6 Ocak 2025
Hûd Sûresi 46-53 (226. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Hûd Sûresi 46. Ayet

قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ  ٤٦


Allah, “Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O hâlde, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Allah) dedi ki ق و ل
2 يَا نُوحُ Nuh
3 إِنَّهُ şüphesiz o
4 لَيْسَ değildir ل ي س
5 مِنْ -den
6 أَهْلِكَ senin ailen- ا ه ل
7 إِنَّهُ elbette o
8 عَمَلٌ bir iş yapmıştı ع م ل
9 غَيْرُ olmayan غ ي ر
10 صَالِحٍ iyi ص ل ح
11 فَلَا
12 تَسْأَلْنِ benden isteme س ا ل
13 مَا bir şeyi
14 لَيْسَ olmayan ل ي س
15 لَكَ senin
16 بِهِ hakkında
17 عِلْمٌ bilgin ع ل م
18 إِنِّي şüphesiz ben
19 أَعِظُكَ seni sakındırıyorum و ع ظ
20 أَنْ
21 تَكُونَ olmanı ك و ن
22 مِنَ -den
23 الْجَاهِلِينَ bilgisizler- ج ه ل
Nûh’un oğlu iman etmediği için onun kendi ailesinden sayılmadığı, iman olmayınca tek başına kan bağının birçok hak ve ödev için yeterli olmadığı bildirilmektedir. Çünkü inkârcıları kurtarmak Hz. Nûh’un gönderiliş hikmetine aykırıydı. Nûh insanları bir olan Allah’a iman etmeye ve O’ndan başkasına kulluk etmemeye çağırmak, onları inkârcılık ve putperestlikten kurtarmak için gönderilmiştir. Oysa onlar peygambere isyan ve işkence etmişler, hatta davetine son vermediği takdirde onu öldüreceklerini söylemişlerdir. Artık böyle zalimlerin kurtuluşu söz konusu değildir. Bu sebeple yüce Allah, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şeyi kendisinden istememesi hususunda Nûh’u uyarmakta ve onun gibi büyük bir peygamberin bu tür isteklerden sakınmasını ve cahillerden olmamasını tavsiye etmektedir. Bu uyarı Hz. Nûh’un bir iman zaafına düştüğü anlamına gelmez. Nitekim kendisinin bu uyarıya verdiği karşılık onun Allah’a teslimiyetinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Şüphesiz o da diğer peygamberler gibi bir beşer olarak çocuk sevgisi ve benzeri insanî duygulara sahipti. Oğlunun tûfandan kurtulması için Allah’a yalvarması da bu duygudan kaynaklanıyordu. Cenâb-ı Allah bir peygamberin inkârcı biri hakkında böyle bir istekte bulunmasının doğru olmadığını bildirdi ve böyle hatalara düşmemesini tavsiye etti. Nitekim Hz. Peygamber’e de buna benzer bir uyarı yapılmıştır (bk. Tevbe 9/113). İbn Âşûr, Hz. Nûh’un bu isteğinin gemi karaya oturduktan sonra ve oğlunun dünyada kurtulmasından ümidini kesmiş olduğu bir anda gerçekleştiğini dikkate alarak Nûh’un bu talebinin oğlunun âhirette bağışlanmasına yönelik olduğu kanaatine varmıştır (XII, 83-85).

قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli,  يَا نُوحُ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. نُوحُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. 

Nidanın cevabı  اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَ  ‘dir.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَيْسَ  ’nin ismi müstetir olup takdiri هو 'dir. مِنْ اَهْلِكَ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَمَلٌ  kelimesi  اِنَّ 'nin haberi olup damme ile merfûdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, ذو عمل  (amel sahibi) şeklindedir. 

غَيْرُ  kelimesi  عَمَلٌ 'un sıfatı olup damme ile merfûdur. صَالِحٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

غَيْرُ  edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن جاءك علم هذا فلا تسألني  (Sana bunun bilgisi gelirse bana sorma) şeklindedir. 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَسْـَٔلْنِ  sükun ile meczum muzari fiildir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen  يَ  ise mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bu  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  ikinci mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası  لَيْسَ لَكَ بِهٖ عِلْمٌ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَكَ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بِهٖ  car mecruru  عِلْمٌ ’in mahzuf haline mütealliktir.  عِلْمٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zaiddir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142) 


اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ي  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَعِظُكَ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اَعِظُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَكُونَ  nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تَكُونَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri  انت ’dir. مِنَ الْجَاهِلٖينَ  car mecruru  تَكُونَ ’nun mahzuf haberine mütealik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْجَاهِلٖينَ ; sülâsî mücerredi  جهل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا نُوحُ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَ  cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber inkâri kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

اِنَّ ’nin haberi, nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcazı hazif sanatı vardır.  لَيْسَ ’nin haberi mahzuftur.  مِنْ اَهْلِكَ  bu mahzuf habere mütealliktir.

Bu ayet, neseb yakınlığına değil, din yakınlığına bakılması gerektiğine delalet eder. Çünkü bu hadisede, Hz. Nuh ile oğlu arasındaki neseb yakınlığı, en kuvvetli biçimde tahakkuk etmişti. Fakat aralarında din yakınlığı olmadığı için Allah Teâlâ da “O katiyen senin ailenden değildir.” şeklindeki çok beliğ bir ifadeyle aralarında hiçbir yakınlık bulunmadığını söylemiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 


 اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  عَمَلٌ  kelimesinin, takdiri  ذو  olan muzâfı hazf edilmiştir. Muzafın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَمَلٌ  için sıfat konumundaki  غَيْرُ aynı zamanda  صَالِحٍ ‘e muzâftır. صَالِحٍ ‘deki nekrelik, nev ve umum ifade eder.

Hz. Nuh’un oğlunun amele isnad edilmesi, mecaz-ı aklîdir.

Önceki ayetteki Rab isminden bu ayette gaib zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

Bu ayette tek kelimelik  فاسد (kötü) kelimesinin yerine  غَيْرُ صَالِحٍ salih (uygun ve iyi olmayan) ifadesinin seçilmesi, bir başka ifadeyle, “kötüdür” demek yerine “iyi değildir” demek Zemahşerî’ye göre Nuh’un (a.s) kötülük nitelemesinden beri tutulmasına, kurtulanların da peygambere akrabalıkları sebebiyle değil, iyilikleri sebebiyle kurtulmuş olduklarına işaret etmek içindir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl,II - 384)

Ayetin bu kısmı, oğlunun ehlinden olmadığının sebebini bildirir: Çünkü senin oğlun fasid bir amelin sahibidir. Ayetteki anlatımda “O salih olmayan bir ameldir.” denilmesi, daha etkin bir ifadedir. Sanki onun şahsı, amelin ta kendisi kılınmıştır. Cenab-ı Hakk’ın böyle bir talebi cehalet olarak nitelemesi, aslında daha önce beyan edilen “kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki ailen” ifadesinde buna bir delalet olması ve suale ihtiyaç bırakmamasıdır. Lakin evlat sevgisi Hz. Nuh’u bundan meşgul etmiş, durum kendisine netleşmemiştir. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

“فاسد ” yerine “صَالِحٍ” kelimesinin tercih edilmesinin sebebi şu olabilir: Fâsidin sonucunda bazen salah gerçekleşir veya kurtulanların kurtuluşu, salâhları sebebiyle olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)


 فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkipte  فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri,  إن جاءك علم هذا  (Sana bu ilim geldiyse) olan şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cevap cümlesi olan  فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

تَسْـَٔلْنِ  fiilinin mef’ûlü konumundaki mütekellim zamiri mahzuftur. Fiilin sonundaki vikaye nununun kesre ile gelmesi bu hazfin işaretidir. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin başındaki gaib zamirden  تَسْـَٔلْنِ  fiiliyle mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

لَا تَسْـَٔلْنِ  fiilinin ikinci mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ  cümlesi, nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَكَ , nakıs fiil  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  عِلْمٌ , muahhar ismidir.

