Hûd Sûresi 49. Ayet

تِلْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟  ٤٩

İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O hâlde sabret. Çünkü (iyi) sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تِلْكَ bunlar
2 مِنْ
3 أَنْبَاءِ haberlerindendir ن ب ا
4 الْغَيْبِ gayb غ ي ب
5 نُوحِيهَا vahyettiğimiz و ح ي
6 إِلَيْكَ sana
7 مَا değildin
8 كُنْتَ sen ك و ن
9 تَعْلَمُهَا onu biliyor ع ل م
10 أَنْتَ (ne) sen
11 وَلَا ve ne de
12 قَوْمُكَ senin kavmin ق و م
13 مِنْ
14 قَبْلِ önce ق ب ل
15 هَٰذَا bundan
16 فَاصْبِرْ sabret ص ب ر
17 إِنَّ şüphesiz
18 الْعَاقِبَةَ sonuç ع ق ب
19 لِلْمُتَّقِينَ takva sahiplerinindir و ق ي
 
Kavminden gördüğü kötülük ve haksızlıklar sebebiyle üzülen Hz. Peygamber’i ve arkadaşlarını teselli etmek, insanların ibret almasını sağlamak maksadıyla anlatılan bu kıssa –Hz. Peygamber ve çevresi bakımından– gayb haberlerinden olup vahiy yoluyla Hz. Peygamber’e indirilmiştir (gayb haberleri için bk. Bakara 2/3). Âyette Nûh sabredip başarıya ulaştığı gibi Hz. Peygamber’in de sabretmesi emredilmiştir. Çünkü mücadeleye sabırla devam edenler sonunda mutlaka başarıya ulaşacaklardır. Ebedî hayat bakımından mutlu son daima kötülüklerden sakınanlarındır (Nûh kıssası hakkında ayrıca bk. A‘râf 7/59-64; Yûnus10/71-74; Nûh 71/1-28).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 175
 
عقب Aqabe : ٌعَقِب ayağın arka tarafı demektir. Çoğulu ٌأعْقاب şeklinde gelir. Ayrıca istiare yoluyla bu sözcük evlad ve evladın evladı anlamında kullanılmıştır. Bir kimse başka bir kimseyi ökçesinden yani çok yakınından izlediği zaman عَقَبَهُ denir. عُقْبٌ ve عُقْبًى kelimeleri sadece sevap anlamında kullanılır. عاقِبَة sözcüğü de yine sevap manasında kullanılmasına rağmen izafet olduğunda ara sıra ceza manasına da gelir. عُقُوبَة , مُعاقَبَة ve عِقاب lafızları ise sadece ceza/azap ifade eder. تَعْقِيب mastarı bir şeyi peşpeşe yapmaktır. Bu kökten türeyen عَقَبَة kelimesi dağdaki sarp yoldur. Son olarak aynı köke ait Yakup ismi keklik kuşunun erkeği demektir ki birbirini takip eder şekilde uçması nedeniyle böyle isimlendirilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 80 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri âkıbet, ukbâ, tâkip, müteâkip, Yakup ve Akabe’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

تِلْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مِنْ اَنْـبَٓاءِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

نُوحٖيهَٓا  cümlesi, mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

نُوحٖيهَٓا  fiili  ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  اِلَيْكَ  car mecruru  نُوحٖيهَٓا  fiiline mütealliktir. 

نُوحٖي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ 

 

مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا  cümlesi,  تِلْكَ ’nin üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كُنْتَ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ  muttasıl zamiri,  كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُهَٓا  cümlesi, كُنْتَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.

تَعْلَمُهَٓا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ  munfasıl zamir  تَعْلَمُهَٓا ’deki faili tekid eder. Mahallen merfûdur.  

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. قَوْمُكَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ قَبْلِ  car mecruru  تَعْلَمُ  fiiline mütealliktir. İşaret ismi  هٰذَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ف  istînâfiyyedir. اصْبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar. Ayette lafzi tekid şeklindedir.

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الْعَاقِبَةَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لِلْمُتَّقٖينَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

الْعَاقِبَةَ ; sülâsi mücerredi  عقب  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُتَّقِينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

تِلْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  تِلْكَ  mübtedadır.  مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ  car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. 

Ayetteki  تِلْكَ ’ de istiare vardır. Burada işaret edilen, önceki ayette birdirilenlerdir.. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَ  cümlesi, تِلْكَ ’nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi, hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette haber kelimesi yerine  نَبَاَ  tercih edilmiştir. 

نَبَاَ  büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zannı galib oluşan haberdir. Bu özellikleri taşımayan habere  نَبَاَ  denmez. (Ragıb el İsfahânî, Müfredat) 

تِلْكَ ’nin üçüncü haberi olan  مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ  cümlesi, menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كُنْتَ  ’nin haberi olan  تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle zaid nefî harfi لَا ‘nın tekrarıyla tekit edilmiştir. Ayrıca munfasıl zamirin zikriyle,  تَعْلَمُهَٓا  fiilinin faili vurgulanmıştır. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ  car-mecruru, تَعْلَمُهَٓا  fiiline mütealliktir.

Cümlede  هٰذَا  ile zamana işaret edilmiştir. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. 

تَعْلَمُهَٓا - الْغَيْبِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  قَوْمُكَ  izafetinde, Hz. Peygambere ait zamire muzâf olan  قَوْمُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Ayette “Bundan önce bunları ne sen bilirdin ne de kavmin…” denilmesi, Hz. Peygamberin bunu başkalarından öğrenmediğini ifade eder. Bu kıssa, genel hatlarıyla herkesçe biliniyordu. Ama bahsedilen tafsilatlara gelince bunlar onlar tarafından bilinmiyordu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb) 


  فَاصْبِرْۜۛ  اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

 

فَاصْبِرْ  cümlesine dahil olan  فَ , istînâfiyyedir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَاصْبِرْۜۛ  [O halde sabret] yani Nuh’un sabrettiği gibi sen de risalet görevinin zorluklarına ve kavminin eziyetlerine sabret, demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟  cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلْمُتَّق۪ينَ  car-mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

“Öyleyse ilâhi mesajı tebliğ etmeye ve kavminin sana verdiği ezaya Nuh’un sabrettiği gibi sabret.” Nuh ve kavminin başına sardırılan şeyi, kendin için ve seni yalanlayanlar için de bekle. Şüphesiz kurtuluş, zafer ve üstün olma bakımından akıbet, muttakilerindir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

الْعَاقِبَةَ ’deki marife cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayet, Resulullah için teselli ve sabır emrinin gerekçesi mahiyetindedir. Çünkü: Güzel akıbetler takva sahiplerinindir. Resulullah (s.a.v) takva derecelerinin zirvesindedir. Müminler de takva sahibi olmalıdır. İşte bunlar Resulullah'ı (s.a.v) teselli eder; O’nun sıkıntılarını hafifletir ve olması muhtemel huzursuzluğu önler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada Nuh kıssasından alınacak ibret ihtar olunurken Yunus Suresi'nin sonuna da bir işaret ve teyid yapılmış ve böylece sureye adını veren Hud kıssasına geçilmiştir. Bu kıssaların burada böyle ardarda anlatılması, her birisi bir başka yönden Hz Muhammed'in Mekkeli müşriklere karşı verdiği mücadeleyi andırmasından dolayıdır. Bir de o müşriklere, yaptıkları hırçınlıkların daha önceki devirlerde kâfirlerin tutumlarına benzediğini ihtar etmek içindir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)