20 Ocak 2025
Yusuf Sûresi 15-22 (236. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Yusuf Sûresi 15. Ayet

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  ١٥


Yûsuf’u götürüp kuyunun dibine bırakmaya karar verdikleri zaman biz de ona, “Andolsun, (senin Yûsuf olduğunun) farkında değillerken onların bu işlerini sen kendilerine haber vereceksin” diye vahyettik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَمَّا nihayet
2 ذَهَبُوا götürdüler ذ ه ب
3 بِهِ onu
4 وَأَجْمَعُوا ve karar verdiler ج م ع
5 أَنْ
6 يَجْعَلُوهُ atmaya ج ع ل
7 فِي
8 غَيَابَتِ dibine غ ي ب
9 الْجُبِّ kuyunun ج ب ب
10 وَأَوْحَيْنَا ve biz vahyettik و ح ي
11 إِلَيْهِ O’na
12 لَتُنَبِّئَنَّهُمْ andolsun haber vereceksin ن ب ا
13 بِأَمْرِهِمْ onların işlerini ا م ر
14 هَٰذَا bu
15 وَهُمْ ve onlar
16 لَا hiç değillerken
17 يَشْعُرُونَ farkında ش ع ر
Kardeşleri, Yûsuf’u koruyacaklarına dair babalarına güvence verince Hz. Ya‘kub, Yûsuf’u onlarla birlikte gönderdi. Kardeşleri onu kuyuya atmaya oy birliği ile karar verdiler ve kararı hemen uyguladılar.
 Kardeşlerinin yaptıklarını bir gün kendilerine haber vereceğine dair Yûsuf’a yapılan vahiyle ilgili olarak iki görüş vardır: a) Hz. Yûsuf’a peygamberlik daha o zamandan verilmiştir. Nitekim bu vaad daha sonra gerçekleşmiş ve Hz. Yûsuf kardeşlerinin kendisine yaptıklarını ileride onlara haber vermiştir (âyet 89). b) Buradaki vahiyden maksat, ilhamdır; henüz peygamberlik verilmemiştir. Nitekim bu tür ilhamlara Kur’ân-ı Kerîm’de vahiy denildiğine çokça rastlanmaktadır (Râzî, XVIII, 99).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 221
جبّ Cebbe : جُبّ kuyu demektir. Böyle isimlendirilmesinin sebebi ya sert bir yerde kazılmış olması ki buna جَبُوب denir; ya da içinin sadece kazılmış ama örülmemiş olmasıdır. جَبّ bir şeyi kökünden kesmektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de isim kalıbında 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cübbe ve jipondur (kelime bu kökten Fransızcaya geçmiştir). (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّٓا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. ذَهَبُوا بِه۪  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  جعلوه فيها  (Orada yaptılar) şeklindedir.

ذَهَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  ذَهَبُوا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَجْمَعُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  على  harf-i ceriyle  اَجْمَعُٓوا  fiiline mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَجْعَلُوهُ  fiili  ن ’un  hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  ف۪ي غَيَابَتِ  car mecruru  يَجْعَلُوهُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْجُبّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَمَّا : Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. a. (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b. (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c. Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.  d. Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَجْمَعُٓوا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  جمع ’dir.   

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اَوْحَيْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  ناً  fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِ  car mecruru  اَوْحَيْنَٓا  fiiline mütealliktir.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.   

تُنَبِّئَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Fiilin sonundaki  ن  tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

بِاَمْرِ  car mecruru  تُنَبِّئَنَّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هٰذَا  işaret ismi  بِاَمْرِهِمْ ’den bedel olarak mahallen mecrurdur. 

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْحَيْنَٓا  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وحي ‘dir.

تُنَبِّئَنَّهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


 وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

İsim cümlesidir.  تُنَبِّئَنَّ ’deki gaib zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَشْعُرُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ

 

فَ , istînâfiyedir. Ayetin başında “Bunun üzerine de Yakub, Yusuf’a izin verdi ve onu, onlarla beraber gönderdi…” şeklinde takdir edilen meskutun anh mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden   ذَهَبُوا بِه۪  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ  cümlesi şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ  cümlesi, masdar tevilinde olup takdir edilen  على  harfiyle اَجْمَعُٓوا  fiiline müteallıktır. 

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Şartın, takdiri  جعلوه فيها (Onu orada yaptılar) olan cevabı mahzuftur. Bu îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اَجْمَعُٓوا - يَجْعَلُ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ

وَ , istînafiyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlenin وَ  ziyade kabul edilerek şartın cevabı olduğu da söylenmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَوْحَيْنَٓا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

“Buradaki vahiyden maksat, nübüvvet ve risalettir.” Bu, muhakkik alimlerden büyük bir cemaatin görüşüdür. Bu görüşü benimseyenler, daha sonra Yusuf’un (a.s) o zaman bülûğa erip ermediği hususunda ihtilaf etmişlerdir... Bu cümleden olmak üzere bir kısmı, “O, o zaman bülûğa ermişti ve yaşı da on yedi idi.” derken diğerleri de onun o vakit henüz çocuk olduğunu, ancak ne var ki İsa (a.s) hakkında da söz konusu olduğu gibi aklını kemâle erdirip vahyi ve nübüvveti almaya elverişli ve kabiliyetli hale getirdiğini söylemektedirler.

Buradaki vahiyden maksat, ilhamdır. Bu, Cenab-ı Hakk'ın, “Musa'nın anasına.... diye vahyettik (اَوْحَيْنَٓا)” (Kasas Suresi, 7) ve “Rabbin bal arısına ... diye ilham etti (أوحي)” (Nahl Suresi, 68) ayetinde geçen vahiy kelimesi gibidir. Birinci görüş evlâdır; çünkü, vahyin zahiri manası budur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا  وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Kasem üslubundaki terkip istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş cevap olan  لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

بِاَمْرِهِمْ ‘den bedel olan ve olaya işaret eden  هٰذَا ’da istiare vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. 

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

[Onu götürüp (kör) kuyunun dibine bırakmaya ittifakla karar verince bunu yaptılar. Onlar farkında değilken biz de Yusuf’a vahyettik ki “Onlara bu yaptıklarını elbet bir gün anlatacağız.”] Yusuf’a (a.s) bu vahiyden maksat, onun bu sıkıntıdan kurtulacağını, onlara bir gün galip geleceğini ve onların, onun kudreti ve hakimiyeti altına gireceklerini bildirmek suretiyle Yusuf'un kalbini takviye etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

[onlara bir bir haber vereceksin] ifadesi, onlara yönelik bir tehdit anlamında, Nun ile  لَنَٓنَبِّئَنَّهُمْ  (Onlara bir bir haber vereceğiz!) şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa göre arkadan gelen “kendileri bunun farkında olmadıkları bir sırada” ifadesi “Biz kendisine şöyle vahyetmekteydik.” ifadesine bağlı olmaktadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Hal  وَ ’ ıyla gelen,   وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ  cümlesi  لَتُنَبِّئَنَّهُمْ  fiilindeki gaib zamirden haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan açıklama biçimidir.

Cümlenin müsnedi olan  لَا يَشْعُرُونَ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ifade eder.