عِلْمٌ ’daki nekrelik nev ve taklil ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.

بِه۪  car-mecruru, عِلْمٌ ‘ün mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عِلْمٌ - عَمَلٌ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayetin sonunda zıddı zikredilen  عِلْمٌ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Nuh (a.s) onun kurtarılmasını istemekten nehyedildi. Ve sanki şöyle buyuruldu: “Ey Nuh! Bunu anladıktan sonra artık doğru ve hikmete uygun olduğunu kesinlikle bilmediğin bir şeyi Benden isteme!” Yahut: “Benden, doğru olduğunu kesin bilmediğin bir şeyi isteme!”  Yahut “Doğru olup olmadığını kesin bilmediğin bir şeyi Benden isteme!” Hangi mana olursa olsun, bu nehiy umumidir; bu istek de ona dahildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ  cümlesi, اِنّ۪ٓ ‘nin haberidir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ  ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr, 1) 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ  cümlesi, masdar tevilinde, mef’ûlü lieclih konumunda, takdiri  كراهة (Kerih görerek) olan mahzuf muzaf için muzafun ileyhtir.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْجَاهِل۪ينَ  car mecruru nakıs fiil  تَكُونَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

عِلْمٌۜ - الْجَاهِل۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

لَيْسَ - اِنّ۪ٓ - مِنَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Nuh (a.s) onun hakkında iyice düşünseydi ve hallerini araştırsaydı, onun mümin olmadığından ve ailesinden istisna edilenin o olduğundan şüphe etmeyecekti, işte bundan dolayı şöyle buyurulmuştur: “Cahillerden olmamanı sana öğütlerim.”(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hûd Sûresi 47. Ayet

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  ٤٧


Nûh, “Rabbim! Şüphesiz ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan, şüphesiz ziyana uğrayanlardan olurum” dedi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ dedi ق و ل
2 رَبِّ Rabbim ر ب ب
3 إِنِّي muhakkak ben
4 أَعُوذُ sığınırım ع و ذ
5 بِكَ sana
6 أَنْ
7 أَسْأَلَكَ senden istemekten س ا ل
8 مَا bir şeyi
9 لَيْسَ olmayan ل ي س
10 لِي benim
11 بِهِ hakkında
12 عِلْمٌ bilgim ع ل م
13 وَإِلَّا eğer
14 تَغْفِرْ bağışlamazsan غ ف ر
15 لِي beni
16 وَتَرْحَمْنِي ve bana rahmet etmezsen ر ح م
17 أَكُنْ olurum ك و ن
18 مِنَ -dan
19 الْخَاسِرِينَ hüsrana uğrayanlar- خ س ر

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l-kavli,  اِنّٖٓي اَعُوذُ بِكَ ’dur.  قَالَ  fiilinin mef'ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

ي  mütekellim zamiri   اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَعُوذُ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.   

اَعُوذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdir  انا ’dir. بِكَ  car mecruru  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  من  harf-i ceriyle  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَسْـَٔلَكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  ikinci mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası  لَيْسَ لٖي بِهٖ عِلْمٌ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَكَ  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بِهٖ  car mecruru  عِلْمٌ ’in mahzuf haline mütealliktir.  عِلْمٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir. 

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لاَ  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَغْفِرْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. لٖي  car mecruru  تَغْفِرْ  fiiline mütealliktir. تَرْحَمْنٖٓي  fiili, atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

تَرْحَمْنٖٓي  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamir  ي  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  اَكُنْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ  cümlesi şartın cevabıdır.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

اَكُنْ  nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir.  اَكُنْ ’un ismi, müstetir olup takdiri  انا ’dir. مِنَ الْخَاسِرٖينَ  car mecruru  اَكُنْ ’un mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَاسِرٖينَ  kelimesi sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبِّ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  اِنّ۪ٓي  izafetinde, Hz. Nuh’a ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hz. Nuh’un, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğini gösterir. 

Nidanın cevabı olan   اِنّ۪ٓي اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ  cümlesi, اِنّ۪ٓ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. 

Haberî üslupta gelmiş olmasına rağmen, dua manasında olduğu için cümle, muktezâ-i zâhirin hilafınadır. Dolayısıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir. 

اِنَّ ’nin haberi olan  اَعُوذُ بِكَ اَنْ اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   اَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌۜ  cümlesi, masdar tevilinde, takdiri  مِنَ  olan mahzuf harf-i cerle birlikte  اَعُوذُ  fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَسْـَٔلَكَ  fiilinin ikinci mef’ûlü müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  لَيْسَ ل۪ي بِه۪ عِلْمٌ  cümlesi, nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ل۪ي , nakıs fiil  لَيْسَ ’ nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  عِلْمٌ, muahhar ismidir.

عِلْمٌ ’daki nekrelik nev ve taklil ifade eder. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.

بِه۪  car-mecruru, عِلْمٌ ‘ün mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ey Rabbim! Husulü, Senin hikmetine uygun olmayan bir matlubu istemekten, yahut fesadı bilinsin ya da bilinmesin, doğruluğunu bilmediğim bir talepte bulunmaktan, yahut doğru olup olmadığını bilmediğim bir şeyi istemekten Sana sığınırım. Nuh'un (a.s) bu sözleri, yaptığından tövbe anlamındadır. Nuh'un (a.s) sadece “Ondan Sana sığınırım.” demeyip bunları söylemesi tövbe manasını ziyadesiyle ifade; ona olan rağbet ve şevkini izhar etmek ve Allah'ın, kendisine telkin ettiği şeyin izleriyle bereketlenmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَاِلَّا تَغْفِرْ ل۪ي وَتَرْحَمْن۪ٓي اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

 

Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

اِلَّا  edatı, şart harfi  إنْ  ve nefy harfi  ﻻ ’dan müteşekkildir.

Şart cümlesi olan  لَّا تَغْفِرْ ل۪ي, menfi muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Aynı üslupta gelen   وَتَرْحَمْن۪ٓي  cümlesi, şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فِ  karinesi olmadan gelen  اَكُنْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ  cevap cümlesi, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الْخَاسِر۪ينَ , nakıs fiil  تَكُونَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Haberin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

تَغْفِرْ - تَرْحَمْن۪ٓي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْخَاسِر۪ينَ - تَرْحَمْن۪ٓي  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Hûd Sûresi 48. Ayet

ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٤٨


Ona denildi ki: “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte bulunanlardan birçok ümmete bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in. Daha birtakım ümmetler de olacak ki, biz onları (dünyada) yararlandıracağız. Sonra da bizden kendilerine elem dolu bir azap dokunacak.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قِيلَ denildi ki ق و ل
2 يَا نُوحُ Nuh
3 اهْبِطْ in ه ب ط
4 بِسَلَامٍ selam ile س ل م
5 مِنَّا bizden
6 وَبَرَكَاتٍ ve bereketlerle ب ر ك
7 عَلَيْكَ sana
8 وَعَلَىٰ ve üzerine
9 أُمَمٍ ümmetler ا م م
10 مِمَّنْ olanlardan
11 مَعَكَ seninle birlikte
12 وَأُمَمٌ ve (bazı) ümmetlere ا م م
13 سَنُمَتِّعُهُمْ geçimlik vereceğiz م ت ع
14 ثُمَّ sonra
15 يَمَسُّهُمْ onlara dokunacaktır م س س
16 مِنَّا bizden
17 عَذَابٌ bir azap ع ذ ب
18 أَلِيمٌ acıklı ا ل م
Hz. Nûh’un gemisi Cûdî dağında karaya oturduğu zaman yeryüzü inkârcılardan temizlenmiş; sular da çekilmeye başladığı için artık gemidekilerin yeryüzüne inme zamanı gelmişti. Nûh ve yanındakiler Allah’ın emrine uyarak bereketli topraklara inip orayı yurt edindiler. Âyetin ifadesinden anlaşıldığına göre Hz. Nuh’a, kendi soylarından, Allah’ın lutuf ve ihsanlarına mazhar olacak dindar milletler geleceği gibi, dünya nimetlerinden “bir süre” faydalandırılıp arkasından inançsızlık ve kötülüklerinin cezasını görecek olan inkârcı toplulukların geleceği de bildirilmişti.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 174
مَسَّ Messe : Bu kelime dokunmak suretiyle algılamak hakkında kullanılır. Dokunma eylemi elle olabilirken başka şekillerde de örneğin bedenle, kalple ya da iradeyle vs. meydana gelebilir. الْمَسّ ‘in geldiği başlıca iki anlam vardır: biri; isabet etmek ve değmek manası, bir diğeri ise kinaye yoluyla cimâ (cinsi münasebet) manasıdır. Yine aynı kökten gelen ve Kuran-ı Kerim’de geçen تَمَاسَّ fiili birbirine dokunmak demektir. (Müfredat – Tahkik – Mukatil b.Süleyman) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 61 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli temas etmektir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ

