İbrahim Sûresi 11. Ayet

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  ١١

Peygamberleri, onlara dedi ki: “Biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kullarından dilediğine (peygamberlik) nimetini bahşeder. Allah’ın izni olmadıkça, bizim size bir delil getirmemiz haddimize değil. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَتْ dediler ki ق و ل
2 لَهُمْ onlara
3 رُسُلُهُمْ elçileri ر س ل
4 إِنْ değiliz
5 نَحْنُ biz (de)
6 إِلَّا başka bir şey
7 بَشَرٌ insandan ب ش ر
8 مِثْلُكُمْ sizin gibi م ث ل
9 وَلَٰكِنَّ fakat
10 اللَّهَ Allah
11 يَمُنُّ lutfeder م ن ن
12 عَلَىٰ
13 مَنْ kimseye
14 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
15 مِنْ -ndan
16 عِبَادِهِ kulları- ع ب د
17 وَمَا yoktur
18 كَانَ imkanımız ك و ن
19 لَنَا bizim
20 أَنْ
21 نَأْتِيَكُمْ size getiremeye ا ت ي
22 بِسُلْطَانٍ bir delil س ل ط
23 إِلَّا olmadan
24 بِإِذْنِ izni ا ذ ن
25 اللَّهِ Allah’ın
26 وَعَلَى ve
27 اللَّهِ Allah’a
28 فَلْيَتَوَكَّلِ dayansınlar و ك ل
29 الْمُؤْمِنُونَ inananlar ا م ن
 
Peygamberler, Allah’ın varlığını, birliğini ıspatlayacak bunca aklî delil varken insanların bu konuda şüpheye düşmelerinin yersiz ve anlamsız olduğunu vurgulamışlar, bu davranışı sergileyen inkârcıları kınamışlar, hakkı inkâr edenlerin bu dünyada başlarına gelmesi mukadder olan felâketlere işaret ederek Allah’ın, onları bağışlayıp helâk olmaktan kurtulacakları bir yola davet ettiğini ve bu yolda yürüyebilmek için kendilerine gerekli süreyi verdiğini ifade etmektedir. Ancak inkârcılar Allah’ın insanla iletişim kurup ona vahiy göndereceğine inanmadıkları için peygamberlerin bu çağrısına kulak vermemişler; onlardan insan gücünün üstünde bir delil yani mûcize getirmelerini istemişlerdir. Oysa insan olmak peygamberliğe engel değildir; nitekim insanlığa gönderilmiş olan peygamberlerin tamamı insandır (Nahl 16/43; Enbiyâ 21/7). Peygamberler buna işaret ettikten sonra bu görevin kime verileceği konusunun Allah’ın iradesine ve tercihine bağlı olduğunu, bunu kullarından dilediğine lutfettiğini, Allah’ın izni olmadan peygamberin herhangi bir mûcize getirmesinin mümkün olmadığını ifade etmişler, gerçeği bulup onunla aydınlanmak isteyen müminlerin mûcizelere değil Allah’a ve O’nun gönderdiği mesaja dayanıp güvenmelerini tavsiye etmişlerdir.
 
Peygamberler, Allah’ın varlığını, birliğini ıspatlayacak bunca aklî delil varken insanların bu konuda şüpheye düşmelerinin yersiz ve anlamsız olduğunu vurgulamışlar, bu davranışı sergileyen inkârcıları kınamışlar, hakkı inkâr edenlerin bu dünyada başlarına gelmesi mukadder olan felâketlere işaret ederek Allah’ın, onları bağışlayıp helâk olmaktan kurtulacakları bir yola davet ettiğini ve bu yolda yürüyebilmek için kendilerine gerekli süreyi verdiğini ifade etmektedir. Ancak inkârcılar Allah’ın insanla iletişim kurup ona vahiy göndereceğine inanmadıkları için peygamberlerin bu çağrısına kulak vermemişler; onlardan insan gücünün üstünde bir delil yani mûcize getirmelerini istemişlerdir. Oysa insan olmak peygamberliğe engel değildir; nitekim insanlığa gönderilmiş olan peygamberlerin tamamı insandır (Nahl 16/43; Enbiyâ 21/7). Peygamberler buna işaret ettikten sonra bu görevin kime verileceği konusunun Allah’ın iradesine ve tercihine bağlı olduğunu, bunu kullarından dilediğine lutfettiğini, Allah’ın izni olmadan peygamberin herhangi bir mûcize getirmesinin mümkün olmadığını ifade etmişler, gerçeği bulup onunla aydınlanmak isteyen müminlerin mûcizelere değil Allah’a ve O’nun gönderdiği mesaja dayanıp güvenmelerini tavsiye etmişlerdir.
 