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, müsnedün ileyhi haber olan fiilin önüne geçmiş tekidli bir cümledir. Bu cümlede bu takdim nefyi (olumsuzluğu) tekid eder. Olumsuzluğun tekidi onlar kesinlikle hissetmezler, yani hisleri kaybolmuştur demektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.305)

Yusuf Sûresi 16. Ayet

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ  ١٦


(Yûsuf’u kuyuya bırakıp) akşamleyin ağlayarak babalarına geldiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَاءُوا ve geldiler ج ي ا
2 أَبَاهُمْ babalarına ا ب و
3 عِشَاءً akşamleyin ع ش و
4 يَبْكُونَ ağlayarak ب ك ي
Kardeşleri, Hz. Yûsuf’un gömleğini, kestikleri bir hayvanın kanına bulayarak akşam üzeri babalarına getirdiler ve kendileri yarış yaparken onu bir kurdun yediğini ağlayarak söylediler. Rivayete göre bu acı haberi alan Hz. Ya‘kub, çok üzüldü ve gömleği alıp yüzüne sürerek dedi ki: “Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş fakat sırtındaki gömleği yırtmamış!” (Taberî, XII, 164). Ya‘kub bu sözleriyle oğullarının söylediklerine inanmadığını ifade etmek istemiştir. Nitekim oğullarına, “Hayır! Nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş” diyerek bu kanaatini belirtmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 222

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. جَٓاؤُٓ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَبَاهُمْ  mef’ûlün bih olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan nasb alameti eliftir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

عِشَٓاءً  zaman zarfı  جَٓاؤُٓ  fiiline mütealliktir. يَبْكُونَ  cümlesi,  جَٓاؤُٓ۫ ’daki failden hal olarak mahallen mansubdur. 

يَبْكُونَ  fiili  ن ’nun sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَجَٓاؤُٓ۫ اَبَاهُمْ عِشَٓاءً يَبْكُونَۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mef’ûl olan  اَبَاهُمْ  izafeti, kısa yoldan izah içindir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَبْكُونَ  cümlesi, جَٓاؤُٓ۫  fiilinin failinin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عِشَٓاءً  cümlesi  عُشَيًّا ’de okunmuştur ki  عَشِيّ 'in tasgîridir. Damme ve kasr ile  عُشَيّ ’da okunmuştur ki  أعْشى ’nın çoğulu olur yani “ağlamaktan gözleri şişmiş vaziyette geldiler” demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Akşamleyin geliş sebepleri, karanlıkta mazeret beyan etme güçleri daha fazla olsun diyedir.  Bundan dolayı sen gece vakti muhtaç olduğun bir şeyi isteme, çünkü haya gözlerdedir. Herhangi bir hata dolayısıyla da gündüzün özür dileme, çünkü özür dilerken dilin dolaşabilir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

Yusuf Sûresi 17. Ayet

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ  ١٧


“Ey babamız! Biz yarışa girmiştik. Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim) onu kurt yemiş. Her ne kadar doğru söylesek de sen bize inanmazsın” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ق و ل
2 يَا أَبَانَا babamız ا ب و
3 إِنَّا biz
4 ذَهَبْنَا gittik ذ ه ب
5 نَسْتَبِقُ yarışıyorduk س ب ق
6 وَتَرَكْنَا ve bırakmıştık ت ر ك
7 يُوسُفَ Yusuf’u
8 عِنْدَ yanında ع ن د
9 مَتَاعِنَا yiyeceğimizin م ت ع
10 فَأَكَلَهُ onu yemiş ا ك ل
11 الذِّئْبُ kurt ذ ا ب
12 وَمَا fakat değilsin
13 أَنْتَ sen
14 بِمُؤْمِنٍ inanacak ا م ن
15 لَنَا bize
16 وَلَوْ şayet
17 كُنَّا (söylesek de) ك و ن
18 صَادِقِينَ dosdoğru ص د ق

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا 

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  يَا اَبَانَٓا ’dır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  nida harfidir. Münada olan   اَبَانَٓا  muzaf olup, harfle îrab olan beş isimden biri olduğundan nasb alameti eliftir. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Nidanın cevabı  اِنَّا ذَهَبْنَا ’dir.

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ناَ  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. ذَهَبْنَا  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

ذَهَبْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur. نَسْتَبِقُ  cümlesi, ذَهَبْنَا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

نَسْتَبِقُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَرَكْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. يُوسُفَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. عِنْدَ  zaman zarfı  تَرَكْنَا  fiiline mütealliktir. 

مَتَاعِنَا  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَسْتَبِقُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  سبق ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.  


 فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَكَلَهُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

الذِّئْبُ  fail olup damme ile merfûdur. 

وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ما  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

 

اَنْتَ  munfasıl zamiri  مَٓا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  بِ  harf-i ceri zaiddir.  مُؤْمِنٍ  lafzen mecrur,  َٓما ’nın haberi olarak mahallen mansubdur. لَنَا  car mecruru  مُؤْمِنٍ  ‘e mütealliktir. 

مُؤْمِنٍ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ

 

وَ  itiraziyyedir. لَوْ  gayrı cazim şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنَّا ’nin haberi olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

Şartın cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir. Takdiri,  فما أنت بمؤمن لنا لأنك محبّ ليوسف  (Yusuf’u sevdiğin için bize inanamayacaksın) şeklindedir.

صَادِق۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَالُوا يَٓا اَبَانَٓا اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَاَكَلَهُ الذِّئْبُۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. İki ayet arasında meskutun anh vardır.

Meskutun anh şöyle takdir edilebilir: Babaları ağlamalarını duyunca telaşlandı ve: “Oğullarım, niçin ağlıyorsunuz, Yusuf nerede?” dedi.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَٓا اَبَانَٓا  cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  اِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ  cümle, اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ  cümlesi  اِنَّ ‘nin haberidir.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelişi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.

نَسْتَبِقُ  cümlesi  ذَهَبْنَا  ‘ daki failin halidir.Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.) 

Aynı üslupta gelen  وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا  ve  فَاَكَلَهُ الذِّئْبُ  cümlesi, اِنَّ ‘nin haberi olan  ذَهَبْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Her iki cümle de müspet mazi fiil faide-i haber ibtidaî kelamdır.

 وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Nefy harfi  مَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَا  harfi  ليس  gibi amel etmiştir.  مَا ‘nın haberi olan  بِمُؤْمِنٍ ’deki  بِ  harfi tekid ifade eden zaid harftir.

بِمُؤْمِنٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübut ve istimrar anlamını ve olumsuzluğu kuvvetlendirmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bunun manası: “Şayet biz, senin yanında güvenilir ve sadık kimselerden olmuş olsaydık bile Yusuf'u çok sevmenden dolayı onun hakkında bizi suçlar ve bizim yalan söylediğimizi zannederdin. Netice olarak bizler ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bizi tasdik etmeyecek bizi suçlayacaksın…” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada  بِ  harfi manayı pekiştirmek için zaid olarak gelmiştir. Olumlu cümlelerde  ل  harfinin tekid ifade etmesi gibi olumsuz cümlelerde de  لَيْسَ  ve  مَا ’nın haberinin başında gelen  بِ  harfi tekid bildirir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 142)


وَلَوْ كُنَّا صَادِق۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi, itiraziyye olarak fasılla gelmiştir.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i muteriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbtır. 

