Hûd Sûresi 3. Ayet

وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ  ٣

Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da O’na tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye (ömrünüzün sonuna) kadar güzel bir şekilde yararlandırsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَنِ ve
2 اسْتَغْفِرُوا bağışlanma dileyin غ ف ر
3 رَبَّكُمْ Rabbinizden ر ب ب
4 ثُمَّ sonra
5 تُوبُوا tevbe edin ت و ب
6 إِلَيْهِ O’na
7 يُمَتِّعْكُمْ sizi yararlandırsın م ت ع
8 مَتَاعًا nimetlerden م ت ع
9 حَسَنًا güzel ح س ن
10 إِلَىٰ -ye kadar
11 أَجَلٍ bir süre- ا ج ل
12 مُسَمًّى belirli س م و
13 وَيُؤْتِ ve versin ا ت ي
14 كُلَّ her ك ل ل
15 ذِي sahibine
16 فَضْلٍ ihsan ف ض ل
17 فَضْلَهُ kendi ihsanını ف ض ل
18 وَإِنْ ve eğer
19 تَوَلَّوْا yüz çevirirseniz و ل ي
20 فَإِنِّي gerçekten ben
21 أَخَافُ korkarım خ و ف
22 عَلَيْكُمْ sizin hakkınızda
23 عَذَابَ azabından ع ذ ب
24 يَوْمٍ bir günün ي و م
25 كَبِيرٍ büyük ك ب ر
 
İlk âyette kitapta açıklanmış olduğu haber verilen konuların bu âyetlerde yüce Allah’ın emriyle Hz. Peygamber tarafından insanlığa tebliğ edilmiş olduğu bildirilmektedir. Buna göre Hz. Peygamber herhangi bir insan olarak değil, Allah tarafından gönderilmiş uyarıcı ve müjdeleyici bir peygamber olarak insanlığı Allah’tan başkasına kulluk etmemeye çağırmış, Allah’a itaat edenlerin cennete gireceğini müjdelemiş, isyan edenlerin de cezalandırılacağını haber vermiş; insanlığa, tövbe edip Allah’a yönelmelerini, O’na sığınıp lutuf ve bağışlamasını dilemelerini tavsiye etmiştir.
“Belirlenmiş bir vakit” diye tercüme ettiğimiz ecel-i müsemmâdan maksat ömrün sonudur (ecel-i müsemmâ hakkında bilgi için bk. En‘âm6/2).
 Allah’ın, tövbe edip kendisine yönelen insanları belirlenmiş bir vakte kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırması iki türlü yorumlanabilir: 
 a) Tövbe edip Allah’a yönelen kimse Allah sevgisi ve O’na ibadetle meşgul olduğu için engin bir mânevî zevke ulaşır; Allah’a dayanıp güvendiği için huzuru, mutluluğu artar; maddî bakımdan sıkıntıları olsa dahi manen müreffeh ve mutlu olur. Allah’tan gelen kahrı da lutfu da hoş karşılar; böylece hayatı güzelleşir. Nitekim yüce Allah Nahl sûresinin 97. âyetinde sâlih amel işleyen erkek olsun, kadın olsun müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaad etmektedir. Bu tür bireylerin oluşturduğu aile de toplum da mutlu olur. Buna karşılık inkâr ve isyan içerisinde olan kimse hayattan güzel bir şekilde yararlanamaz, maddî bakımdan dünya nimetleri içerisinde yüzse dahi mânevî bakımdan huzur ve sükûn bulamaz; böylelerinden oluşan bir toplumda faziletin yerini rezalet alır, erdemli kimseler takdir edilmez, ahlâk ve faziletten yoksun kimseler öne çıkar; inançsızlık onları daima huzursuzluğa ve mutsuzluğa götürür.
 b) İnsanlar tövbe edip Allah’a yöneldikleri takdirde Allah onları ömürlerinin sonuna kadar bolluk ve bereket içinde, müreffeh bir şekilde yaşatacaktır. Âyetin zâhirinden böyle bir mânanın çıkarılması mümkün olmakla birlikte realitede yüce Allah, inanan ve doğru bir çizgi izleyen herkese her zaman dünyevî mutluluk ve maddî refah nasip etmediğine göre burada maksat bireysel değil, Allah’ın iradesine uygun ve gerçek anlamda Allah’a yönelenlerin oluşturduğu toplumun refahı olmalıdır (Reşîd Rızâ, XII, 7-8; Esed, 421).
 Meâlinde “fazlası” diye tercüme ettiğimiz fadl kavramı Allah için kullanıldığında “lutuf, kerem, inâyet” anlamına gelir; insanlar için kullanıldığında ise “ziyade, çok, erdem, üstünlük, seçkinlik” anlamlarını ifade etmektedir. Âyette, şirkten vazgeçerek tövbe edip Allah’a çokça itaat eden, erdemliliğe ulaşan herkese yaptığı iyi amellerin karşılığının hem dünyada hem de âhirette verileceği müjdelenmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 146-147
 

وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ

 

Fiil cümlesidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ  ile önceki ayetteki  اَلَّا تَعْبُدُٓوا ‘ye matuf olup mahallen mansubdur. 