منّ Menne : مَنٌّ kendisi ile tartının yapıldığı alettir. مِنَّة Minnet ise ağır nimettir ve iki şekilde kullanılır: Birincisi; bil fiil/doğrudan büyük bir iyilik yapmaktır ki bu da gerçek anlamda ancak Allah için kullanılır. İkincisi ise söz olarak söylenen büyük iyilik anlamındaki minnettir ki bu da, minnet altında bırakarak büyük iyiliği söylemektir ve insanlar arasıda yerilen bir davranıştır. Ancak nankörlük durumunda, minnetin zikri iyi olur denmiştir. مَمْنُونٌ sözcüğü bir görüşe göre sayılan ve hesap edilen anlamındadır. Başka bir görüşe göre ise kesilen/eksiltilen demektir. Buradan hareketle ölüm için de مَمْنُونٌ denmiştir. Zira ölüm sayıyı azaltır, yardımı da keser. Bir görüşe göre sözlü minnette buradan gelir. Çünkü o da ölüme benzer şekilde nimeti keser ve şükrün de kesilmesini gerektirir.
Son olarak Kuran-ı Kerim’de geçen مَنٌّ lafzı bir görüşe göre ağaçların üzerine düşen, içinde bir tatlılığa sahip süt gibi birşeydir. سَلْوَى ise bir tür kuştur. Diğer bir görüşe göre ise hem مَنٌّ hem de سَلْوَى sözcüğü Yüce Allah’ın onlara bahşettiği nimete işarettir. Her ikisi de bizatihi aynı şeyi ifade etmektedir. Fakat bu nimeti zikredip, hatırlatıp onların başlarına kakmak için onu مَنٌّ diye adlandırmıştır. Son olarak سَلْوَى olarak adlandırılması da onunla teselli buldukları içindir denilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 27 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri minnet etmek, memnun, memnuniyet ve Mennân’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. لَهُمْ  car mecruru  قَالَتْ  fiiline mütealliktir. رُسُلُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l- kavli, اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ ‘ dur.  قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. بَشَرٌ  haber olup damme ile merfûdur. مِثْلُكُمْ  kelimesi  بَشَرٌ  sıfatı olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamiri  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنَّ  istidrak harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَمُنُّ  cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَمُنُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle  يَمُنُّ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  مِنْ عِبَادِه۪  car mecruru  يَشَٓاءُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, يشاء تكليفه بالرسالة كائنا من عباده  şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَـنَٓا  car mecruru  كَانَ ‘in mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, كَانَ ‘in muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَأْتِيَكُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِسُلْطَانٍ  car mecruru  نَأْتِيَكُمْ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. 

اِلَّا  hasr edatıdır . بِاِذْنِ  car mecruru  نَأْتِيَكُمْ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Fiili muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَتَوَكَّلِ  fiiline mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن عزم المؤمنون على أمر فليتوكّلوا على الله (Müminler bir şeye azmettiklerinde Allah’a tevekkül etsinler.) şeklindedir.

لْ  emir lam’ıdır.  يَتَوَكَّلِ  sükun ile meczum muzari fiildir. الْمُؤْمِنُونَ  fail olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

يَتَوَكَّلِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

الْمُؤْمِنُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

لَهُمْ  car mecruru siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.

قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleye dahil olan  اِنْ  nefy, اِلَّا  istisna harfidir. نَحْنُ  mübteda,  بَشَرٌ  haberdir. 

اِنْ  ve اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. نَحْنُ  maksur/mevsûf,  بَشَرٌ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasrı mevsuf ales sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

مِثْلُكُمْ  haber olan  بَشَرٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.

Burada hitap, diğerleri gibi bir insan olduğunu bilen ve inkâr etmeyen resullerden, kavimlerinedir. Ancak insanlar peygamberleri, peygamberlik iddia ederek kendilerini insanlıktan sıyırmış ve bir beşer için mümkün olmayan bir iddiada bulunmuş yerine koydular. Böyle olunca da; muhatabın kabul etmediği ve aksini savunduğu bir haber vermek için kullanılan bir ifade biçimi seçilerek kasr yapıldı. Bu; kasr-ı kalb çeşidindendir. Çünkü onlar ‘’siz sadece bizim gibi beşersiniz’’ sözleriyle onları beşeriyete tahsis etmişler, başka bir sıfatları olmadığını iddia etmişlerdir.  (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ, kâfirlerin nübüvvet konusunu tenkit için ileri sürdükleri şüpheleri nakledince, peygamberlerin, o şüphelere verdikleri cevapları da nakletmiştir.

Birinci Şüphe: kâfirlerin, "Siz de bizim gibi, bir beşerden başka bir şey değilsiniz" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı şudur: Peygamberler, durumun böyle olduğunu kabul etmişler, ama beşer olma bakımından ortada olan eşitliğin, peygamberlik makamının bazı insanlara verilmesine mani olmadığını, çünkü bunun, Allah Teâlâ'nın kullarından dilediğine verdiği bir makam olduğunu, durum böyle olunca da bu şüphenin ortadan kalkacağını açıklamışlardır. 