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

Şart üslubundaki terkipte كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi  كُنَّا صَادِق۪ينَ, şarttır. 

Şartın, takdiri   فما أنت بمؤمن لنا لأنك محبّ ليوسف (Yusuf’u sevdiğin için bize inanmayacaktın.) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu hazif, muhatabın muhayyilesini kısıtlamadan serbestçe düşünebilmesini sağlar. 

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Müsned olan  صَادِق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

كَانَ  ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

Ayette kardeşlerin, kendilerini temize çıkarma çabalarına işaret etmek üzere  نَٓا  zamiri yedi kere tekrarlanmıştır. Reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

مُؤْمِنٍ - صَادِق۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada kelamın başında mümin yerine musaddık buyurulmuştur. Dolayısıyla cinas terk edilmiştir. Cinası, mana çağrıştırmalı siyak gerektirir. Bu nedenle Kur’an, mananın gerektirmediği yerlerde cinası terketmiştir. Yusuf’un (a.s) kardeşleri, babalarının sadece sözlerine inanmalarını değil aynı zamanda kendilerine güvenmelerini de istiyorlardı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Mananın, “Biz, her ne kadar sadık isek de sen bizi tasdik etmeyeceksin. Çünkü senin nezdinde bizim doğruluğumuza delalet edecek bir emare bulunmamaktadır.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Yusuf Sûresi 18. Ayet

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ  ١٨


Bir de üzerine, sahte bir kan bulaştırılmış gömleğini getirdiler. Yakub dedi ki: “Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَاءُوا ve getirdiler ج ي ا
2 عَلَىٰ üzeri
3 قَمِيصِهِ gömleğinin ق م ص
4 بِدَمٍ kanlı د م و
5 كَذِبٍ yalandan ك ذ ب
6 قَالَ dedi ki ق و ل
7 بَلْ herhalde
8 سَوَّلَتْ aldattıp sürüklemiş س و ل
9 لَكُمْ sizi
10 أَنْفُسُكُمْ nefisleriniz ن ف س
11 أَمْرًا bir işe ا م ر
12 فَصَبْرٌ artık (tek çarem) sabretmektir ص ب ر
13 جَمِيلٌ güzelce ج م ل
14 وَاللَّهُ ancak Allan’tan
15 الْمُسْتَعَانُ yardım istenir ع و ن
16 عَلَىٰ kaşı
17 مَا
18 تَصِفُونَ dediğinize و ص ف

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَٓاؤُٓ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى قَم۪يصِه۪ car mecruru  بِدَمٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بِدَمٍ  car mecruru  جَٓاؤُٓ۫  fiiline mütealliktir. كَذِبٍ  kelimesi  بِدَمٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  ذي كذب  (Yalan sahibi) şeklindedir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)



قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l-kavli mahzuftur. Takdiri,  لم تصدقوا في كلامكم بل سوّلت لكم... (Sözünüz doğru değil ama nefsiniz … göstermiş.) şeklindedir.

سَوَّلَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. لَكُمْ  car mecruru  سَوَّلَتْ  fiiline mütealliktir.

اَنْفُسُكُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَمْراً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَبْرٌ  kelimesi mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, صبري أو أمري أو شأني  (sabretmem, işim veya halim) şeklindedir. جَم۪يلٌ  kelimesi  صَبْرٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb ( اِضْرَابْ ) denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder.

Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:

1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada, yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

سَوَّلَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  سول ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.


 وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. الْمُسْتَعَانُ  haber olup damme ile merfûdur. ماَ  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle  الْمُسْتَعَانُ ’ye mütealliktir.  İsm-i mevsûlün sılası  تَصِفُونَ ’dir. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, تصفونه  şeklindedir. Îrabdan mahalli yoktur.

تَصِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  

الْمُسْتَعَانُ  sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’al babının ism-i mef’ûlüdür.

وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘la  önceki ayetteki  وَمَٓا اَنْتَ بِمُؤْمِنٍ لَنَا  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  قَم۪يصِه۪  izafetinde, Hz. Yusuf’a ait zamire muzâf olan  قَم۪يصِ , şeref kazanmıştır. 

بِدَمٍ  için sıfat olan كَذِبٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan ıtnâb sanatıdır.

دَمٍ ‘in iradesi olan varlıklara ait  كَذِبٍ  ile sıfatlanması istiaredir. Böylece kan, bir şahsa benzetilmiştir. Mübalağa ifade eden bu üslupta ayrıca tecessüm sanatı vardır.

بِدَمٍ ’deki tenvin kesret ve nev içindir.

دَمٍ  doğru veya yalan sıfatlarıyla vasfedilemez. Mübalağa için  كَذِبٍ  şeklindeki masdar, isme ıtlak olunur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

بِدَمٍ كَذِبٍ  [yalana bulaşmış kan] takdirinde, masdar ile bir nitelenme olduğunu, ama mübalağa olsun diye sanki kanın, yalanın ta kendisi kılındığını ifade etmek için ism-i fail masdarla ifade edilir. Onlar masdarla isimlendirildikleri gibi masdar da onlarla isimlendirilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ferrâ, Müberred, Zeccâc ve İbnu’l-Enbârî gibi Arap dili alimleri  بِدَمٍ كَذِبٍۜ  deyiminin, “hakkında yalan söylenmiş, denildiği gibi olmayan” anlamına geldiğini, ancak ne var ki bunun, “yalanlı olan, yalana bulaşmış kan” takdirinde, masdar ile bir nitelenme olduğunu ama mübalağa olsun diye sanki kanın, yalanın ta kendisi kılındığını söylemişlerdir.

Keşşâf sahibi de:  سَوَّلَتْ  kelimesi, genişlemek, kendini salıvermek anlamına gelen  سول  kökünden olup “kolaylaştırdı” anlamındadır, demiştir.

Burada şöyle bir husus bulunmaktadır: Allah’ın kaza ve kaderine sabretmek vaciptir. Ama zalimlerin zulmüne ve hilekârların hilesine sabretmekse vacip değil, hele hele onun zararı başkalarına dokunuyorsa vacip olan, onu ortadan kaldırmaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Denir ki Yusuf'un gömleğinde üç işaret vardır: Biri bu işarettir ki onların yalan söylediklerine dair Yakub (a.s) için bir kanıttır. İkincisi, “müjdeci gelince gömleği Yakub'un yüzüne koyar koymaz Yakub eskisi gibi görür oldu” (Yusuf Suresi, 96) ayetinde anlatılan işarettir. Üçüncüsü de Yusuf’un (a.s) gömleğinin (Züleyha meselesinde) arkadan yırtılmasıdır ki onun suçsuzluğuna delalet ediyordu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراًۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Hz. Yakub’un cevabı olan cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَالَ  fiilinin takdiri  لم تصدقوا في كلامكم (Siz doğru söylemiyorsunuz) olan mekulü’l-kavli mahzuftur. 