اَنْ  masdariyyedir. اسْتَغْفِرُوا  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّكُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تُوبُٓوا  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِ  car mecruru  تُوبُٓوا  fiiline mütealliktir.

فَ  karînesi olmadan gelen  يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً  cümlesi mukadder şartın cevabıdır.Takdiri; إن تتوبوا يمتّعكم (Tövbe ederseniz sizi metalandırır) şeklindedir.

يُمَتِّعْكُمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَتَاعاً  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  حَسَناً  kelimesi  مَتَاعاً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. اِلٰٓى اَجَلٍ  car mecruru  يُمَتِّعْكُمْ  fiiline mütealliktir. مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ ‘in sıfatı olup, mukadder kesra ile mecrurdur. يُؤْتِ  fiili, atıf harfi وَ  ile  يُمَتِّعْكُمْ  cümlesine matuftur.  

يُؤْتِ  fiili, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir.  كُلَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ذ۪ي  muzâfun ileyh olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak cer alameti  ي ‘dir. فَضْلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَضْلَهُ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayettte iki yerdede müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اسْتَغْفِرُوا  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, غفر ‘dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 

يُمَتِّعْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

يُؤْتِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُسَمًّى  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.


وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ

 

وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلَّوْا  şart fiili olup,  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَخَافُ  cümlesi,  اِنّ۪ٓ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَخَافُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ‘dir. عَلَيْكُمْ car mecruru  اَخَافُ  fiiline mütealliktir.  عَذَابَ  mefûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. يَوْمٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كَب۪يرٍ  kelimesi  يَوْمٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَلَّوْا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولي ’dir. Aslı  تتَوَلَّوْا  şeklindedir.  تَ  harflerinden biri hazf edilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

كَب۪يرٍ  mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ 

 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki masdar cümlesi olan  اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَ ‘ye atfedilmiştir. Masdar-ı müevvel emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

رَبَّكُمْ  izafetinde Rab isminin muzâf olduğu  كُمْ  zamiri şan ve şeref kazanmıştır. Bu izafette Allah Teâlâ’nın iman edenlere ziyadesiyle lütufkâr olduğunu belirtmek üzere rububiyet vasfını öne çıkaran Rab ismi kullanılmıştır.

Aynı üslupta gelen  ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ  cümlesi tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اسْتَغْفِرُوا - تُوبُٓوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَاَنِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ  [Rabbinizden mağfiret isteyin] cümlesi ve  ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ  [sonra O’na tövbe edin] cümlelerinde anlatılan konunun izahı hakkında alimler şu değişik izahları yapmışlardır:

Birinci izah: Ayetteki  اَنِ اسْتَغْفِرُوا  kelimesi “Rabbinizden, günahlarınızı bağışla­masını isteyiniz” manasındadır. Cenab-ı Hak, daha sonra, bağışlanmanın tevbe vasıtası ile isteneceğini beyan ederek, “sonra O’na tövbe edin” buyurmuştur. Çünkü tövbeye götüren ve ona teşvik eden şey mağfiret istemek demek olan istiğfardır. Bu da, Allah’tan mağfiret talep etmenin yolunun, ancak tövbe etmekten geçtiğine delalet eder. Durum da gerçekten böyledir. Çünkü günahkâr, hak yoldan yüz çevirmiş demektir. Hak yoldan yüz çevirmeye devam eden kimsenin, bundan dönmediği (tövbe etmediği) müddetçe, bizzat maksûd olana yönelmesi mümkün değildir. O halde bizzat maksûd olan, matlûba yönelmektir. Fakat bu da, ancak matlûba zıt şeylerden yüz çevirmekle mümkün olur. Binaenaleyh istiğfarın bizzat matlûb olmasından ve tövbenin de istiğfarın tamamlayıcısı olmasından dolayı, matlûb oldukları ortaya çıkar. Varlık bakımından sonra olan, istenme hususunda önce olabilir. İşte bundan dolayı istiğfar tevbeden önce zikredilmiştir.

İkinci izah: Bu, “Geçmiş günahlarınızdan mağfiret talep edin ve gelecek günahlarınız hususunda da Allah’a tövbe edin, yani yönelin” demektir.

Üçüncü izah: Bu, “şirkten ve günahlardan istiğfar edin, sonra da batıl işlerden Allah’a dönün” demektir.