İkinci Şüphe: Onların, "selefimizin dinimiz üzerinde mutabakat sağlamış olması, bunun hak olduğuna delalet eder. Çünkü büyük bir kalabalık tarafından görülmeyen (yanlışlığın), bir tek adam tarafından görülmesi uzak bir ihtimaldir" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı, birinci şüpheye verilen cevabın aynıdır. Çünkü hak ile batılı, doğru ile yalanı birbirinden ayırt etme kabiliyeti, Allah'ın bir lütfu ve fazlıdır. Binaenaleyh Allah'ın kullarından bazısına bunu lütfedip, büyük bir kalabalığı bundan mahrum etmesi uzak bir ihtimal değildir. 

Üçüncü Şüphe ise, onların, "Biz, getirdiğin bu mucizelere razı olmuyor, daha kuvvetli ve kesin mucizeler istiyoruz" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı peygamberlerin, "Allah'ın izni olmaksızın bizim size bir hüccet getirmemize imkân yoktur" şeklindeki sözüdür. Bu cevabı şöyle izah ederiz: "Bizim getirdiğimiz ve tutunduğumuz mucizeler, kesin bir hüccet, ezici bir bürhan ve tam bir delildir. Sizin istediğiniz şeyler ise, fazladan olan bazı işlerdir. Bu hususta hüküm, Allah'a aittir. Binaenaleyh eğer O, bunları yaratır ve verirse, bu O'nun bir lütfudur. Yok eğer yaratmaz ise adalet de O'na aittir. Çünkü yeterli mucize (delil) ortaya çıktıktan sonra O'nun aleyhine hükmedilemez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Mekulü’l-kavle atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak harfi  لَـٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin ismi telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için lafza-i celâlle gelmiştir. 

Müsned olan  يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , başındaki harf-i cerle  يَمُنُّ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

عِبَادِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması  عِبَادِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.


 وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَـنَٓا  car mecruru,  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Geldi anlamındaki  أْتِيَ  fiili  بِ  harfi ceriyle getirdi manasına gelmiştir. Bu; tazmin sanatıdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

نَأْتِيَكُمْ  fiilinin failinden mahzuf hale müteallik  بِسُلْطَانٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

بِاِذْنِ اللّٰهِ  car-mecruru,  نَأْتِيَكُمْ  fiilinin failinden, takdiri  متلبسًا  olan mahzuf hale mütealliktir.

Az sözle çok anlam ifade eden  بِاِذْنِ اللّٰهِ  izafetinde  بِاِذْنِ  kelimesinin Allah lafzına izafesi, izne tazim ifade etmiştir.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Nefy harfi  ما  ve istisna harfi  إلا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ ‘nin ismiyle hali arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. 

يَشَٓاءُ - بِاِذْنِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  اِلَّا  ve  اللّٰهِ  lafızlarının tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette geçen  سُلْطَان  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Şart üslubundaki terkip, mekulü’l kavle dahildir.

وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟  cümlesi, mahzuf şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline dahil olan  فَ , mahzuf şartın cevabına gelen rabıta harfidir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline müteallik olan  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru kasr ifadesi için amiline takdim edilmiştir.

İki tekit hükmündeki kasr fiil ve car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

فَلْيَتَوَكَّلِ , maksur/sıfat,  عَلَى اللّٰهِ maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

Takdiri, إن عزم المؤمنون على أمر (Eğer müminler bir işe azmettilerse…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayetin son cümlesinde zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin 3. kez tekrarlanması, azamet, heybet ve mehabeti artırmak içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  [Müminler işlerini sadece Allah’a bıraksın.] cümlesinde kasr ifade etmek için harf-i cerle mecruru fiile takdim edilmiştir. Zamir yerine Allah lafzının getirilmesi ise korku ve heybeti artırmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

عِبَادِه۪ - الْمُؤْمِنُونَ  ve  فَلْيَتَوَكَّلِ - الْمُؤْمِنُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Şeyh Ebu Hamid el-Gazali (ra)'nin sözleri arasında özeti şöyle olan güzel bir bölüm gördüm: İnsan ya nakıs ya kâmil olur. Yahut da bu iki durumdan uzak olur. İnsanın nakıs olması, ya zâtı bakımından olur fakat başkasının halini noksanlaştırmaya çalışmaz, ya zatı bakımından nakıs olur, bununla birlikte başkasını da nakıs hâle getirmeye uğraşır. Birincisi dâil (sapmış), ikincisi ise hem dâil (sapmış), hem mudil (saptırmış)tır. Kâmil olan insan da ya kâmil olur fakat başkasını kâmil hale getiremez ki bunlar evliyaullahtır; yahut hem kâmil olur hem de nakıs olanları kâmil hale getirebilir ki bunlar da peygamberlerdir. İşte bundan ötürü Hz  Peygamber (sav) "Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî,Mefâtîhu’l-Gayb)