 

Fiil cümlesidir. قٖيلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mekulü’l-kavli,  يَا نُوحُ ’dur. قٖيلَ  fiilinin naib-i faili olarak mahallen merfûdur.

يَا  nida harfidir,  نُوحُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا  ‘dir.

اهْبِطْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. بِسَلَامٍ  car mecruru  اهْبِطْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir.  مِنَّا  car mecruru  بِسَلَامٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. بَرَكَاتٍ  atıf harfi  و ’la  بِسَلَامٍ ‘e matuftur. عَلَيْكَ  car mecruru  بَرَكَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلٰٓى اُمَمٍ  car mecruru  بَرَكَاتٍ ’nin mahzuf sıfatına veya  بَرَكَاتٍ ’e mütealliktir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اُمَمٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. مَعَ  mekân zarfı mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اُمَمٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  من ذرّيتك أمم (Senin zürriyetinden olan ümmetler) şeklindedir. سَنُمَتِّعُهُمْ  cümlesi,  اُمَمٌ  sıfatı olarak mahallen merfûdur.

Fiilinin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. نُمَتِّعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  يَمَسُّهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنَّا  car mecruru  عَذَابٌ ’in mahzuf haline mütealliktir.  عَذَابٌ  fail olup damme ile merfûdur.  اَلٖيمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُمَتِّعُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اَل۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ق۪يلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

ق۪يلَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا نُوحُ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mef’ûle dikkat çekmek için meçhul bina edilmiştir. 

Nidanın cevabı olan  اهْبِطْ بِسَلَامٍ مِنَّا وَبَرَكَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اُمَمٍ مِمَّنْ مَعَكَۜ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بَرَكَاتٍ  tezayüf nedeniyle  بِسَلَامٍ ‘e atfedilmiştir.

بِسَلَامٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

بِسَلَامٍ  car mecruru  اهْبِطْ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِنَّا  car mecruru  بِسَلَامٍ ’in, عَلَيْكَ ve ona atfedilen  عَلٰٓى اُمَمٍ car mecruru ise  بَرَكَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

مَنْ  müşterek ism-i mevsûlu  مِنْ  harf-i ceriyle  اُمَمٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Mevsulün sılası mahzuftur. مَعَكَۜ , bu mahzuf sılaya mütealliktir.

بِسَلَامٍ  ve  بَرَكَاتٍ  kelimelerindeki nekrelik kesret, nev ve tazim,  اُمَمٍ ’deki nekrelik ise muayyen olmayan nev ve kesret ifade eder.

Bu kelam, Allah tarafından Nuh'un (a.s) tevbesinin kabulünü ve hüsrandan kurtulup bütün işlerinde hayırlara ereceğini bildiren bir müjdedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu boğulma işi, bütün yeryüzünü kaplayıp, Nuh (a.s) da gemiden çıktığı zaman yeryüzünde yararlanılabilecek hiçbir canlı ve bitki olmadığını anlayınca, âdeta nasıl yaşayacağı, yeme ve içme ile ilgili ihtiyaçlarını nasıl gidereceği hususunda endişeye düştü. İşte Cenab-ı Hakk, “Bizden bir selam ile in!” buyurduğu zaman onun bu endişeleri yok oldu. Çünkü bu, her türlü sıkıntıya karşı bir emniyetin olduğuna delalet etmektedir. Bu ise ancak güvenlik ve bol rızık içinde bulunmakla olabilir. Allah Teâlâ, selamette olmayı vadedince bunun peşinden ona “bereket” vadetmiştir. Bu da hayatı devam edip sürdürmekten, var olmaya sebattan ve arzu edilen şeyleri elde etmekten ibarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hz. Nuh’la beraber olanlara “birçok ümmet” denilmesi, grup grup olmalarından, ileride ümmetlerin bu nesillerden gelmesinden veya “seninle beraber olanlardan meydana gelen ümmetler” manasında olması dolayısıyladır.

Bu ümmetlerden murad, müminlerdir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)


 وَاُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اُمَمٌ , mahzuf haber için mübtedadır. Cümlenin takdiri  من ذرّيتك أمم  şeklindedir. Haberin hazfi, îcâz-ı haif sanatıdır.

سَنُمَتِّعُهُمْ  cümlesi,  اُمَمٌ  için sıfattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Vaad ifade eden istikbal harfi  سَ , cümleyi tekid etmiştir.

Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

س  harfinin dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfinin ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri) 

ثُمَّ يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle,  سَنُمَتِّعُهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنَّا  car mecruru, ihtimam için faile takdim edilmiştir.

يَمَسُّهُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ifadesinde istiare sanatı vardır. عَذَابٌ  kelimesi, يَمَسُّهُمْ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Azabın bir şahıs gibi dokunacak olması azabın şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette azabın tekrarlanması, elim olmakla sıfatlanması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ifadesi 46 kere geçmiştir. 

Nuh (a.s) ile onunla beraber olan müminlerin soyundan geleceklerin hepsi, Müslüman ve mübarek değildir; fakat onların soyundan gelecek bazı ümmetler de Müslüman olmayacaklardır. Onlar, dünyada nimetlerden faydalanacak ahirette ise azaba uğrayacaklardır. Onların azaba uğratılmaları, ya yalnız ahirette, ya da hem dünya hem de ahirette olacaktır. Muhammed b. Kâ'b el-Karazî diyor ki: “Bu ayetteki selam kapsamına kıyamete kadar gelecek bütün erkek ve kadın müminler dahildir. Ve ondan sonra zikredilen geçici faydalandırma ve azap kapsamına da bütün kâfirler dahildir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

نُمَتِّعُ - بِسَلَامٍ - بَرَكَاتٍ  ve  عَذَابٌ - اَل۪يمٌ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اُمَمٍ - مِنَّا  ve عَلٰٓى  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَلَامٍ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Hûd Sûresi 49. Ayet

تِلْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟  ٤٩


İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O hâlde sabret. Çünkü (iyi) sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 تِلْكَ bunlar
2 مِنْ
3 أَنْبَاءِ haberlerindendir ن ب ا
4 الْغَيْبِ gayb غ ي ب
5 نُوحِيهَا vahyettiğimiz و ح ي
6 إِلَيْكَ sana
7 مَا değildin
8 كُنْتَ sen ك و ن
9 تَعْلَمُهَا onu biliyor ع ل م
10 أَنْتَ (ne) sen
11 وَلَا ve ne de
12 قَوْمُكَ senin kavmin ق و م
13 مِنْ
14 قَبْلِ önce ق ب ل
15 هَٰذَا bundan
16 فَاصْبِرْ sabret ص ب ر
17 إِنَّ şüphesiz
18 الْعَاقِبَةَ sonuç ع ق ب
19 لِلْمُتَّقِينَ takva sahiplerinindir و ق ي
Kavminden gördüğü kötülük ve haksızlıklar sebebiyle üzülen Hz. Peygamber’i ve arkadaşlarını teselli etmek, insanların ibret almasını sağlamak maksadıyla anlatılan bu kıssa –Hz. Peygamber ve çevresi bakımından– gayb haberlerinden olup vahiy yoluyla Hz. Peygamber’e indirilmiştir (gayb haberleri için bk. Bakara 2/3). Âyette Nûh sabredip başarıya ulaştığı gibi Hz. Peygamber’in de sabretmesi emredilmiştir. Çünkü mücadeleye sabırla devam edenler sonunda mutlaka başarıya ulaşacaklardır. Ebedî hayat bakımından mutlu son daima kötülüklerden sakınanlarındır (Nûh kıssası hakkında ayrıca bk. A‘râf 7/59-64; Yûnus10/71-74; Nûh 71/1-28).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 175
عقب Aqabe : ٌعَقِب ayağın arka tarafı demektir. Çoğulu ٌأعْقاب şeklinde gelir. Ayrıca istiare yoluyla bu sözcük evlad ve evladın evladı anlamında kullanılmıştır. Bir kimse başka bir kimseyi ökçesinden yani çok yakınından izlediği zaman عَقَبَهُ denir. عُقْبٌ ve عُقْبًى kelimeleri sadece sevap anlamında kullanılır. عاقِبَة sözcüğü de yine sevap manasında kullanılmasına rağmen izafet olduğunda ara sıra ceza manasına da gelir. عُقُوبَة , مُعاقَبَة ve عِقاب lafızları ise sadece ceza/azap ifade eder. تَعْقِيب mastarı bir şeyi peşpeşe yapmaktır. Bu kökten türeyen عَقَبَة kelimesi dağdaki sarp yoldur. Son olarak aynı köke ait Yakup ismi keklik kuşunun erkeği demektir ki birbirini takip eder şekilde uçması nedeniyle böyle isimlendirilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 80 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri âkıbet, ukbâ, tâkip, müteâkip, Yakup ve Akabe’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

تِلْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مِنْ اَنْـبَٓاءِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْغَيْبِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

نُوحٖيهَٓا  cümlesi, mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur. 

نُوحٖيهَٓا  fiili  ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  اِلَيْكَ  car mecruru  نُوحٖيهَٓا  fiiline mütealliktir. 

نُوحٖي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وحي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ فَاصْبِرْۜۛ 

 

مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا  cümlesi,  تِلْكَ ’nin üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كُنْتَ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ  muttasıl zamiri,  كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُهَٓا  cümlesi, كُنْتَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.

تَعْلَمُهَٓا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ  munfasıl zamir  تَعْلَمُهَٓا ’deki faili tekid eder. Mahallen merfûdur.  

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. قَوْمُكَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِنْ قَبْلِ  car mecruru  تَعْلَمُ  fiiline mütealliktir. İşaret ismi  هٰذَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

ف  istînâfiyyedir. اصْبِرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.

Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar. Ayette lafzi tekid şeklindedir.

Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

الْعَاقِبَةَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لِلْمُتَّقٖينَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

الْعَاقِبَةَ ; sülâsi mücerredi  عقب  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُتَّقِينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تِلْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَۚ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  تِلْكَ  mübtedadır.  مِنْ اَنْبَٓاءِ الْغَيْبِ  car-mecrurunun müteallakı olan haber mahzuftur.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. 

Ayetteki  تِلْكَ ’ de istiare vardır. Burada işaret edilen, önceki ayette birdirilenlerdir.. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

نُوح۪يهَٓا اِلَيْكَ  cümlesi, تِلْكَ ’nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi, hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette haber kelimesi yerine  نَبَاَ  tercih edilmiştir. 

نَبَاَ  büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zannı galib oluşan haberdir. Bu özellikleri taşımayan habere  نَبَاَ  denmez. (Ragıb el İsfahânî, Müfredat) 

تِلْكَ ’nin üçüncü haberi olan  مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ  cümlesi, menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كُنْتَ  ’nin haberi olan  تَعْلَمُهَٓا اَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هٰذَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümle zaid nefî harfi لَا ‘nın tekrarıyla tekit edilmiştir. Ayrıca munfasıl zamirin zikriyle,  تَعْلَمُهَٓا  fiilinin faili vurgulanmıştır. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

مِنْ قَبْلِ هٰذَاۜۛ  car-mecruru, تَعْلَمُهَٓا  fiiline mütealliktir.

Cümlede  هٰذَا  ile zamana işaret edilmiştir. Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. 

تَعْلَمُهَٓا - الْغَيْبِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Veciz ifade kastına matuf  قَوْمُكَ  izafetinde, Hz. Peygambere ait zamire muzâf olan  قَوْمُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Ayette “Bundan önce bunları ne sen bilirdin ne de kavmin…” denilmesi, Hz. Peygamberin bunu başkalarından öğrenmediğini ifade eder. Bu kıssa, genel hatlarıyla herkesçe biliniyordu. Ama bahsedilen tafsilatlara gelince bunlar onlar tarafından bilinmiyordu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l -Gayb) 


  فَاصْبِرْۜۛ  اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟

 

فَاصْبِرْ  cümlesine dahil olan  فَ , istînâfiyyedir. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَاصْبِرْۜۛ  [O halde sabret] yani Nuh’un sabrettiği gibi sen de risalet görevinin zorluklarına ve kavminin eziyetlerine sabret, demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

اِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟  cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلْمُتَّق۪ينَ  car-mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

“Öyleyse ilâhi mesajı tebliğ etmeye ve kavminin sana verdiği ezaya Nuh’un sabrettiği gibi sabret.” Nuh ve kavminin başına sardırılan şeyi, kendin için ve seni yalanlayanlar için de bekle. Şüphesiz kurtuluş, zafer ve üstün olma bakımından akıbet, muttakilerindir.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

الْعَاقِبَةَ ’deki marife cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayet, Resulullah için teselli ve sabır emrinin gerekçesi mahiyetindedir. Çünkü: Güzel akıbetler takva sahiplerinindir. Resulullah (s.a.v) takva derecelerinin zirvesindedir. Müminler de takva sahibi olmalıdır. İşte bunlar Resulullah'ı (s.a.v) teselli eder; O’nun sıkıntılarını hafifletir ve olması muhtemel huzursuzluğu önler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Burada Nuh kıssasından alınacak ibret ihtar olunurken Yunus Suresi'nin sonuna da bir işaret ve teyid yapılmış ve böylece sureye adını veren Hud kıssasına geçilmiştir. Bu kıssaların burada böyle ardarda anlatılması, her birisi bir başka yönden Hz Muhammed'in Mekkeli müşriklere karşı verdiği mücadeleyi andırmasından dolayıdır. Bir de o müşriklere, yaptıkları hırçınlıkların daha önceki devirlerde kâfirlerin tutumlarına benzediğini ihtar etmek içindir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Hûd Sûresi 50. Ayet

وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُوداًۜ قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ  ٥٠


Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Hûd, şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka sizin hiçbir ilâhınız yoktur. Siz, sadece iftira ediyorsunuz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِلَىٰ ve (kavmin)e
2 عَادٍ Ad ع و د
3 أَخَاهُمْ kardeşleri ا خ و
4 هُودًا Hud’u (gönderdik) ه و د
5 قَالَ dedi ki ق و ل
6 يَا قَوْمِ kavmim ق و م
7 اعْبُدُوا kulluk edin ع ب د
8 اللَّهَ Allah’a
9 مَا yoktur
10 لَكُمْ sizin için
11 مِنْ hiç bir
12 إِلَٰهٍ ilah ا ل ه
13 غَيْرُهُ O’ndan başka غ ي ر
14 إِنْ
15 أَنْتُمْ siz
16 إِلَّا ancak
17 مُفْتَرُونَ yalan uyduranlarsınız ف ر ي
Rivayetlere göre Âd, Hz. Nûh’un dördüncü kuşaktan torunu olup babası Avs’tır. Avs’ın babası İrem, onun babası Sâm, onun babası ise Nûh’dur. Âd’ın ismine nisbetle söz konusu kavme de “Âd kavmi” denilmektedir. Hz. Nûh’tan sonra tarih sahnesine çıkmış olan bu kavim Yemen’de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamış eski ve önemli bir Arap toplumudur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Hûd’un Ahkaf bölgesinde yaşayan bir kavme peygamber olarak gönderildiği anlatılmaktadır (bk. Ahkaf 46/21; Fecr 89/6-8). Ahkaf ise Uman ile Hadramut arasında kalan geniş kum çöllerinin adıdır. Kur’an’ın verdiği bilgilere göre bunlar İrem adında benzeri görülmemiş bir şehir kurmuş, müreffeh bir şekilde yaşıyorlardı. Muhteşem sarayları, bağları, bahçeleri vardı (krş. Şuarâ 26/128-134; Fecr 89/6-8). Ancak doğru yoldan sapmış, putperest olmuşlardı, kendilerine gönderilmiş olan peygamberi dinlemedikleri için helâk olup tarih sahnesinden silindiler. Müfessirler Âd kavmini Âd-ı Ûlâ (birinci Âd) ve Âd-ı Uhrâ (ikinci Âd) olmak üzere iki kısma ayırırlar. Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği kavmin Âd-ı Ûlâ olduğunda ittifak vardır. Nitekim Necm sûresinin 50. âyetinde helâk edilen kavmin Âd-ı Ûlâ olduğu bildirilmiştir. Bu kavim İslâm’ın ortaya çıkışından asırlarca önce tarih sahnesinden çekilmiş olmakla birlikte hikâyesi Arap geleneğinde canlı olarak devam ettiğinden Kur’an’da da göndermelerde bulunulmuştur (Âd hakkında bilgi için bk. Emin Işık, “Ahkaf sûresi”, DİA, I, 549; ayrıca bk. A‘râf 7/65)
 Hûd aleyhisselâm bir rivayete göre Âd’ın soyundan, başka bir rivayete göre de Âd’ın dedesi Sâm’ın diğer bir oğlunun soyundan olup Arap kavminden gelen peygamberlerin ilkidir. Âyette “onların kardeşi” denilmesi onun aynı topluma veya akraba kabileye mensup olduğunu ifade eder. 150 yıl yaşadığı bildirilmektedir. Kabrinin Hadramut’ta veya Kâbe’nin civarında bulunduğu yolunda rivayetler vardır (bilgi için bk. İbn Âşûr, VIII/2, 200; Ömer Faruk Harman, “Hûd”, DİA, XVIII, 279).
 Bu sûrenin ikinci kıssası olan Âd kıssası Kur’an’da birçok yerde farklı şekillerde ele alınmıştır. Kıssa her geçtiği yerde farklı bir üslûpla anlatılmış ve çeşitli açılardan değerlendirilmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 177-178

وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُوداًۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلٰى عَادٍ  car mecruru mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri,  أرسلنا  (gönderdik) şeklindedir. اَخَاهُمْ  mef’ûlün bih olup, harfle îrab olan beş isimden biri olarak nasb alameti eliftir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُوداً  kelimesi  اَخَاهُمْ ’den bedel olup fetha ile mansubdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Mekulü’l-kavli,  يَا قَوْمِ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  اعْبُدُوا اللّٰهَ ’dir.  اعْبُدُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile masubdur.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  اِلٰهٍ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

غَيْرُهُ  kelimesi  اِلٰهٍ  ‘nin sıfatı olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Ayette zaid şeklindedir.. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

غَيْرُ  edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. مُفْتَرُونَ  haber olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

مُفْتَرُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِلٰى عَادٍ اَخَاهُمْ هُوداًۜ 

 

Ayetin ilk cümlesi 25. ayetteki kasemin cevabı olan  أرسلنا نوحا  cümlesine atıf harfi  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur  اِلٰى عَادٍ , takdiri  أرسلنا (gönderdik) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هُوداً , mef’ûl olan  اَخَاهُمْ ‘dan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اِلٰى عَادٍ  car mecruru durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Allah, Hud’u onların kardeşi diye vasfetmiştir. Bu kardeşliğin, dinî bakımdan değil sadece neseb bakımından olduğu malumdur. Çünkü Hud (a.s) Âd kabilesine mensup birisi idi. Bu kabile de Arap kabilelerinden olup Yemen civarındadır. Bunun bir benzeri ifade de “onlardan biri” manası kastedilerek bir kimseye, “Ey Temîm’in kardeşi” ve ”Süleyman'ın kardeşi” denilmesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Hz. Hud, Âdemoğulları’ndandı, onların kardeşi, onlardan biri idi. İşin başında onunla soydaşları arasında kabilenin bütün bireylerini birbirine bağlanan “akrabalık” bağı vardı. Okuduğumuz ayetlerde bu ortak bağa dikkat çekiliyor. Çünkü bu ortak bağın doğal gereği olarak Hz. Hud ile “kardeşleri” arasında güven, karşılıklı sevgi ve öğüt alışverişi havasının egemen olmasının beklendiğine işaret ediliyor. Ayrıca soydaşlarının bu kardeşlerine karşı takındıkları olumsuz tavrın anormalliği ve yakışıksızlığı vurgulanıyor. Bunların yanı sıra Hz. Hud ile soydaşları arasında ilerde belirecek olan inanç farklılığı ilkesinden kaynaklanan ilişki kesikliğinin, yol ayrılışının doğallığı zihinlere işleniyor. Böylece inanç bağı kopunca bütün diğer bağların kopacağı, İslam toplumunda tek birleştirici bağın inanç bağı olduğu ilkesi somut motifler halinde gözlerimizin önüne seriliyor. (Seyyid Kutub, Fi Zilali’l Kur’an)

Burada din konusunda bir farklılık bulunduğu halde Hud için “kardeşleri” ifadesini kullanmıştır. Bu sözden maksat, Hz. Muhammed’in (s.a.v) kavminin, ona meyletmesini sağlamaktır. Çünkü onun kavmi, Muhammed (s.a.v) onların kabilelerinden bir kimse olduğu halde O’nun, Allah katından kendilerine gönderilmiş bir peygamber olduğunu kabul etmiyorlardı. Böylece Allah Teâlâ bu uzak görmeyi bertaraf etmek için Hud’un (a.s) Âd kabilesinden olan bir kimse; Salih’in (a.s) de Semud kabilesinden olan bir kimse olduğunu beyan etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  


 قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا قَوْمِ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi, nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kelimedeki kesra, muzâfun ileyhten ivazdır. Muzafun ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Nidanın cevabı olan  اعْبُدُوا اللّٰهَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hud’un (a.s), “Allah'a ibadet ediniz.” sözünün manası, “Allah'tan başkasına tapmayın.” demektir. Bunun delili, Hud’un (a.s), bu ifadenin hemen peşinden, “Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yok.” demiş olmasıdır. Bu da bu sözün maksadının, onları putlara tapmakla meşgul olmaktan uzaklaştırıp alıkoymak olduğunu göstermektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 


 مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُۜ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Zaid  مِنْ  harfi cümleyi tekit etmiştir.