Mahzuf mekulü’l-kavl için ta’liliyye hükmündeki istînaf cümlesi olan  بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْراً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. بَلْ , idrâb harfi, bu ayette önceki cümlenin hükmünü iptal ve intikal için gelmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَكُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile ve mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  اَمْراً  deki nekrelik tehvil (korkutmak) içindir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

تسويل الامر  ibaresi istiaredir.  تسويل ’in asıl anlamı, “insanın güzel olmayan bir işi başkasına güzel göstermesi”dir. Yusuf’un kardeşlerinin nefislerinde, o kötü fiili işleme eğilimi güçlenince Allah Teâlâ (ayette) onların nefislerini, o çirkin işi işlemeyi kendilerine güzel gösteren, o büyük günahı işlemeye kendilerini sevkeden onlardan başka dışarıdan birisi gibi ifade etmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ  cümlesinde  فَ  itiraziyyedir.  (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan bu isim cümlesinde haber konumundaki  صَبْرٌ ’un mübtedası mahzuftur. Takdiri, صبري [sabrım] şeklindedir.

صَبْرٌ ‘un sıfatı olan  جَم۪يلٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

فَصَبْرٌ جَم۪يلٌ  ifadesinde  83. ayetle iktibas vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

فَصَبْرٌ جَم۪يلٌ  ifadesi haziften dolayı müphemlik görüldüğünden, tazim ve tefhim ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

Alimlerden bazısı: “Bu ifade mübteda olarak merfûdur; haberi ise mahzuf olup bunun takdiri, ‘Güzel sabır, feryadü figân etmekten daha evlâdır.’ şeklindedir.” Bazı alimler de mübtedanın mahzuf olduğunu söylemişlerdir. Mesela Halil, “Bunun takdiri, ‘Yapacağım iş, güzel bir sabırdır.’ şeklindedir.” demiştir. Kutrub, “Bunun manası, ‘Benim sabrım, güzel bir sabırdır.’ şeklindedir. demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hz. Yusuf’u kardeşleri haset ve kıskançlıktan dolayı kuyuya atıp yalandan, kanlı gömleği ile babaları Hz. Yakub’a geldiler. Babalarına biz oyuna dalmışken Hz. Yusuf’u kurt yedi dediklerinde, babaları: “Nefsiniz sizi aldattı, bana düşen sabırdır.” dedi. Yakub (a.s) çocuklarına, sözünün ikinci kısmı olan  فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ  cümlesi ile sabredeceğini ifade etmiştir. Burada üzerinde durulacak olan  صَبْرٌ  kelimesinin ref îrabıdır. Yakub’un (a.s) lafzı ref ile  صَبْرٌ  olarak gelmiş, nasb ile  صَبْرًا  şeklinde gelmemiştir. Îrabın olduğu her yerde âmil de vardır. Eğer âmil lafızda görünmüyorsa takdir edilen bir âmildir.  صَبْرٌ  kelimesinde îrâb için takdir edilen kalıp, isim kalıbıdır. Aynı kelime nasb olduğu zaman îrâb için takdir edilmesi gereken kalıp ise fiil kalıbıdır. Bu iki farklı takdirin farkı ise isim ve fiil kalıplarının delaletinin muhtelif olmasıdır. İsim sübuta, fiil ise hudûs ve teceddüde delalet etmektedir. Yakub (a.s.) oğlu Yusuf’u yitirmesiyle sonunu bilmediği, uzun, devamlı ve sabit olacak bir sabra niyet etmiştir. Bu niyetin anlaşılması, sübuta delalet eden isim kalıbının takdir edilmesinden çıkarılır. Eğer Yakub (a.s.) nasb ile  صَبْرًا  demiş olsaydı hudûs ve teceddüde delalet eden fiil اصْبِرْ  kalıbı takdir edilecekti. Fiil kalıbının takdirinden anlaşılan, yeni olan sabretmedir. İsim kalıbı sübuta delalet ettiği için ref olarak kullanılmıştır. (Hasan Duran, Kur’an-ı Kerim’de Teceddüt ve Sübût Manası İçin Yapılan ‘Udûl Çeşitleri) 

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, matbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)  

 وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘ la  önceki ayetteki  صَبْرٌ جَم۪يلٌ  cümlesine atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. 

الْمُسْتَعَانُ  mübtedanın haberidir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle birlikte  الْمُسْتَعَانُ ’ye mütealliktir.  Sılası olan  تَصِفُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yusuf Sûresi 19. Ayet

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ  ١٩


Bir kervan gelmiş, sucularını suya göndermişlerdi. Sucu kovasını kuyuya salınca, “Müjde! Müjde! İşte bir oğlan!” dedi. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Oysa Allah, onların yaptıklarını biliyordu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَجَاءَتْ ve geldi ج ي ا
2 سَيَّارَةٌ bir kervan س ي ر
3 فَأَرْسَلُوا gönderdiler ر س ل
4 وَارِدَهُمْ sucularını و ر د
5 فَأَدْلَىٰ sarkıttı د ل و
6 دَلْوَهُ kovasını د ل و
7 قَالَ dedi ki ق و ل
8 يَا بُشْرَىٰ müjde! ب ش ر
9 هَٰذَا bu
10 غُلَامٌ bir oğlan! غ ل م
11 وَأَسَرُّوهُ ve onu sakladılar س ر ر
12 بِضَاعَةً ticaret için ب ض ع
13 وَاللَّهُ halbuki Allah
14 عَلِيمٌ biliyordu ع ل م
15 بِمَا şeyleri
16 يَعْمَلُونَ onların yaptıkları ع م ل
Konunun akışından anlaşıldığına göre Yûsuf’un atıldığı kuyu, ticaret kervanlarının geçtiği yol üzerinde bulunuyordu. Nitekim 10. âyette geçen, “Onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın” cümlesi de bunu açıkça gösterir. Yûsuf’un kuyudaki durumuna bakıldığında, kuyunun kuraklık sebebiyle suyunun çekilmiş olduğu ve onun burada hayatını etkilemeyecek kadar kısa bir süre kaldığı anlaşılmaktadır.
“Onu bir ticaret malı olarak sakladılar” cümlesindeki saklayanların kimler olduğu hakkında farklı iki görüş vardır: a) Onu saklayanlar, su almaya gelenlerdir. Onu kervandaki diğer arkadaşlarından saklamışlar ve el altından değersiz bir bedelle satmışlardır. b) Kardeşleri Yûsuf’un kendi kardeşleri olduğunu saklamışlardır. Yani onu kuyuya attıktan sonra gitmemişler, o yörede beklemişler, kervanın sucuları Yûsuf’u çıkardığında onun kendi köleleri olduğunu iddia etmişler, Yûsuf da korkusundan ses çıkaramamış, böylece onu köle olarak kervanın adamlarına düşük bir bedelle satmışlardır (Râzî, XVIII, 106).
 Kanaatimizce Hz. Yûsuf’u bir ticaret malı olarak saklayanlar kardeşleri değil, kuyudan onu çıkaran kervancı ile yanındaki arkadaşlarıdır. Zira kardeşleri onu kuyuya attıktan sonra gömleğini kana bulayıp babalarının yanına dönmüşlerdi.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 222

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  وَجَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. سَيَّارَةٌ  fail olup damme ile merfûdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  وَ ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وَارِدَهُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَدْلٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  دَلْوَهُ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَدْلٰى , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  دلو ’dir. 

