وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ اِنّ۪ي عَامِلٌۜ سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۜ وَارْتَقِبُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ ٩٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَا قَوْمِ | kavmim |
|
| 2 | اعْمَلُوا | yapın |
|
| 3 | عَلَىٰ |
|
|
| 4 | مَكَانَتِكُمْ | imkanınızın elverdiğini |
|
| 5 | إِنِّي | ben de |
|
| 6 | عَامِلٌ | yapıyorum |
|
| 7 | سَوْفَ | yakında |
|
| 8 | تَعْلَمُونَ | bileceksiniz |
|
| 9 | مَنْ | kime |
|
| 10 | يَأْتِيهِ | geleceğini |
|
| 11 | عَذَابٌ | azabın |
|
| 12 | يُخْزِيهِ | aşağılatıcı |
|
| 13 | وَمَنْ | ve kimin |
|
| 14 | هُوَ | o |
|
| 15 | كَاذِبٌ | yalancı olduğunu |
|
| 16 | وَارْتَقِبُوا | gözetleyin |
|
| 17 | إِنِّي | ben de |
|
| 18 | مَعَكُمْ | sizinle birlikte |
|
| 19 | رَقِيبٌ | gözetliyorum |
|
وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا nida harfidir. Münada olan قَوْمِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اعْمَلُوا ’dur.
اعْمَلُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى مَكَانَتِكُمْ car mecruru اعْمَلُوا ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنّ۪ي عَامِلٌۜ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عَامِلٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
عَامِلٌ ; sülâsi mücerredi عمل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۜ
Fiil cümlesidir. سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif/erteleme diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzari fiilin başına geldiklerinde tekid/vurgu olurlar.
تَعْلَمُونَ fiili ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası يَأْتٖيهِ عَذَابٌ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَأْتٖيهِ fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. عَذَابٌ fail olup damme ile merfûdur. يُخْزٖيهِ cümlesi, عَذَابٌ ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يُخْزٖيهِ fiili ي üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ atıf harfi وَ ’la birinci ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası هُوَ كَاذِبٌ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
Munfasıl zamir هُو mübteda olarak mahallen merfûdur. كَاذِبٌ haber olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُخْزٖيهِ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خزى ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
كَاذِبٌ ; sülâsî mücerredi كذب olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَارْتَقِبُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. ارْتَقِبُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مَعَ mekân zarfı رَقٖيبٌ ‘e mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَقٖيبٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
ارْتَقِبُٓوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi رقب ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَيَا قَوْمِ اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ
Ayet atıf harfi وَ ‘ la önceki ayetteki nida cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şuayb (a.s) ‘ın kavmine hitabında nidanın tekrarı ihtimama ve konunun önemine binaendir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l acüz ale’s sadr sanatları vardır.
Münada olan قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi, nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Kelimenin sonundaki kesra, muzafun ileyhten ivazdır. Mütekellim zamirinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Nidanın cevap cümlesi olan اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ ise emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Bu cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen “yakında akıbetinizi ve ısrarınızın cezasını göreceksiniz” anlamında tehdittir. Dolayısıyla vaz edildiği anlamın dışında mana kazanan terkip, mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