Cümlede îcaz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. zaid  مِنْ  sebebiyle lafzen mecrur, mahallen merfû olan  اِلٰهٍ  muahhar mübtedadır.  لَكُمْ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  

اِلٰهٍ ’deki nekrelik nev, kıllet ve tahkir ifade eder. Zaid harf  مِنْ , kelimeye ‘hiçbir’ anlamı katmıştır. Menfi siyakta nekre umum ve şümule işarettir.

غَيْرُهُ  izafeti  اِلٰهٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Allah Teâlâ’ya ait zamirin muzâfun ileyh olduğu  غَيْرُهُ  izafeti, gayrının tahkiri içindir.

اِلٰهٍ - اللّٰهَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Nefy harfi  اِنْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتُمْ  mevsûf/maksûr,  مُفْتَرُونَ  sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

Müsned olan  مُفْتَرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Hud’un (a.s) öğütlerine karşılık kavmi, onu uydurmakla suçlarken sözlerini kasr üslubuyla dile getirerek inanmamakta kararlı olduklarını ortaya koyuyorlar.

اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا مُفْتَرُونَ [Siz ancak iftira ediyorsunuz.] sözünde, nefy harfi olarak  مَا  değil,  اِنْ  gelmiştir.  Çünkü bu harf, nefy ifade etmek konusunda  مَا  harfinden daha kuvvetlidir. Böylece Allah'a iftira ettikleri daha kuvvetli bir şekilde tespit edilerek ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 3, s. 215)  

61 ve 84. ayetlerde Salih ve Şuayb peygamberler de aynı sözü söylemiştir. İktibas vardır.

Cenab-ı Hakk, “Siz, yalan düzenlerden başkası değilsiniz.” buyurmuştur. Yani “Siz, ‘Bu putlara ibadet etmek güzeldir.’ sözünüzde yahut ‘O putlar ibadete müstehaktır.’ sözünüzde yalan düzüyorsunuz. O putlar ne bir hissi ne de bir idrak kabiliyeti olmayan nesneler iken söylediğiniz bu söz nasıl olur da yalan ve iftira olmaz? Onları bir araya getirip onlara şekil veren insandır. Daha nasıl onlara tazimde bulunmak maksadıyla onları yapan insanın, onlara tapması ve alnını toprağa koyması yakışır?” demektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Hûd Sûresi 51. Ayet

يَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذ۪ي فَطَرَن۪يۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ  ٥١


“Ey kavmim! Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak beni yaratana âittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا قَوْمِ kavmim ق و م
2 لَا
3 أَسْأَلُكُمْ sizden istemiyorum س ا ل
4 عَلَيْهِ bunun için
5 أَجْرًا bir ücret ا ج ر
6 إِنْ
7 أَجْرِيَ benim ücretim ا ج ر
8 إِلَّا yalnızca
9 عَلَى aittir
10 الَّذِي
11 فَطَرَنِي beni yaratana ف ط ر
12 أَفَلَا
13 تَعْقِلُونَ akıl etmiyor musunuz? ع ق ل

يَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ 

 

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı  لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً ’dır.  

لَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَسْـَٔلُكُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انا ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْهِ  car mecruru  اَجْراً  ‘nin mahzuf haline mütealliktir.  اَجْراً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذ۪ي فَطَرَن۪يۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَجْرِيَ  mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اِلَّا  hasr edatıdır.  الَّذٖي  müfred has ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası  فَطَرَنٖي ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

فَطَرَنٖي  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو 'dir. Sonundaki  نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 


اَفَلَا تَعْقِلُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. Cümle  فَ  atıf harfi ile mukadder istînâfa matuftur. Takdiri, أجهلتم فلا تعقلون (Bilmiyor musunuz, akletmiyor musunuz?) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  تَعْقِلُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراًۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiş, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin, münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevap cümlesi olan لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Mef’ûl olan  اَجْراً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy sıyakında nekre, umum ifade eder.

Hud (a.s) onları Allah'ın birliğine irşad etmeye çalışıp ve onları putperestlikten men edince, “Ey kavmim, ben buna mukabil sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım, beni yaradandan başkasına ait değildir.” dedi. İşte bu, Nuh’un (a.s) söylediği şeyin aynısıdır. Çünkü Allah'a davet etme işi, bir karşılık umma kirlerinden temizlenmiş ve arınmış olunca kalplerdeki tesiri de o nispette etkili olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  


اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى الَّذ۪ي فَطَرَن۪يۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلَى الَّذ۪ي  car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

Müsnedün ileyh olan  اَجْرِيَ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Hud (a.s) ‘a aid zamire muzaf olan  اَجْرِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

اَجْرِيَ  kelimesinde istiare sanatı vardır. Mükafat, Allah’ın rızası, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna edatı  اِلَّا  ile meydana gelen iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَجْرِيَ  sıfat/maksûr,  عَلَى الَّذ۪ي car-mecrurunun müteallakı olan mahzuf haber mevsûf/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Bir olumlu bir de olumsuz cümle ihtiva etmektedir. “Benim mükâfatım ancak beni yaradandandır.” “Allah'tan başka hiç kimseden bir mükâfatım yoktur.” anlamındadır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husul ve sübut ifade eder. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuara Suresi 113)

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  فَطَرَن۪ي  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)

اَجْرٍ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.


اَفَلَا تَعْقِلُونَ

 

Ayetin fasılası, takdiri  أجهلتم (Bilmiyor musunuz) olan mukadder istînâfa matuftur.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr, taaccüb ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Ayetin bu son cümlesi, birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  

اَفَلَا تَعْقِلُونَ  cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise “Yaptığınız şeyin çirkin olduğuna akıl erdiremiyor musunuz ki bu fiillerin kötülüğü sizi onları yapmaktan alıkoymuyor? Adeta akılları örtülmüş kimseler gibisiniz. Çünkü akıl bu tür şeylerden kaçınır, bunları reddeder.” şeklindedir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl, Araf Suresi 169)

Kur’an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ  gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise  تَفَقُّه  kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Hûd Sûresi 52. Ayet

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِم۪ينَ  ٥٢


“Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَا قَوْمِ kavmim ق و م
2 اسْتَغْفِرُوا bağışlanma dileyin غ ف ر
3 رَبَّكُمْ Rabbinizden ر ب ب
4 ثُمَّ sonra
5 تُوبُوا tevbe edin ت و ب
6 إِلَيْهِ O’na
7 يُرْسِلِ göndersin ر س ل
8 السَّمَاءَ gökten س م و
9 عَلَيْكُمْ üzerinize
10 مِدْرَارًا bolca yağmur د ر ر
11 وَيَزِدْكُمْ ve katsın ز ي د
12 قُوَّةً güç ق و ي
13 إِلَىٰ
14 قُوَّتِكُمْ gücünüze ق و ي
15 وَلَا
16 تَتَوَلَّوْا yüz çevirmeyin و ل ي
17 مُجْرِمِينَ suçlular olarak ج ر م
Hz. Hûd Allah’ın birliği inancını tebliğ ettikten sonra, işledikleri günah ve putperestlikleri sebebiyle kavmini Allah’tan bağış dilemeye ve tövbe edip O’na yönelmeye davet etti. Böyle yaptıkları takdirde Allah’ın, üzerlerine bolca yağmur yağdıracağını ve kuvvetlerine kuvvet katacağını haber verdi. Âd kavmi çölde yaşamakla birlikte tarım ve bağcılıkla da uğraşıyordu. Bu sebeple yağmura şiddetle ihtiyaçları vardı. Hz. Hûd Allah’ın izniyle onlara böyle bir vaadde bulundu. Allah tarafından kuvvetlerine kuvvet katılacaktı; maddî olarak bolluk ve berekete mânevî olarak izzet, şeref ve itibar eklenecekti. Fakat Hûd’un kavmi gururlu ve kibirliydi; onun anlattıklarını ne istedi ne de ona inandı, hatta peygamberi akılsızlık, sapkınlık ve yalancılıkla itham ettiler. Hûd, uyarılarına rağmen kavminin inkâr ve isyanda ısrar ettiklerini görünce sonlarının kötü olacağından endişe etti ve “Sakın günahkârlar olup da Allah’tan yüz çevirmeyin” diyerek kavmini devamlı uyardı.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 178

Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir. “
(Ebu Dâvûd, Vitir 26; İbni Mâce , Edeb 57 ; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 248).

