وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَجَاءَتْ | ve geldi |
|
| 2 | سَيَّارَةٌ | bir kervan |
|
| 3 | فَأَرْسَلُوا | gönderdiler |
|
| 4 | وَارِدَهُمْ | sucularını |
|
| 5 | فَأَدْلَىٰ | sarkıttı |
|
| 6 | دَلْوَهُ | kovasını |
|
| 7 | قَالَ | dedi ki |
|
| 8 | يَا بُشْرَىٰ | müjde! |
|
| 9 | هَٰذَا | bu |
|
| 10 | غُلَامٌ | bir oğlan! |
|
| 11 | وَأَسَرُّوهُ | ve onu sakladılar |
|
| 12 | بِضَاعَةً | ticaret için |
|
| 13 | وَاللَّهُ | halbuki Allah |
|
| 14 | عَلِيمٌ | biliyordu |
|
| 15 | بِمَا | şeyleri |
|
| 16 | يَعْمَلُونَ | onların yaptıkları |
|
وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. وَجَٓاءَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. سَيَّارَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَرْسَلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وَارِدَهُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَدْلٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. دَلْوَهُ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَدْلٰى , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi دلو ’dir.
اَرْسَلُوا , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
وَارِدَ kelimesi, sülâsi mücerredi ورد olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, هٰذَا غُلَامٌ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. بُشْرٰى münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Maksur isimdir.
İşaret ismi هٰذَا mübteda olarak mahallen merfûdur. غُلَامٌ haber olup damme ile merfûdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اَسَرُّو damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, أمره (onunişi) şeklindedir. بِضَاعَةً kelimesi اَسَرُّو ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اَسَرُّو , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi سرر ‘dir.
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ٱللَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٖيمٌ haber olup damme ile merfûdur. مَٓا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle عَل۪يمٌ ‘ e mütealliktir.
يَعْمَلُونَ fiili ن 'un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
عَل۪يمٌ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi olan وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
İstînâfa فَ ile atfedilen فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
سَيَّارَةٌ ’deki nekrelik herhangi bir, nev anlamındadır.
جَٓاءَتْ fiilindeki müfred zamirden, اَرْسَلُوا ’daki cemi zamire geçişte iltifat sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir.
اَدْلٰى - دَلْوَهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
Burada “geldi” fiilinin, “geçti” veya “vardı” gibi fiillere tercih edilmesi, işaret ediyor ki Yusuf (a.s), Rabbi katında pek şerefli ve yüksek bir mertebeye sahiptir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
İki cümle arasında meskutun anh mevcuttur. Takdiri şöyle olabilir: فتعلّق يوسف بالدلو فأخرجه الوارد فلمّا رآه قال يا بشرى. [Yusuf (a.s) kovaya tutundu ve onu çıkardılar. Onu görünce müjde dedi.]
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İtiraziyye olan يَا بُشْرٰى cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Taaccüb manasında mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Nidanın cevabının hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.
يَا بُشْرٰى ifadesinde istiare sanatı vardır. Mütekellimin sevincini mübalağa ifade etmek için müjde, hitap edilecek bir şahsiyet yerine konmuştur.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰذَا غُلَامٌ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismi هٰذَا ile marife olması mütekellimin şaşkınlığına ve sevincine işarettir.
Meskutun anh yoluyla yapılan îcâza genellikle; bilinen veya tahmini kolay olan hususları söyleyerek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek veya karineye dayanarak dile getirilmeyen şeyleri muhatabın hayaline ve yorumlamasına bırakarak anlam zenginliği kazandırmak ve benzeri sebeplerle başvurulur. Bu îcâz biçimi, Kur’an-ı Kerim’in önemli üslup özelliklerindendir.
غُلَامٌ, on ile yirmi yaşındaki insana denir. Yusuf (a.s) da o gün onyedi yaşındaydı. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ
وَ , istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بِضَاعَةً kelimesi اَسَرُّو ’deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
بِضَاعَةً , hal olarak mansub olup anlam, “Onu ticari bir meta olarak gizlediler.” şeklindedir. بِضَاعَةًۜ ticaret için ayrılan maldır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ
وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مَا müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. Sılası olan يَعْمَلُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Müsned olan عَل۪يمٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Ayetin bu son cümlesinde idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Ya da lâzım melzûm alakasıyla yaptıklarınızın karşılığı verilecektir manası taşır. Mecaz-ı mürseldir.
يَعْمَلُونَ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu kelam, onların Yusuf gibi bir insanı müptezel bir ticaret malı durumuna sokmaları ve bunun için uydurdukları hileleri yüzünden onlara büyük bir ceza vaîdi anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)