اَرْسَلُوا , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رسل ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.  

وَارِدَ  kelimesi, sülâsi mücerredi  ورد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Mekulü’l-kavli,  هٰذَا غُلَامٌ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir. بُشْرٰى  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Maksur isimdir.

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  غُلَامٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اَسَرُّو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  أمره  (onunişi) şeklindedir. بِضَاعَةً  kelimesi  اَسَرُّو ’deki failin hali olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) اَسَرُّو  , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  سرر ‘dir.


وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

 

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir.  ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٖيمٌ  haber olup damme ile merfûdur. مَٓا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  عَل۪يمٌ  ‘ e mütealliktir. 

يَعْمَلُونَ  fiili  ن 'un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَل۪يمٌ  kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi olan  وَجَٓاءَتْ سَيَّارَةٌ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

İstînâfa  فَ  ile atfedilen  فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

سَيَّارَةٌ ’deki nekrelik herhangi bir, nev anlamındadır.

جَٓاءَتْ  fiilindeki müfred zamirden, اَرْسَلُوا ’daki cemi zamire geçişte iltifat sanatı vardır.

Aynı üslupta gelen  فَاَدْلٰى دَلْوَهُۜ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir.

اَدْلٰى - دَلْوَهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

Burada “geldi” fiilinin, “geçti” veya “vardı” gibi fiillere tercih edilmesi, işaret ediyor ki Yusuf (a.s), Rabbi katında pek şerefli ve yüksek bir mertebeye sahiptir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 قَالَ يَا بُشْرٰى هٰذَا غُلَامٌۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

İki cümle arasında meskutun anh mevcuttur. Takdiri şöyle olabilir:  فتعلّق يوسف بالدلو فأخرجه الوارد فلمّا رآه قال يا بشرى. [Yusuf (a.s) kovaya tutundu ve onu çıkardılar. Onu görünce müjde dedi.]

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İtiraziyye olan  يَا بُشْرٰى  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır. Taaccüb manasında mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

Nidanın cevabının hazfi icâz-ı hazif sanatıdır. 

يَا بُشْرٰى  ifadesinde istiare sanatı vardır. Mütekellimin sevincini mübalağa ifade etmek için müjde, hitap edilecek bir şahsiyet yerine konmuştur. 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا غُلَامٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin işaret ismi  هٰذَا  ile marife olması mütekellimin şaşkınlığına ve sevincine işarettir.

Meskutun anh yoluyla yapılan îcâza genellikle; bilinen veya tahmini kolay olan hususları söyleyerek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek veya karineye dayanarak dile getirilmeyen şeyleri muhatabın hayaline ve yorumlamasına bırakarak anlam zenginliği kazandırmak ve benzeri sebeplerle başvurulur. Bu îcâz biçimi, Kur’an-ı Kerim’in önemli üslup özelliklerindendir.

غُلَامٌ, on ile yirmi yaşındaki insana denir. Yusuf (a.s) da o gün onyedi yaşındaydı. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةًۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بِضَاعَةً  kelimesi  اَسَرُّو ’deki failin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

بِضَاعَةً , hal olarak mansub olup anlam, “Onu ticari bir meta olarak gizlediler.” şeklindedir.  بِضَاعَةًۜ  ticaret için ayrılan maldır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)


 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

مَا  müşterek ism-i mevsûlu mecrur mahalde olup  عَل۪يمٌ ’e mütealliktir. Sılası olan  يَعْمَلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir. 

Müsned olan  عَل۪يمٌ sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın, müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.

Ayetin bu son cümlesinde idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, her şeyden haberdar olduğunu beyan ederken bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Ya da lâzım melzûm alakasıyla yaptıklarınızın karşılığı verilecektir manası taşır. Mecaz-ı mürseldir.

يَعْمَلُونَ - عَل۪يمٌ kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu kelam, onların Yusuf gibi bir insanı müptezel bir ticaret malı durumuna sokmaları ve bunun için uydurdukları hileleri yüzünden onlara büyük bir ceza vaîdi anlamındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Yusuf Sûresi 20. Ayet

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟  ٢٠


Onu ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar. Zaten ona değer vermiyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَشَرَوْهُ ve onu sattılar ش ر ي
2 بِثَمَنٍ bir pahaya ث م ن
3 بَخْسٍ düşük ب خ س
4 دَرَاهِمَ paraya د ر ه م
5 مَعْدُودَةٍ birkaç ع د د
6 وَكَانُوا ve idiler ك و ن
7 فِيهِ ona karşı
8 مِنَ
9 الزَّاهِدِينَ isteksiz ز ه د

درهم Dirhem : alışveriş aracı olarak kullanılan üzeri damgalı gümüştür. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli dirhemdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

زهد Zehede : زَهِيد miktarı az nesneye denir. Zâhid زاهِد ise bir nesneden rağbetini başka yöne çeviren, ondan imtina eden, elini eteğini çeken, vazgeçen, uzak duran veya ictinap eden, onu arzulamayan ve onda زَهِيد e yani aza razı olup rıza gösterendir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de isim olarak sadece 1 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zahid ve zühddür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

شَرَوْهُ  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf  ي  üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

بِثَمَنٍ  car mecruru  شَرَوْهُ  fiiline mütealliktir. بَخْسٍ  kelimesi  بِثَمَنٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. دَرَاهِمَ kelimesi  بِثَمَنٍ ’den bedel olup, müntehel cumû’ sıygasında, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مَعْدُودَةٍ  kelimesi  دَرَاهِمَ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir.

Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بَخْسٍ  sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ف۪يهِ  car mecruru  الزَّاهِد۪ينَ۟ ’ye mütealliktir.  مِنَ الزَّاهِد۪ينَ  car mecruru  كَانُوا ’nun mahzuf haberine mütealliktir. 

الزَّاهِد۪ينَ  sülâsî mücerredi  زهد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍ بَخْسٍ دَرَاهِمَ مَعْدُودَةٍۚ وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki  وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

بَخْسٍ  kelimesi  بِثَمَنٍ  için,  مَعْدُودَةٍ  ise, بِثَمَنٍ ‘den bedel olan  دَرَاهِمَ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

مَعْدُودَةٍ , çokluktan kinayedir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

وَكَانُوا ف۪يهِ مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır.  مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ , nakıs fiil  كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

الزَّاهِد۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  ف۪يهِ  car mecruru, ihtimam için, amili olan  مِنَ الزَّاهِد۪ينَ۟ ‘e takdim edilmiştir.