مَكَانَتِكُمْ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Burada المَكانَةُ kelimesi kişinin büründüğü hal için müsteardır. Hal; onu kuşatan bir şeye benzetilmiştir. Adeta bir şeyi içeren mekânla sahibi birbirine karışmıştır. Veya المَكانَةُ; hale benzetilmiştir. Çünkü kişinin halleri, kişinin mekânını ve yerleştiği, karar bulduğu yeri gösterir. عَلى harfi de istiare-i tebeiyye yoluyla temekkün için kullanılmıştır. Bu da المَكانَةُ kelimesinin hal için müstear oluşuyla ilişkilidir. Çünkü عَلٰى, mekânla ilişkilidir. Bu istiare muraşşah olmuştur. Müşebbehün bih ile alakalı olan bir kelime müstear olmuştur. Mana şöyledir: Olduğunuz gibi kalın, çünkü sizi takip etmek gibi bir isteğim yok. Hitabın nida ile başlaması söylenecek olan şeyin önemi dolayısıyladır. Çünkü nida, nida edilenleri dinlemeye çağırır. İnatçı bir kavme yapılan nida, makamın karînesiyle tehdide delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, En’am/135)
Keşşâf sahibi şöyle der: مكانة kelimesi masdardır. Bir şey veya bir kimse bir yere iyice yerleştiğinde, مكُن ve مكانة denilir. Bu kelime, “mekân (yer)” manasına da gelir. مَكَانٌ - مَكَانَةٌ ve مَقَامٌ - مَقَامَةٌ denir. Mana da “içinde bulunduğunuz yönde yani şirkte ve benden nefret etmede daim kalarak yapacağınızı yapın!” ya da “Bana düşmanlık etme güç ve enerjisine sahip olarak yapacağınızı yapın!” şeklindedir. “Şüphesiz ben de” Allah’ın bana sağladığı imkân ve vereceği yardım ve destek doğrultusunda yapacağımı “yapmaktayım!” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ [Usûlünüze göre amel edin] ayeti aşırı tehdit ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir, Zümer/39)
Tehdidin emir kipi ile yapılması, ceza vaidini daha kuvvetli ifade içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s -Selîm, En’am/135)
Kur’an'da dört yerde geçen bu ayetteki اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ ifadesinin îrabı konusunda Âlûsî, iki farklı îrab vechi zikretmektedir. Âlûsî'nin tercih ettiği anlaşılan birinci îrab vechine göre مَكَانَتِ kelimesi masdar olup fiilinin mef‘ûlun bihidir. Bu îraba göre Âlûsî, ayete şöyle anlam vermektedir: (İmkanınızın ve gücünüzün son haddine kadar çalışın) (Âlûsî, Rûhu’l-Me‘ânî) Âlûsî, aynı ayetin geçtiği iki yerde bu şekilde anlam verirken diğer iki yerde Zümer/39, Hud/121 ise َkelimesinin مَكَانَتِ kelimesinin mecazen hal anlamında kullanabileceğini belirterek buna göre anlam vermeyi tercih etmektedir. (Harun Abacı, Kur’ân'ın Anlam Farklılaşmasına Îrabın Etkisi , Âlûsî Tefsiri Örneği)
اِنّ۪ي عَامِلٌۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsned olan عَامِلٌ , ism-i fail vezninde gelerek durumun devam ve sübutuna işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اعْمَلُوا عَلٰى مَكَانَتِكُمْ cümlesiyle اِنّ۪ي عَامِلٌ cümlesi arasında mukabele ve müşakele sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Şuayb’ın (a.s) bu sözleri, onların güçlü oldukları, kendisini taşlamaya muktedir bulundukları ve onların arasında kendisinin aziz olmayan bir zayıf olduğu yönündeki iddialarını reddetmek içindir. Yahut siz içinde bulunduğunuz küfür, benim düşmanlığım ve diğer hayırsız işlerinizde sebat edin ve bana zarar vermek, bana karşı beslediğiniz kötü niyetinizi gerçekleştirmek ve benim için düşündüklerinizi kuvveden fiile çıkarmak için bütün çabalarınızı harcayın, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
سَوْفَ تَعْلَمُونَۙ مَنْ يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. İstikbal harfi سَوْفَ tehdit makamında, tekid ifade etmiştir.
سَوْفَ gelecek zamana işaret eder. Alimler bu edatı tesvif (erteleme) diye isimlendirmişlerdir. Vaat veya tehdit bulunan, yani istenen veya hoşlanılmayan bir fiile delalet eden bir muzarinin başına geldiklerinde tekid (vurgu) olurlar.
Cümle haber üslubunda geldiği halde tehdit kastı taşıması sebebiyle muktezayı zahirin hilafına olarak mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
تَعْلَمُونَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan يَأْت۪يهِ عَذَابٌ يُخْز۪يهِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَذَابٌ kelimesi يَأْت۪يهِ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Azabın bir şahıs gibi gelecek olması azabın şiddetini, azametini artırmaktadır. Ayrıca ayette azabın, rezil etmekle sıfatlanması onun korkunçluğunu tekit etmektedir. Bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
عَذَابٌ ’un tenkiri mübalağa ve korkutmak amaçlıdır. Tarifi mümkün olmayan nev ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُخْز۪يهِ cümlesi, عَذَابٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İkinci ism-i mevsûl birinciye matuftur. Sılası olan هُوَ كَاذِبٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan كَاذِبٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اعْمَلُوا - عَامِلٌ - تَعْلَمُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Yakında bileceksiniz’ manasına, ‘gereken karşılığı göreceksiniz’ manası idmac edilmiştir. Kuvvetli bir vaid ifade etmektedir. Lazım söylenmiş, melzum kastedilmiştir. Bu açıdan mecazı mürsel vardır.
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
Tesvif harfi سَوْفَ ’den murad tekiddir. Çünkü iki tesvif harfi de - قَدْ harfinin mazi fiili tekidi gibi- müstakbel manayı tekid eder. Gelecekte muhakkak bileceklerini ifade eder. Şu an için bilene gelince, bunun gerçek olduğuna güveninden kinayedir. Onlar batıldadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, En’am/135)
س harfinin dünyada gerçekleşecek olayları, سوف harfinin ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَۙ sözüyle yapılan tehdit; inkâr ve azarlamanın teferruatıdır. Mef’ûlün hazfi, korku uyandırmak içindir. Arkadan gelen cümleyle açıklanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr, Araf/123)
سَوْفَ ile başlayan sözü, Nuh (a.s), gemiyi yaptığı sırada kavmine söylemiştir. Bu da kavmin sonunun ve cezalandırılacağı günün yaklaştığına işaret etmektedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Alâ Tarîki’t-Tefsîri’l-Beyânî, III, s. 304-305)
Zemahşerî, beyan ilminin pek çok güzellikler barındıran bir kolu olarak nitelediği konumuzda, atıf farkı dışında birbirleriyle aynı olan cümleleri karşılaştırmalı olarak inceleyerek önemli çıkarımlarda bulunur. Atıf yapılmadan, “سوف تعلمون …ileride bileceksiniz… ve ف atfıyla “فسوف تعلمون …ileride bileceksiniz” cümlelerinin karşılaştırmasında, ikinci kullanımın vasl edatıyla yapılan açık (zâhir) bir vasl; birinci cümlede ise gizli (hafî) vasl olduğunu söyler. Gizli vasl durumu, öngörülen bir sorunun cevabı olmak üzere isti’nâf cümlesi olarak takdir edilir. Söz konusu kullanımda “Peki biz yaptığımızı yapsak, sen de yaptığını yapsan ne olacak?!” sorusu mukadderdir ve taraflar arası açık veya kapalı bir diyaloğa işaret eder.
Zemahşerî, cümleler ve üslûbun hareketliliği (tefennün) üzerinde önemle durarak, istînâf takdirindeki cümlelerin daha belîğ olduğunu kaydeder. Müfessirin bu görüşlerini, onun cümlenin içerik ve bağlamını esas alan en belirleyici düşüncesiyle birlikte değerlendirmek gerekir. Zira cümlelerdeki bu tefennün, esas itibarıyla anlamdaki tefennün ve farklı noktalara vurgunun bir yansımasıdır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Hud Suresi/39)
Şuayb’ın (a.s) azabı rezil etmek vasfıyla vasıflandırması, onların kendisine vadettikleri taşlamaya tarizdir. Zira taşlamak, azap olmakla beraber aynı zamanda açık bir rezalettir. Nitekim ancak büyük bir cürüm, onu gerektirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَارْتَقِبُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ
Cümle atıf harfi وَ ‘ la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen ارْتَقِبُٓوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Ta’liliyye olarak fasılla gelen اِنّ۪ي مَعَكُمْ رَق۪يبٌ cümlesinin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. مَعَكُمْ car mecruru, konudaki önemine binaen, amili olan رَق۪يبٌ ‘e takdim edilmiştir.
رَق۪يبٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İsim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
وَارْتَقِبُٓوا - رَق۪يبٌ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنّ۪ي مَعَكُمْ “Ben de sizinle beraberim.” ifadesinin ilave edilmesi, Şuayb’ın (a.s) kendine öz güvenini göstermektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)