Riyazus Salihin, 1879 Nolu Hadis
Şeddâd İbni Evs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: 
“İstiğfârın en üstünü kulun şöyle demesidir: Allâhumme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente, halaktenî ve ene ‘abdüke, ve ene ‘alâ ‘ahdike ve va‘dike m’esteta‘tü. Eûzü bike min şerri mâ sana‘tü, ebûü leke bi-ni‘metike ‘aleyye, ve ebûü bi-zenbî, fağfir lî fe-innehû lâ yağfirü’z-zünûbe illâ ente: Allahım! Sen benim Rabbimsin. İbadete lâyık senden başka tanrı yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lutfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim.  Beni affet; şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur.”
Resûl-i Ekrem sözüne şöyle devam etti: “Her kim, bu seyyidü’l-istiğfârı sevabına ve faziletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim, sevabına ve faziletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur.”
Buhârî, Daavât 2, 16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 100-101; Tirmizî, Daavât 15; Nesâî, İstiâze 57

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَا  nida harfidir. Münada olan  قَوْمِ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اسْتَغْفِرُوا ’dur.

اسْتَغْفِرُوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّكُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تُوبُٓوا  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِ  car mecruru  تُوبُٓوا  fiiline mütealliktir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُرْسِلِ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُرْسِلِ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو 'dir. السَّمَٓاءَ  mefûlün bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, ماء السماء (semanın suyu, yağmuru) şeklindedir. يُرْسِلِ  fiili  ينزّل  manasındadır. عَلَيْكُمْ  car mecruru  يُرْسِلِ  fiiline mütealliktir. مِدْرَاراً  kelimesi  السَّمَٓاءَ ’nin hali olup fetha ile mansubdur. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اسْتَغْفِرُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  غفر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar. 

يُرْسِلِ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

Bu bab fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerred manasını ifade eder.


اً وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. Atıf harfi  وَ ’la  يُرْسِلِ  fiiline matuftur.  

يَزِدْكُمْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. قُوَّةً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. اِلٰى قُوَّتِكُمْ  car mecruru  قُوَّةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir  لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَوَلَّوْا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُجْرِمٖينَ  kelimesi  تَتَوَلَّوْا ’deki failin hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

تَتَوَلَّوْا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولى ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

مُجْرِمٖينَ, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki nida cümlesine atfedilmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Münada olan  قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi, nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir.

Nidanın cevap cümlesi olan  اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ  emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبَّكُمْ  izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.

Aynı üslupta gelen  ثُمَّ تُوبُٓوا اِلَيْهِ  cümlesi, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اسْتَغْفِرُوا - تُوبُٓوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


 يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ 

 

Fasılla gelen ayet takdiri  إن تتوبوا (Eğer tevbe ederseniz…) olan mukadder şartın  فَ  karînesi olmadan gelen cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Cevap cümlesi olan  يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراًۙ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân/31.) ayeti buna misaldir. Bu ayette hazif eğer bana uyarsanız, şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân c.2 s.172)

مِدْرَاراً  kelimesi  السَّمَٓاءَ ’nin halidir. Hal anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mezkûr cevap ve mahzuf şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üsluptaki  وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ  cümlesi, şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ  ifadesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır. Gönderilen, sema değil yağmurdur. Fiil, hakiki mef’ûle değil; mekanına isnad edilmiştir. Yağmurun miktarındaki çokluk ve sebep olduğu nimetin bolluğu için mecazî isnad yapılmıştır. Hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Yağmurun çeşitleri vardır. Kur’an’da geçen şekilleri:

صيّب : Yağmur bulutu. Olumsuz bir manzara tasvirinde geçmiştir. (Bakara, 2/19.)

ماء : Su. Bakara 2/22. Hem olumlu hem olumsuz manada gelmiştir. (Kur’ân’da çok geçmiştir.)

وابل : Yoğun, sağanak yağmur. Bolca ve şiddetle düşen yağmur. Olumlu manada gelmiştir. (Bakara 2/264-265.)

طلّ : Çiseleme. Olumlu manada gelmiştir. (Bakara 2/265.)

مطر : Yağmur. Nisâ 4/102. Hepsinde olumsuz manada gelmiştir. (Kur’an’da 5 kere geçmiştir. A’râf 7/84, Furkân 25/40, Şuarâ 26/173, Neml 27/58)

مدرار : Fışkırtan, önüne geleni sürükleyen yağmur.  در  kökündeki inci gibi, sütünü bol veren hayvan ve cömertlik gibi manalar düşünülebilir. Kur’an’da En’âm sûresi’nde olumsuz, diğer iki ayette olumlu manada gelmiştir. (En’âm 6/6, Hûd 11/52, Nûh 71/11.)

ودق : Şiddetli yağmur. Olumlu manada gelmiştir. (Nûr 24/43, Rûm 30/48.)

غيث : Faydalı, bereketli yağmur. Kur’an’da hep olumlu manada gelmiştir. (Lokmân 31/34, Şûrâ 42/28, Hadîd 57/20.) 

Mef’ûl olan  قُوَّةً ’deki nekrelik kesret ve nev ifade eder. Kelimenin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اِلٰى قُوَّتِكُمْ  car-mecruru, قُوَّةً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِدْرَاراً  lafzı aşırılık ifade eder yani “çok çok yağar” manasındadır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir)

Ayetteki,  يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَاراً  [Üstünüze gökten bol bol (yağmur) göndersin.]  ifadesi, çokça nimet vermeye bir işarettir. Çünkü nimetlerin olmasını sağlayan, uygun yağmurların yağmasıdır. Ayetteki, وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً اِلٰى قُوَّتِكُمْ [Kuvvetinize kuvvet katıp artırsın.] ifadesi de o nimetlerden istifade etme hususunda en mükemmel halin bulunmasına bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  


 وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِم۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi …اسْتَغْفِرُوا  cümlesine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. 

Dönmek, yüz çevirmek manasındaki  تَتَوَلَّوْا  fiili, imanı terk etmek manasında müsteardır.  Tevhid halinden ayrılmak, kişinin yüz çevirerek bir şeyle ilgilenmemesine benzetilmiştir.