Dördüncü izah: İstiğfar, Allah’tan, uygun olmayan şeyi gidermesini istemek; tövbe de, insanın uygun olmayan şeyleri gidermeye sa’y-ü gayret etmesidir. Binaenaleyh kişinin, ancak Mevlasından istemesine delalet etsin diye, önce istiğfar zikredilmiştir. Çünkü insanı ona muktedir kılan, Allah Teâlâ’dır. İstiğfardan sonra tövbe zikredilmiştir. Çünkü tövbe, insanın yaptığı ve sayesinde kötülükleri giderebildiği bir ameldir. Allah’ın fazlından medet ummak, kişinin kendi gayretinden medet ummasından önce gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُۜ

 

Şart üslubundaki terkip, müstenefedir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُمَتِّعْكُمْ مَتَاعاً حَسَناً اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Takdiri, … إن تتوبوا  (Eğer tevbe ederseniz…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) ayeti buna misaldir. Bu ayette hazif eğer bana uyarsanız, şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.172)

Emir, nehy, soru, temenni gibi talep bildiren durumlardan sonra başında  ف  harfi bulunmayan, karşılık ve sonuç (ceza) ifade eden bir muzari fiil geldiğinde söz konusu muzari fiil de meczûm olur. Çünkü o cümlede şart ve cezâ anlamı bulunmaktadır. Bir diğer ifadeyle talep bildiren cümleden sonraki muzari fiil, öncesindeki talebin karşılığı veya sonucudur. (Yunus İnanç Dr. Öğr. Üyesi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı, Karaman) 

مَتَاعاً , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibdir. Takdiri  تمتيع  şeklindedir. 

حَسَناً  kelimesi  مَتَاعاً  için, مُسَمًّى  ise  اَجَلٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يُمَتِّعْكُمْ  fiiline müteallik  اِلٰٓى اَجَلٍ  car-mecrurundaki nekrelik, kıllet ifade eder.

يُمَتِّعْكُمْ - مَتَاعاً  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. 

Aynı üslupla gelerek makabline atfedilen  وَيُؤْتِ كُلَّ ذ۪ي فَضْلٍ فَضْلَهُ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَضْلٍ ’deki nekrelik, kesret ve tazim ifade eder.

Bu ayette geçen  فَضْل  kelimeleri arasında tam cinâs ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. Bu kelimelerin harflerinin nev’i, adedi, tertîbi aynıdır. Ancak ilk geçen kelime “salih amel” manasında ikinci geçen kelime ise “Allah’ın lütfu” anlamındadır.

Veciz ifade kastına matuf  فَضْلَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olan  فَضْلَ , şan ve şeref kazanmıştır.

حَسَناً - فَضْلٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Niçin dünya menfaatlerine meta adı verilmiştir? Cevap: Onların adiliğine ve ahiret yanında azlığına dikkat çekmek için. Ayrıca Cenab-ı Hak, “Belirlenmiş bir müddete kadar” ifadesi ile de, dünya menfaatlerinin sonlu olduklarına dikkat çekmiştir. Böylece bu ayet, dünya menfaatlerinin değersiz, adi ve sonlu olduklarına delalet etmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

  

وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  اِنْ تَوَلَّوْا  cümlesi, şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

تَوَلَّوْا  fiili burada inkâr, inat ve büyüklenme anlamında müstear olarak kullanılmıştır. 

تَوَلَّوْا  kelimesinde gerilmek, gazaplanmak ve reddetmek manaları da vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s. 68)

فَ  karînesiyle gelen فَاِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ  şeklindeki cevap cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.

Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْكُمْ  car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

Az sözle çok anlam ifade etmiş olan  عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ  izafeti, اَخَافُ  fiilinin mef’ûlüdür.

كَب۪يرٍ , muzâfun ileyh olan  يَوْمٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ  ibaresinde izafetinde istiare sanatı vardır. يَوْمٍ , maddi bir varlık sıfatı olan büyük manasındaki  كَب۪يرٍ  ile tavsif edilerek kişileştirilmiştir. Ayrıca  عَذَابَ يَوْمٍ izafetinde azap, güne isnad edilmiştir. Aslında azabın sebebi gün değil, o günde yaşananlardır. Bu üslup, o gündeki azabın korkunçluğunu vurgulamak için sebep müsebbep alakasıyla yapılan mecaz-ı mürsel sanatıdır. Bu ifadede ayrıca mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

عَذَابٌ ; hale uygun ve tabiata münasip demektir. Mekruh şeyler ve ceza için kullanılması da o kişinin haline cezanın uygun olması sebebiyledir. Kökünde şiddet manası olmadığı için Kur’an’da çoğunlukla makama uygun bir sıfatla gelmiştir.

يَوْمٍ - اَجَلٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَذَابَ يَوْمٍ كَب۪يرٍ  [Büyük bir günün azabı] ibaresinde azabın büyük güne izafeti, azabın korkunçluğunu ve şiddetini ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

يَوْمٍ كَب۪يرٍ ‘ deki nekrelik, büyük günün azamet ve önemine binaendir.  فَضْلٍ  ve  مَتَاعاً ’deki tenkir teksir ifade eder.