زَّاهِد۪ينَ۟ -  بَخْسٍ  ve  ثَمَنٍ - دَرَاهِمَ - شَرَوْهُ  gruplarındaki kelimeler arasında müraat-ı nazîr sanatı vardır.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için kullanılan bir açıklama biçimidir. Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Onlar ellerindeki bu büyük insana değer vermemişlerdi. Ondan dolayı da Yusuf’u ucuz fiyata satmışlardı. Bunun sebebi, onu sahipsiz olarak bulmuş olmalarıdır. Zaten bulunan şeye pek değer verilmez. Yahut onlar, Yusuf hakkında güvende olmayıp birilerinin çıkıp onunla ilgili hak iddia etmelerinden korkuyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

بَخْسٍ دَرَاهِمَ  ibaresi deyimdir. Buna, “Sayılan, tartılmayan dirhemler” manası verilmiştir. Çünkü onlar, ancak meblağ bir ûkiyye (okka) ağırlığına ulaştığında parayı tartarlardı. Dirhemler kırk tane olursa bu kadar tutardı. Kırktan aşağı olunca, sayarak alıp-verirlerdi. İşte bundan dolayı “az miktarda olan” manasında, ma’dûde (sayılan) diyorlardı. Çünkü çok paranın sayılmasından, çok olduğu için imtina edilir (tartılır). (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yusuf Sûresi 21. Ayet

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ  ٢١


Onu satın alan Mısırlı kişi, hanımına dedi ki: “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” İşte böylece biz Yûsuf’u o yere (Mısır’a) yerleştirdik ve ona (rüyadaki) olayların yorumunu öğretelim diye böyle yaptık. Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ ve dedi ki ق و ل
2 الَّذِي kimse
3 اشْتَرَاهُ onu satın alan ش ر ي
4 مِنْ
5 مِصْرَ Mısır’lı م ص ر
6 لِامْرَأَتِهِ karısına م ر ا
7 أَكْرِمِي ona kıymet ver ك ر م
8 مَثْوَاهُ iyi bak ث و ي
9 عَسَىٰ belki ع س ي
10 أَنْ
11 يَنْفَعَنَا bize yararı dokunur ن ف ع
12 أَوْ ya da
13 نَتَّخِذَهُ onu ediniriz ا خ ذ
14 وَلَدًا evlad و ل د
15 وَكَذَٰلِكَ ve böylece
16 مَكَّنَّا bir imkan verdik م ك ن
17 لِيُوسُفَ Yusuf’a
18 فِي
19 الْأَرْضِ o yerde ا ر ض
20 وَلِنُعَلِّمَهُ ve ona öğrettik ع ل م
21 مِنْ
22 تَأْوِيلِ yorumunu ا و ل
23 الْأَحَادِيثِ düşlerin ح د ث
24 وَاللَّهُ ve Allah
25 غَالِبٌ galip olandır غ ل ب
26 عَلَىٰ
27 أَمْرِهِ işinde ا م ر
28 وَلَٰكِنَّ ama
29 أَكْثَرَ çoğu ك ث ر
30 النَّاسِ insanların ن و س
31 لَا
32 يَعْلَمُونَ bilmezler ع ل م
Yüce Allah’ın yardımı ve himayesi sayesinde Hz. Yûsuf tehlikelerden kurtularak Mısır’ın ileri gelen devlet adamlarından birinin evine köle olarak yerleşti. Bazı kaynaklarda onu satın alan şahsın, Mısır kralının maliye nâzırı veya Mısır (Menfîs) şehrinin valisi ve muhafız askerlerin kumandanı Potifar olduğu bildirilmektedir (Tekvîn, 37/36, 39/1; İbn Âşûr, XII, 245). Kur’an bu zatı ismiyle değil, “el-azîz” unvanıyla anar (Yûsuf 12/30, 51). İleride yüksek bir makama getirilecek olan Hz. Yûsuf da aynı unvanla anılacaktır (Yûsuf 12/78). Bu durum, “el-azîz” sıfatının Mısır’da yüksek bir resmî unvan olduğunu ifade eder. “el-Azîz” kelimesinin sözlük anlamı da “kudretli ve itibarlı kimse” demektir. Hz. Yûsuf, bu üst düzey yöneticinin hizmetinde kaldığı süre zarfında devlet yönetimiyle ilgili bilgi ve görgüsünü geliştirmiştir. Aziz’in, Hz. Yûsuf hakkında karısına söylediklerine bakılırsa, onu gördüğü andan itibaren zekâ ve kabiliyetini sezdiği ve onun gelecekte büyük işler yapabileceği kanaatine vardığı anlaşılır. Bu sebeple ona köle muamelesi değil, evlât muamelesi yapmış ve onu kendi çocuğu gibi büyütmüştür.
 Kaynakların bildirdiğine göre Aziz’in karısının adı Zelîha veya Züleyha’dır. Yahudiler ona Raîl derler (Kurtubî, IX, 158; İbn Kesîr, IV, 306; İbn Âşûr, XII, 245; Ömer Faruk Harman, “Yûsuf”, İFAV Ans., IV, 507). “... ve bunu olayların yorumunu öğretelim diye de yaptık” meâlindeki cümle, Hz. Yûsuf’un devlet yönetimine ait konularda eğitimden geçirildiğine işaret eder. En azından imkânları bol, görgülü ve kültürlü bir ortamda kalmakla devlet yönetimine ait bilgi ve görgüsü artmış, ülke yönetimini öğrenmiştir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 223-224

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ 

 

 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  اشْتَرٰيهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

اشْتَرٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

مِنْ مِصْرَ  car mecruru  اشْتَرٰي ’deki failin mahzuf haline müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.  لِامْرَاَتِه۪ٓ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli,  اَكْرِم۪ي ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

اَكْرِم۪ي  fiili  ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba  ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. مَثْوٰيهُ mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَسٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Tam fiil olarak amel etmiştir. أَنْ  ve masdar-ı müevvel fail olarak mahallen merfûdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَنْفَعَنَٓا  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو 'dir. Mütekellim zamir  نَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi, tahyir/tercih ifade eder. نَتَّخِذَهُ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Muttasıl zamir  هُ  birinci mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  وَلَداً  ikinci mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَتَّخِذَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  اخذ ’dir.

اشْتَرٰي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  شرى ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

اَكْرِم۪ي  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  كرم ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَ  harf-i cerdir.  مثل; “gibi” demektir. Bu ibare amili  مَكَّنَّا  olan mahzuf mef’ûlün mutlakına mütealliktir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

مَكَّنَّا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur. لِيُوسُفَ  car mecruru  مَكَّنَّا  fiiline müteallik olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  مَكَّنَّا  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  لِ  harfi,  نُعَلِّمَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أَنْ  ve masdarı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  مَكَّنَّا  fiiline mütealliktir.

نُعَلِّمَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ تَأْو۪يلِ  car mecruru  نُعَلِّمَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْاَحَاد۪يثِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُعَلِّمَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi   ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


  وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. غَالِبٌ  haber olup damme ile merfûdur. عَلٰٓى اَمْرِه۪ car mecruru  غَالِبٌ ’e  mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir.  لَـٰكِنَّ  istidrak harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لَـٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

أَكۡثَرَ  kelimesi  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلنَّاسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ  cümlesi, لٰكِنَّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

غَالِبٌ  kelimesi, sülâsi mücerredi  غلب  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَاَتِه۪ٓ اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilin faili konumundaki ism-i mevsûl  الَّذِي ’nin sılası olan  اشْتَرٰيهُ مِنْ مِصْرَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لِامْرَاَتِه۪ٓ  car- mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَكْرِم۪ي مَثْوٰيهُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayeti kerimede  زَوْجَة  yerine  اِمْرَأَة  kelimesi kullanılmıştır.