مُجْرِم۪ينَ , failin halidir. Hal, cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Ebu Bekr el-Esamm, bu ayete şu manayı vermiştir: “İstiğfar ediniz yani Allah’tan, önce şirkinizi bağışlamasını isteyin. Bundan sonra da geçmiştekilere pişman olup aynılarını bir daha yapmamaya azmetmek suretiyle tövbe ediniz.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hûd Sûresi 53. Ayet

قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ  ٥٣


Dediler ki: “Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle ilâhlarımızı bırakacak değiliz. Biz sana iman edecek de değiliz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ki ق و ل
2 يَا هُودُ Hud ه و د
3 مَا
4 جِئْتَنَا sen bize getirmedin ج ي ا
5 بِبَيِّنَةٍ bir belge ب ي ن
6 وَمَا ve değiliz
7 نَحْنُ biz
8 بِتَارِكِي bırakacak ت ر ك
9 الِهَتِنَا ilahlarımızı ا ل ه
10 عَنْ
11 قَوْلِكَ senin sözünle ق و ل
12 وَمَا ve değiliz
13 نَحْنُ biz
14 لَكَ sana
15 بِمُؤْمِنِينَ inanacak ا م ن
Hz. Hûd, kavmine gönderilmiş bir peygamber olduğunu aklî deliller ve getirdiği mûcizelerle anlattı. Kur’ân-ı Kerîm bu mûcizelerin ne olduğunu bildirmemiş olmakla birlikte Hûd’un getirdiği mûcizeleri kavminin inkâr ettiğini haber vermektedir (bk. âyet 59). Kavmi onun getirdiği mûcizelere ve kullandığı aklî delillere değer vermedi ve çağrısını reddetti. Ayrıca Hûd’u küçümsediklerinden dolayı onun sözüne bakarak ilâhlarından vazgeçmeyeceklerini ve ona iman etmeyeceklerini bildirdiler. “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış!” diyerek Hûd’un, tanrılarına dil uzatmasından dolayı onlardan biri tarafından çarpıldığını, bu sebeple delirmiş olabileceğini ileri sürdüler. Putperestlerin bu saygısız ve inatçı davranışları karşısında Hûd kendisinin hak peygamber olduğuna dair yüce Allah’ı şahit tuttuğu gibi topluluğun şirkinden uzak olduğu konusunda da doğrudan onları şahit gösterdi. Tanrılarının aklını almış olması iddiasına karşılık da hepsine meydan okuyarak bu iddiayı çürüttü. Çünkü Hûd Allah’a tevekkül edip O’na teslim olmuştu. O’nun adaletine güveniyor, neylerse güzel eyleyeceğine inanıyordu.
 56. âyet evrende ne kadar canlı varsa hepsinin Allah’ın emrinde ve kontrolünde bulunduğunu, O’nun kudret ve iradesinin bütün varlıklar üzerinde mutlak ve kesin olarak müessir olduğunu ifade eder. Hûd bu sözüyle Allah’ın izni olmadan kendisine kimsenin tuzak kurup herhangi bir kötülük yapamayacağına inancının tam olduğunu vurgulamak istemiştir. Allah’ın yolunun dosdoğru yol olmasından maksat, O’nun hüküm ve tasarruflarının tamamen doğru, adalete uygun olması, zulüm, hata ve yanlışlıktan uzak bulunmasıdır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 179

قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ 

 

 

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  يَا هُودُ ’dur.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir, هُودُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ ’dir.  

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. جِئْتَنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir  نا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. بِبَيِّنَةٍ car mecruru  جِئْتَنَا  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَٓا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

نَحْنُ  munfasıl zamiri  مَٓا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ  harf-i ceri zaiddir.  بِتَارِكٖٓي  lafzen mecrur,  مَٓا ’nın haberi olarak mahallen mansub olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Sonundaki  نَ  izafetten dolayı mahzuftur. Aynı zamanda muzâftır. اٰلِهَتِنَا muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عَنْ قَوْلِكَ  car mecruru  تَارِكٖٓي ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.Takdiri, صادرين عن قولك (senin sözünden kaynaklanan) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Bazen  لَيْسَ ’ye benzeyen  مَٓا  ‘nın haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَارِك۪ٓي , sülâsi mücerredi  ترك  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. مَٓا  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

نَحْنُ  munfasıl zamir  مَٓا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. لَكَ  car mecruru  بِمُؤْمِنٖينَ  ‘ye mütealliktir. بِ  harf-i ceri zaiddir.  مُؤْمِنٖينَ  lafzen mecrur,  مَٓا ’nın haberi olarak mahallen mansub olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

مُؤْمِنٖينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُوا يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Hud’a (a.s) müşriklerin verdiği cevaptır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا هُودُ , nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ  cümlesi, menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Geldi manasındaki  جَاءَ  fiili, بِ  harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بِبَيِّنَةٍ ’ deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Nefy sıyakında nekre umum ve şumule işarettir.

وَمَا نَحْنُ بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ  cümlesi, nidanın cevap cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  nefy harfi  ليس  gibi amel etmiştir.  مَا ‘nın haberi olan  بِتَارِك۪ٓي اٰلِهَتِنَا , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir. بِتَارِك۪ٓي ‘ye dahil olan  بِ , tekid ifade eden zaid harftir. 

Olumlu cümlelerde  لَ  harfinin tekid ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا 'nın haberinin başında gelen  بِ  harfi de tekid ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C. II, S. 142)

عَنْ قَوْلِكَ  car-mecruru, بِتَارِك۪ٓي ‘nin failinden mahzuf hale mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnede dahil olan  بِ , tekid ifade eden zaid harftir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  لَكَ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan  بِمُؤْمِن۪ينَ ‘e takdim edilmiştir.

Son iki cümlede müsned olan  بِتَارِك۪ٓي  ve  بِمُؤْمِن۪ينَ  kelimeleri, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlelerinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İnanmayacaklarını, isim cümlesi ve olumsuz cümlede haberin başına dahil olan  بِ  harfiyle tekid ederek mübalağalı bir şekilde ifade etmişlerdir. 

Ayette  وَمَا نَحْنُ لَكَ  ibaresinin tekrarında ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Allah'tan mağfiret dilemek geçmiş günahlara kefarettir. Tevbe edip Allah'a itaate dönmek de gelecekteki günahlardan alıkoyar. Bu iki niteliğe -mağfiret dilemek ve tevbe etmek- sahip olan kimseye Allah rızkını kolaylaştırır, işini kolaylaştırır ve onu korur.
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan nefsinin kabullenmekte zorlandıklarından biri: her şeyi bilemeyeceği ya da anlayamayacağıdır. Acizliğini, çaresiz kaldığı anlar dışında, görmezden gelir. Öyle ki, başkalarının çaresizliklerini somut sebeplere bağlayarak açıklamaya çalışır. Bu yüzden de, kendisi çaresiz kaldığında, onun içinde hapsolacakmış korkusuyla ümitsizliğe düşer.

Herkesin çaresizlik tanımı farklıdır, kısacası tecrübe ettiği kadardır. Ekonomik sıkıntılar, hastalıklar, sevdalar, kayıplar ve daha nice sebepleri vardır. Belki de çaresizliğin asıl sebebi, kişinin geçici olduğunu bile bile bağlandığı ve sahiplendiği dünyalık beklentilerdir. İstediğine kavuşamadığında ya da elindekini kaybettiğinde aklı şaşar.

Allah’ın yardımıyla kalbinin hakikati hatırlatan sesi, hep kendisiyledir. Yeter ki kulak versin: Her şey geçici. Yaşadığın hayal kırıklıkları ve hissettiğin çaresizlikler. Hepsi geçici. Asla senin olmayacak dünyada, sahip olduğunu düşündüğün her şeyini, asıl sahibi olan Rabbine emanet et. Olacak olanı olmayacak, olmayacak olanı da olacak hale getirebileceğin düşüncesiyle yıpranma. Olanda da, olmayanda da hayır olduğuna güvenerek Rabbinin ipine sarıl. Bildiğin ya da umduğun tek bir hayra odaklanmadan, elinden geleni yaptıktan ve hüznünü Rabbine arzettikten sonra dualarla bekle.

Ey alemlerin Rabbi olan Allahım! Dünyada ve ahirette; her türlü çaresizlik sebebinden, Sana sığınırım. Çaresizliklerime derman, imanıma kuvvet ol. Bilmediğimi istemekten ve cehaletimden ötürü kendimi zora sokmaktan, Sana sığınırım. Aceleciliğime sükunet, cahilliğime ilim ol. Yaşadıklarım karşısında rızana aykırı davranmaktan ve tevekkül halinden uzaklaşmaktan, Sana sığınırım. Aciz halime rahmet, sabırsız gönlüme huzur ol.

Kalbindeki hakikatın sesini Allah’a itaatle güçlendirenlerden ve Allah’ın rızasına uygun davranmak için çabalayanlardan olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji