İbrahim Sûresi 10. Ayet

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ  ١٠

Peygamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? (Hâlbuki) O, günahlarınızı bağışlamak ve sizi belli bir zamana kadar ertelemek için sizi (imana) çağırıyor. Onlar, “Siz de bizim gibi sadece birer insansınız. Bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin” dediler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَتْ dediler ki ق و ل
2 رُسُلُهُمْ elçileri ر س ل
3 أَفِي hakkında (edilir) mi?
4 اللَّهِ Allah
5 شَكٌّ şüphe ش ك ك
6 فَاطِرِ yaratan ف ط ر
7 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
8 وَالْأَرْضِ ve yeri ا ر ض
9 يَدْعُوكُمْ (O) sizi davet ediyor د ع و
10 لِيَغْفِرَ bağışlamak için غ ف ر
11 لَكُمْ sizin
12 مِنْ bir kısmını
13 ذُنُوبِكُمْ günahlarınızdan ذ ن ب
14 وَيُؤَخِّرَكُمْ ve sizi ertelemek için ا خ ر
15 إِلَىٰ kadar
16 أَجَلٍ bir süreye ا ج ل
17 مُسَمًّى belirtilmiş س م و
18 قَالُوا onlar dediler ق و ل
19 إِنْ
20 أَنْتُمْ siz de
21 إِلَّا başka değilsiniz
22 بَشَرٌ bir insandan ب ش ر
23 مِثْلُنَا bizim gibi م ث ل
24 تُرِيدُونَ istiyorsunuz ر و د
25 أَنْ
26 تَصُدُّونَا bizi çevirmek ص د د
27 عَمَّا -ndan
28 كَانَ olduğu- ك و ن
29 يَعْبُدُ tapıyor ع ب د
30 ابَاؤُنَا atalarımızın ا ب و
31 فَأْتُونَا o halde bize getirin ا ت ي
32 بِسُلْطَانٍ bir delil س ل ط
33 مُبِينٍ açık ب ي ن
 
Peygamberler, Allah’ın varlığını, birliğini ıspatlayacak bunca aklî delil varken insanların bu konuda şüpheye düşmelerinin yersiz ve anlamsız olduğunu vurgulamışlar, bu davranışı sergileyen inkârcıları kınamışlar, hakkı inkâr edenlerin bu dünyada başlarına gelmesi mukadder olan felâketlere işaret ederek Allah’ın, onları bağışlayıp helâk olmaktan kurtulacakları bir yola davet ettiğini ve bu yolda yürüyebilmek için kendilerine gerekli süreyi verdiğini ifade etmektedir. Ancak inkârcılar Allah’ın insanla iletişim kurup ona vahiy göndereceğine inanmadıkları için peygamberlerin bu çağrısına kulak vermemişler; onlardan insan gücünün üstünde bir delil yani mûcize getirmelerini istemişlerdir. Oysa insan olmak peygamberliğe engel değildir; nitekim insanlığa gönderilmiş olan peygamberlerin tamamı insandır (Nahl 16/43; Enbiyâ 21/7). Peygamberler buna işaret ettikten sonra bu görevin kime verileceği konusunun Allah’ın iradesine ve tercihine bağlı olduğunu, bunu kullarından dilediğine lutfettiğini, Allah’ın izni olmadan peygamberin herhangi bir mûcize getirmesinin mümkün olmadığını ifade etmişler, gerçeği bulup onunla aydınlanmak isteyen müminlerin mûcizelere değil Allah’a ve O’nun gönderdiği mesaja dayanıp güvenmelerini tavsiye etmişlerdir.
 
ذنب Zenebe : ذَنْبٌ hayvan ya da başka şeylerin kuyruğudur. ذَنُوبٌ kuyruğu uzun olan attır. İstiare yoluyla nasip/pay/hisse anlamında da kullanılmıştır. ذَنْبٌ kelimesi bir şeyin kuyruğu nokta-i nazarından sonu ya da sonrası kötü addedilen her fiil için de kullanılır. Bu nedenle kötü sonuç/akıbet/günah olarak adlandırılmıştır. Çoğulu ذُنُوبٌ şeklinde gelir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda 39 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri müznib ve Zennûbe’dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. رُسُلُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli,  اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ ‘dur.  قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir.  فِي اللّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شَكٌّ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. فَاطِرِ  lafza-i celâlin sıfatı veya bedel olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la  السَّمٰوَاتِ ‘ye matuftur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَاطِرِ  ; sülâsî mücerredi فطر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ

 

Fiil cümlesidir.  يَدْعُوكُمْ  fiili و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لِ  harfi,  يَغْفِرَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  يَدْعُوكُمْ  fiiline mütealliktir.

يَغْفِرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.  لَكُمْ  car mecruru  يَغْفِرَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ ذُنُوبِكُمْ  car mecruru mahzuf mef’ûlun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤَخِّرَكُمْ   fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰٓى اَجَلٍ  car mecruru  يُؤَخِّرَكُمْ  fiiline mütealliktir. مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ ‘in sıfatı olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤَخِّرَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  أخر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُسَمًّى  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.


قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا ’dır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır.  بَشَرٌ  haber olup damme ile merfûdur.  

مِثْلُنَا  kelimesi  بَشَرٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

 

Cümle,  بَشَرٌ ‘un ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur. 

Fiil cümlesidir. تُر۪يدُونَ   fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تَصُدُّونَا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl  عَنْ  harf-i ceriyle  تَصُدُّونَا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  كَانَ يَعْبُدُ ‘dir. Aid zamir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.  

كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. يَعْبُدُ  cümlesi,  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْبُدُ  damme ile merfû muzari fiildir. اٰبَٓاؤُ۬نَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنتم رسلا فأتوا بسلطان (Eğer siz rasul iseniz bir delil getirin.) şeklindedir.

أْتُونَا  fiili  ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِسُلْطَانٍ  car mecruru  أْتُونَا  fiiline mütealliktir. مُب۪ينٍ  kelimesi  بِسُلْطَانٍ  sıfatı olup kesra ile mecrurdur.  

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu) 

تُر۪يدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُب۪ينٍ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî istifham harfidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr ve tahkir manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  فِي اللّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  شَكٌّ  muahhar mübtedadır. 

فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ , lafza-i celâl için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَالْاَرْضِ , muzafun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.

السَّمٰوَاتِ ‘den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

“Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?” Burada geçen,  قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ  kavlinin başına gelen hemze, zarf olarak inkâr anlamında olan bir hemzedir. Yani inkâr anlamında bir soru şeklidir. Çünkü kelamda, yani ifadede bir şüphe söz konusu değildir, şüpheyi içeren bir durum yoktur. Ancak burada hakkında şüphe duyuları konuda kendilerine soru yöneltilmektedir. Çünkü öyle deliller ortaya konmuştur ki bütün deliller açık olarak şüpheye yer vermeyen anlamda açık ve nettirler. Bu, aslında onların, “bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir şüphe içindeyiz” sözlerine karşı bir cevap niteliğindedir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ [Allah hakkında mı şüphe]  şeklindeki istifhamın anlamı inkârdır, yani Allah hakkında şüphe olamaz. Bu da O’nun tevhidi hakkında şüphe olamaz, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. O’na itaatin gereği hususunda şüphe olamaz, diye de açıklanmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

İstifham inkâridir ve inkarın kaynağı Allah'ın varlığından şüphe etmektir. Şekkin müteallikinin takdim edilmesi önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Fail, âkil cem’-i müzekker-i gayr-i sâlim veya cemʻ-i müennes-i gayr-i sâlim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu ) Kural gereği  رُسُلُهُمْ ’un fiili müennes gelmiştir.


يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ 

 

Müstenefe olan cümle, elçilerin sözlerine dahildir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  يَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte  يَدْعُوكُمْ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Dua kelimesi hakikatte nida etmek demektir. Mecazen emir ve irşat için kullanılır. Çünkü amir memura nida eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Aynı üslupta gelen  وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

اَجَلٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.

مُسَمًّى  kelimesi  اَجَلٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

يَدْعُوكُمْ - تَصُدُّونَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.

Kur’an’ın her yerinde kâfirlere hitap ederken mağfiretle birlikte  مِنْ  edatı getirilmiş, müminlere hitap ederken getirilmemiştir. Belki de bundaki mana şöyledir: Mağfiret nerede kâfirlere hitapla gelmişse arkasından iman gelmiştir, nerede müminlere hitapla gelmişse taatla birlikte isyanlardan ve benzeri şeylerden kaçınmakla beraber gelmiştir. Bu da kul hakkını kendiliğinden dışarıda bırakır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu  مِنْ  ile ba’ziyyet (bir kısım) manası kastedilir, ama burada mecazî olarak, günahların tamamı manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنْتُمْ  mübteda,  بَشَرٌ  haberdir.

Nefy harfi  اِنْ  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اَنْتُمْ  maksur/mevsûf,  بَشَرٌ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

مِثْلُنَا  haber olan  بَشَرٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.

قَالَتْ - قَالُٓوا  kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Fasılla gelen  تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا  cümlesi, بَشَرٌ ‘un ikinci sıfatıdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki müspet muzari fiil sıygasındaki  تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا  cümlesi, masdar teviliyle  تُر۪يدُونَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır.

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle birlikte  تَصُدُّونَا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا  cümlesi, nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi olan  يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. 

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

   فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Müşriklerin sözlerinin devamıdır.

Cümle, takdiri  إن كنتم رسلا  (Eğer siz resuller iseniz) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Geldi anlamındaki  أْتي  fiili  بِ  harf-i ceriyle ‘getirdi’ manasına gelmiştir. Bu; tazmin sanatıdır.

بِسُلْطَانٍ  ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.

مُب۪ينًا۟  kelimesi  سُلْطَاناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

مُب۪ينًا۟ , rubaî mezid  أَبانَ  fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

Musa'nın (a.s) getirdiği delile  سُلْطَانًا  denmesi; muhatabı boyun eğmeye mecbur bırakması dolayısıyladır. 

مُب۪ينٍ  : Bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayette geçen  سُلْطَانًا  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)