İlgili ayetler incelendiğinde  زَوْجَة  kelimesinin şu durumlarda kullanıldığı görülür: Sadâkat -Allah’ın dinine inanmada birlik- üreme imkânı bulunmak-nikâhlı olmak şeklindedir.

اِمْرَأَة  kelimesi  زَوْجَة  için sayılan unsurların zıddı bir durum meydana geldiği takdirde veya tamamen ortadan kalktığı hallerde kullanılmaktadır: İhanet (Aldatma)- Allah’ın dinine fiilî olarak aleyhtarlık - Üreme imkânının bulunmaması (kısırlık, iktidarsızlık, yaşlılıktan ötürü kadının doğurganlık çağının geçmesi veya erkeğin kuvvetten düşmesi) - Vefat veya diğer gerekçelerle nikâhın son bulması ile dulluktur. (İsmail Sökmen, Kur’an’da Geçen  زَوْجَة  ve  اِمْرَأَة  Kelimeleri Üzerine, Nüsha Dergisi) 


  عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداًۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Terecci manalı nakıs fiil  عَسَى ’nın dahil olduğu  عَسٰٓى اَنْ يَنْفَعَنَٓا اَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَداً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. عَسٰٓى mazi fiil sıygasında gelmiş tam fiildir. 

عَسٰى  fiili tereccî harfidir. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki   يَنْفَعَنَٓا  cümlesi, masdar tevilinde  عَسٰٓى ‘nın faili konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  نَتَّخِذَهُ وَلَداً  cümlesi  اَوْ  atıf harfiyle  يَنْفَعَنَٓا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَلَداً ’deki nekrelik muayyen olmayan nev ifade eder.


وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْاَرْضِۘ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۜ 

 

وَ , istînâfiyedir. 

كَذٰلِكَ , amili  مَكَّنَّا  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Bu ayette  كَذٰلِكَ  konuyu pekiştirmek maksadıyla gelmiştir. Yani “Onun yerleştirilmesi işte böyle olmuştur.” demektir.

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

مَكَّنَّا  fiilinden sonra  فِي الْاَرْضِۘ  ifadesinin zikri, anlamı pekiştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

فِي الْاَرْضِۘ  ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan  فِي  harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Dünya içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat dünyadaki yaşamı mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf  على  yerine kullanılmıştır. Hayatın içinde olmak, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  نُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ  cümlesi, harf-i cerle birlikte, مَكَّنَّا  fiiline müteallik, takdiri  ليوسف لنملّكه (Yusufu melik yapmak için) olan mahzuf masdar-ı müevvele matuftur. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مَكَّنَّا  ve  نُعَلِّمَهُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

Ayetteki muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  نُعَلِّمَهُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Bil ki dünyanın hallerini ve acayipliklerini düşünen kimse, işin tamamının Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın kaza ve hükmünün galip geldiğini bilir ve yakînen anlar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَاللّٰهُ غَالِبٌ عَلٰٓى اَمْرِه۪

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

وَكَذٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ  [Biz Yusuf’u yerleştirdik.] şeklinde mütekellim sıygasıyla başlayan kelam, [Allah işlerinde galiptir.] şeklindeki gaib sıygasıyla devam ettirilerek iltifat yapılmıştır. Bu iltifat, işlerdeki galibiyeti Allah’a nispet etmek ve O’nun şanını yüceltmek içindir.

Müsned olan  غَالِبٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş ve isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَلٰٓى اَمْرِه۪  car mecruru, غَالِبٌ ‘a mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  اَمْرِه۪  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  اَمْرِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

 

Ayetin son cümlesi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak manasındaki  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

لٰكِنَّ ‘nin ismi olan  اَكْثَرَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağaya işaret etmiştir.

لٰكِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَعْلَمُونَ ’nin menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde, bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân, c. 2, s. 474) 

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüzü bir bütünden ayırmak, istidrak ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لِنُعَلِّمَهُ - لَا يَعْلَمُونَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Yusuf Sûresi 22. Ayet

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ  ٢٢


Olgunluk çağına erişince, ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz, iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَمَّا ne zaman ki
2 بَلَغَ erişince ب ل غ
3 أَشُدَّهُ kuvvetli çağına ش د د
4 اتَيْنَاهُ ona verdik ا ت ي
5 حُكْمًا hüküm ح ك م
6 وَعِلْمًا ve ilim ع ل م
7 وَكَذَٰلِكَ işte böyle
8 نَجْزِي mükafatlandırırız ج ز ي
9 الْمُحْسِنِينَ güzel hareket edenleri ح س ن
Meâlinde “erginlik çağı” diye tercüme ettiğimiz eşüd kelimesi sözlükte “güç ve kuvvet” anlamına gelir. Âyette kişinin en fazla güçlü olduğu çağı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bu çağın 18, 20, 33, 40. yaşlar olduğuna dair farklı görüşler vardır (Zemahşerî, II, 310; Şevkânî, III, 19).
 Hz. Yûsuf’a verilen hükümden maksat, muhâkeme, yönetme ve yargılama yeteneği, ilimden maksat da peygamberliğin yanı sıra ek olarak ona verilmiş olan olayları ve rüyaları yorumlama bilgisidir. Nitekim Hz. Yûsuf’un, “Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana olayların yorumunu da öğrettin” (Yûsuf 12/101) meâlindeki duasında buna işaret vardır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 224

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَمَّٓا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup,  اٰتَيْنَاهُ  fiiline mütealliktir. Cümleye muzâf olur. بَلَغَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَلَغَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَشُدَّهُٓ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً ’‘dır. 

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  ناَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. حُكْماً  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. عِلْماً  atıf harfi و ’la  حُكْماً ’e matuftur. 

(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur. b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir. c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir. d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰتَيْنَا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  اتى ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 


 وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

 

وَ  istînâfiyyedir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل  kelimesi “gibi” demektir. Bu ibare, amili  نَجْزِي  olan mahzuf masdarın sıfatına mütealliktir. Takdiri, وجزاءً مثلَ ذلك نجزي المحسنين  (Bunun gibi muhsinleri mükafatlandırırız.) şeklinedir. ذا  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

نَجْزِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.

الْمُحْسِن۪ينَ  mef’ûlün bih olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

الْمُحْسِن۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماًۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasındak gelerek istikrar ve temekkün ifade eden  بَلَغَ اَشُدَّهُٓ  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği) 

Veciz ifade kastına matuf  اَشُدَّهُٓ  izafetinde Hz. Yusuf’a ait zamire muzaf olan  اَشُدَّ , şeref kazanmıştır. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

حُكْماً  ve  عِلْماً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerin nekre gelişi, kesret, nev ve tazim ifade eder.

اٰتَيْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

Hikmet ve ilmin verilmesi  اٰتَيْ  fiiliyle gelmiş. Hemzeden dolayı  اٰتَيْ  fiili  اعطى ’ya göre daha önemli ve manevi şeyler için kullanılır.  اعطى ’da verilen şeye, alan malik olur. [Kevseri verdik.] ayetinde olduğu gibi.

لو ـ لولا ـ لوما ـ كلما ـ لما  şart kelimeleri ile kurulan cümleler geçmiş zaman anlamı ifade eden cümleleridir. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman) 

Ayetteki [O, tam ergenlik çağına girince] buyruğu, bedenî uzuvlarının mutedil (normal) oluşuna; [Kendisine hüküm ve ilim verdik] buyruğu da Hz Yusuf'un nefsinin, amelî ve nazarî (tefekkürî) kuvvet bakımından mükemmel oluşuna bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

حُكْماً وَعِلْما  kelimelerin nekre olarak gelmesi, tazim anlamını ifade etmek içindir. Yani Biz ona öyle büyük bir hüküm ve ilim verdik ki onların mahiyetini kimse kavrayamaz. Şu halde bu hüküm ve ilim, onun kuvveti tekâmül ettiği zaman Allah'ın verdikleridir. İster onlar, peygamberlikten ve insanlar arasında hükmetmekten ibaret olsun, ister başka manalar olsun. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

   وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

 

وَ , istînâfiyyedir.  كَذٰلِكَ , amili  نَجْزِي  olan mahzuf bir mef’ûlü mutlaka mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

كَذٰلِكَ  kendinden önceki bir manaya işaret eder. Ancak çoğu zaman o da müstakil bir lafız değildir. Burada hem  كَ  hem de  ذٰ  işaret ismi aynı şeye işaret eder. Dolayısıyla bu durumu benzetecek yine kendisinden daha mükemmel bir şey bulunmadığını ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimal, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Muzari fiil hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَجْزِي  fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Mef’ûl olan  الْمُحْسِن۪ينَ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail, hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. (Muhammed Rızk, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Fail’in İfade Göstergesi (Manaya Delâleti), Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90)

Burada zamir makamında zahir ismin zikredilmesi onları ihsan ile methetmek içindir. Çünkü ihsan güzel amelleri layıkı veçhile ifade etmekten ibarettir ki bu o amellerin zati güzelliğine vasfi güzellik katmak demektir. Peygamber Efendimiz ihsanı şöyle tefsir buyurmuştur: “Allah’ı görüyormuş gibi O’na ibadet etmendir. Sen O’nu göremiyorsan da O şüphesiz seni görüyor.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mezkûr mükâfatın güzel davranmak şartına bağlanması, güzel davranmanın onun illeti olduğunu bildirmekte ve Allah'ın ona verdiklerini, onun, işlerinde güzel davrandığı, işlerinde takvaya bağlı kaldığı için verdiğine dikkat çekmek içindir. Nitekim [İyiliğin karşılığı ancak iyiliktir. (Rahman Suresi, 60)] buyurulmaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

Kur'ân'ın neden Arapça olarak indiği üzerinde düşünürken Arapça kelime ve telâffuzların manayı çağrıştırdığını, mana ile tam bir uyum içinde bir musiki oluşturduğunu da dikkate almak gerekir. Meselâ, daha önce geçen (Hûd Sûresi/44) “Ey yer, suyunu yut?” emrindeki “yut” kelimesinin aslı "ebliî"dir ki, kelimenin telâffuzundan, onun yutmak manasına geldiği anlaşılabilir. Çünkü, söyleyişte adeta (içe doğru) yutma hareketi vardır. Yutma, herkesin bildiği gibi, dudaklarda başlar, ağzın içinden ve boğaz'dan aşağı devam eder. Ebliî kelimesinin aslı Belea'dır. Be'nin çıkış yeri dudaklar, Lâm (Le)'nin dilin ucu, Ayn (A)'nın ise boğazdır. Fiilin dişil emir şekli ebliî ise Elif (E) ile başlamaktadır ki, bu harfin telâffuzunda ağız açılır, bu da yutma adına ilk hareketi gösterir. Kelimenin sonundaki î, tam da boğazdan aşağı yutma hareketi gibi telâffuz edilir.

Aynı şekilde, bu ayette geçen ve “kuyunun derinlikleri” olarak verilen ifadenin de aslı, gayabeti'l cubbdur, Gayâbet kelimesinde gerçekten içe doğru bir derinlik hemen sezildiği gibi, cubb kelimesinde de kuyuya düşen bir insan veya cismin suya değdiği anda çıkardığı “cub” sesini hemen işitiriz.

Kısaca, Kur'ân'ın kullandığı kelimeler mananın tam kalıbıdır.

Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan, sık sık bulunduğu halden şikayetçidir. Olmak istediği başka bir yer ya da başka kişiler vardır. Ya da sadece bir an önce, o halden çıkmak istemektedir.

İnsan, büyük bir okyanusta, küçük bir damla gibidir. Koca bir ormanın içinde, tek bir yaprak tanesidir. Bilgisi ise kendisinden de küçüktür. Hayalleri ise daha da sınırlıdır.

İnsan, sabırsızdır. Anı yaşamakta zorlanır. Kalbi; ya geçmişinde, ya da geleceğindedir. Ya bir şeyleri özlemektedir, ya da bir şeyleri beklemektedir.

İnsan, tatminsizdir. Mutluluğun kendi içinden geldiğini keşfedene dek başkalarından dilenir. Halbuki insan unutmaktadır. Çoğunluğun derdi zaten kendisi gibi daha da mutlu olmaktır.

İnsan, kozadan çıkan kelebek gibidir. Bir nevi karanlıktadır. Her şeyin gördüğünden ibaret olduğunu sanar. Zorluklarla başa çıkmak için çabalar. Bir gün aniden önü açıldığında, bakar ki onca zahmetin sonunda kanatları güçlenmiştir. İyi ki der ve özgürlüğüne uçar.

 

İnsanın, iyi kileri çoktur ama çok da unutur. Memnun olmadığı halin içindeyken, durup düşünmeli. Hayatın hızını, zihninde yavaşlatmalı. Kendisine, atlattığı zorlukları ve iyi kilerini hatırlatmalı. Dualarını geniş tutmalı. Hiçbir şeyi boşa yaratmayan Rabbine dayanmalı ve O’nun sınırsız kudretinden gelecek hayırları beklemeli. Ailesinden ayrı düşen Hz. Yusuf’u başka bir yerde yerleştiren, ilim öğreten ve onu gelecekteki makamına hazırlayan Rabbine inanarak tevekkül etmeli. O’nun rızasına uyduğu sürece, bir gün, bir yerde, rahmet kapıları açıldığında, elhamdulillah iyi ki diyeceği anın hayaliyle gülümsemeli.

Allahım! Acelecilikten, nankörlükten ve bencillikten Sana sığınırım. Beni; dualarını ferah tutanlardan ve Sana güvenerek bekleyenlerden eyle. Zorluklar içindeki kolaylığı, zahmetler içindeki rahmeti görenlerden eyle.

Allahım! Sen halimi en iyi bilensin. İhtiyacım olanı hayırla ver. İhtiyacım olmayanın isteğini gönlümden uzaklaştır. Ömrümü, bereketinle ve rahmetinle doldur. Yolumu, nurunla ve kelamınla aydınlat. Bedenimi, rızkınla ve şifanla güçlendir. Zihnimi, ilminle ve zikrinle derinleştir. Kalbimi, imanınla ve sevginle genişlet.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji