرَبَّصُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ربص ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْمَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْفَاسِق۪ينَ۟ kelimesi الْقَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır.
الْفَاسِق۪ينَ۟ kelimesi sülâsî mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli ise şart üslubunda gelmiştir.
Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَـهَٓا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ , şarttır.
Birbirine atfedilmiş اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَش۪يرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ kelimeleri, كَانَ ‘nin ismi olan اٰبَٓاؤُ۬كُمْ ‘a atfedilmiştir. Cihet-i câmia temasüldür.
Kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ cümlesi اَمْوَالٌ için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ cümlesi وَتِجَارَةٌ için, تَرْضَوْنَـهَٓا cümlesi ise وَمَسَاكِنُ için sıfattır. Her iki sıfat cümlesi de, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıfatlar arasında و atıf harfinin zikri, mevsûfun bu sıfatla kemâl manada vasıflandığına delalet ederken; atıf harfinin terki, mevsûfta zikredilen bütün sıfatların toplandığına delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ , nakıs fiil كَانَ ’nin haberidir.
اِلَيْكُمْ ve مِنَ اللّٰهِ car-mecrurları, اَحَبَّ ‘ye mütealliktir. وَرَسُولِه۪ ve وَجِهَادٍ ف۪ي سَب۪يلِه۪ car-mecrurları مِنَ اللّٰهِ ‘ye matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولِه۪ ve سَب۪يلِه۪ izafetlerinde lafz-ı celâle ait zamire muzâf olması رَسُولِ ve سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَب۪يلِه۪ ifadesinde istiare sanatı vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
ف۪ي سَب۪يلِه۪ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Allah, resulü ve onun yolunda cihad edenlerden daha fazla muhabbet duyulmaması istenenlerin, babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler şeklinde sıralanması taksim sanatıdır.
فَ karinesiyle gelen فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ cümlesi şartın cevabıdır. Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Şartın cevabı emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde فَتَرَبَّصُوا fiiline mütealliktir.
Bu cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması, kalplerde mehabet duyguları uyandırıp korku salmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, tehdidi arttırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Geldi manasındaki آتِي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Az sözle çok anlam ifade eden اَمْرِه۪ izafetinde lafzâ-i celâle ait zamire muzâf olması اَمْرِ için tazim ve şeref ifade eder.
Ayetteki muzari fiiller hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اٰبَٓاؤُ۬كُمْ - اَبْنَٓاؤُ۬كُمْ - اِخْوَانُكُمْ - اَزْوَاجُكُمْ - عَش۪يرَتُكُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ (Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin) cümlesindeki fiilin sıygası, emir olmakla birlikte tehdit ifade eder. Bu, إعملوا ما شئتم (istediğinizi yapın) Fussilet Suresi 40. ayeti gibidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Bundan önceki ayette oğullar ve eşler zikredilmemiştir. Çünkü cari olan âdete göre oğullar ve eşler hakkında dostluk değil, sevgi ve muhabbet kelimeleri kullanılır.
اقْتَرَفْ ; iktisab anlamındadır. İktisab ettiğiniz mallar ifadesi onların kazananlar tarafından çok kıymetli olduğuna işaret eder. Çünkü bu mallar emekle kazanılmıştır.
Burada kınanan sevgi; kişinin hür iradesiyle seçtiği, bağlılık ve tutkunluk duyduğu sevgidir. Yoksa beşerin uzak kalamadığı fıtrî sevgi değildir.
Burada istenilen mana أحَبَّ ifadesiyle verilmektedir. Zira sevgi ve muhabbette üstünlük, sevilenlerin en güçlüsünü memnun etmeyi gerektirir. Üstelik bu ifadede dinin gerekliliklerine karşı olan kayıtsızlığın, insanın zikredilen şeylere karşı olan sevgisinin, Allah’a olan sevgisinin önüne geçmesinin nedeni olabileceği ima edilerek (kinaye), dini yükümlülüklerin ihmaline karşı bir uyarıda da bulunulmuştur. Son olarak burada dinde hevaya uymaya karşı, en beliğ ifadelerden biriyle ikaz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Dünyalıkların bu şekilde vasıflandırılması ve onların dünya zinetlerini sevmelerinden dolayı kınanması, dünya nimetlerine karşı duydukları sevgi ve rağbeti tamamen unutmaya çalışmaları için değil fakat bunlara olan sevginin,
Allah ve Resulünün sevgisine tercih edilmemesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Allah yolunda yapılan cihadın, Allah Teâlâ'nın ve Resulullah'ın (s.a.v) sevgisi ile bir arada zikredilmesi, onun şanının yüceliğine, cihadı sevmenin vücûbuna, cihat sevgisinin, Allah ve Resulünün (s.a.v) sevgisinden kaynaklandığına işaret etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)
Görülüyor ki önceki ayet imana karşı küfrün velayetinden uzak durmayı, ondan teberriyi emretmektedir. Bu ayet de Allah ve Peygamber sevgisine aykırı düşen ve dini görevlerin yerine getirilmesini engelleyen her türlü sevgi ve ilişkiden uzak durmayı emrediyor. Bundan dolayı önceki ayette yalnızca baba ve kardeşler zikredilmiş olduğu halde bu ayette eşler, çocuklar ve hatta hısım akraba ve aşiret dahi zikredilmiştir. Çünkü sevgi ve muhabbet bunların hepsinde geçerli olduğu halde velayet işi yalnızca baba ve kardeşlere mahsustur, hatta zevce ve oğullar için bile velayet mutad değildir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اقْتَرَفْتُمُوهَا lafzı, “iktisab ettiğiniz, kazandığınız (mallar)” demektir.
Bil ki Allah Teâlâ, kâfirlerle içli-dışlı olmaya sevk eden şeyleri zikretmiş ve bunların da şu dört şey olduğunu belirtmiştir:
1. Akrabalarla beraber olma. Allah Teâlâ, çok akraba arasında şu dört kısmı zikretmiştir: Babalar, oğullar, kardeşler ve eşler. Daha sonra da bunların hepsini içine alan, “aşiretiniz” lafzını getirmiştir.
2. Kazanılmış malları elde tutma temayülü,
3. Ticaret yoluyla mal kazanma arzusu,
4. Evlere bağlı olma arzusu. Bunun çok güzel bir sıralama olduğunda şüphe yok. Çünkü içli-dışlı olmaya sevk eden en büyük sebep akrabalıktır. Bu sayede elde olan malları muhafaza etme sağlanır. Daha sonra bu içli-dışlı oluştan, elde mevcut olmayan şeyleri kazanmaya ulaşılır. Bu sıralamanın en sonunda, yurtlarda ve diyarlarda oturmak için yapılmış olan binalarla ilgili arzuya yer verilmiştir. Böylece Allah Teâlâ, bu şeyleri, gerekli bir tertibe göre zikretmiş ve en sonunda da din ile imanı nazar-ı itibara almanın bütün bunları nazar-ı dikkate almaktan daha hayırlı olduğunu beyan buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hitaba قُلْ ile başlanması hitabın sertliğine ve içerdiği kınama manasına işaret eder. Muhatap ise bazı yükümlülüklerini veya kendilerinden beklenen bazı şeyleri ihmal eden muhatap çoğul zamiridir. Nasıl ki vuku bulma ihtimalindeki şüpheye delalet için إنْ harfi geliyorsa bundan da anlaşılan kendini ayette zikredilenlere adayanların nifak ehli olduğudur. İşte onlar söz konusu tehdit ile karşı karşıyadırlar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Menfi fiil cümlesi formunda gelen لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ şeklindeki müsned, menfî muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. İşin büyüklüğünü göstermek ve kalplere korku salmak için, izmardan izhara dönülerek Allah lafzının açık isim olarak getirilmesi iltifat sanatıdır. Bu tekrarda ayrıca ıtnâb, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.
الْفَاسِق۪ينَ kelimesi الْقَوْمَ için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Yukarıda sayılanları, Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda savaşmaktan daha üstün görüp sevenlerin fasıklar olduğu anlaşılıyor.
Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
اتَّقُوا - يَخَافُٓوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَيْمَانٌ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ۟ [Allah fasıklar (güruhunu) hidayete erdirmez.] yani “O’na itaattan çıkıp O’na karşı günaha girenlere hidayet etmez.” buyurmuştur ki bu bir tehdittir. Bu ayet, dinî meselelerden herhangi biri ile, dünyevî işlerin bütünü arasında bir çelişki meydana geldiğinde, Müslümanın, dinini dünyasına tercih etmesinin farz olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)