وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ ١١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَضَرَبَ | ve misal verir |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | مَثَلًا | misaliyle |
|
| 4 | قَرْيَةً | bir kenti |
|
| 5 | كَانَتْ | idi |
|
| 6 | امِنَةً | güven |
|
| 7 | مُطْمَئِنَّةً | huzur içinde |
|
| 8 | يَأْتِيهَا | kendisine geliyordu |
|
| 9 | رِزْقُهَا | rızkı |
|
| 10 | رَغَدًا | bol bol |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | كُلِّ | her |
|
| 13 | مَكَانٍ | yerden |
|
| 14 | فَكَفَرَتْ | fakat nankörlük etti |
|
| 15 | بِأَنْعُمِ | ni’metlerine |
|
| 16 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 17 | فَأَذَاقَهَا | (bunun üzerine) ona taddırdı |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah |
|
| 19 | لِبَاسَ | elbisesi |
|
| 20 | الْجُوعِ | açlık |
|
| 21 | وَالْخَوْفِ | ve korku |
|
| 22 | بِمَا | ötürü |
|
| 23 | كَانُوا | oldukları |
|
| 24 | يَصْنَعُونَ | yapıyor(lar) |
|
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ضَرَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâli, fail olup damme ile merfûdur. مَثَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَرْيَةً kelimesi, مَثَلاً ’den bedel olup fetha ile mansubdur. كَانَتْ اٰمِنَةً cümlesi, قَرْيَةً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ nakıs, mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هي ’dir. اٰمِنَةً kelimesi, كَانَتْ ’in haberi olup fetha ile mansubdur. مُطْمَئِنَّةً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
يَأْت۪يهَا cümlesi, كَانَتْ ’in üçüncü haberi olarak mahallen mansubdur.
يَأْت۪يهَا fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رِزْقُهَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَغَداً hal olup fetha ile mansubdur. مِنْ كُلِّ car mecruru يَأْت۪يهَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. مَكَانٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمِنَةً ; sülâsî mücerredi أمن olan fiilin ism-i failidir.
مُطْمَئِنَّةً ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan إفعلَلَّ babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَفَرَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. بِاَنْعُمِ car mecruru كَفَرَتْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celal muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.
فَ atıf harfidir. اَذَاقَهَا fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لِبَاسَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجُوعِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْخَوْفِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur. مَا ve masdar-ı müevvel بِ harf-i ceriyle اَذَاقَهَا fiiline mütealliktir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَصْنَعُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَصْنَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
اَذَاقَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ذوق ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ
وَ , istînafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
قَرْيَةً , mef’ûl olan مَثَلاً ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bu kelimelerdeki tenvin muayyen olmayan bir cins ve tahkir ifade eder.
كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً cümlesi, قَرْيَةً için sıfattır. Nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اٰمِنَةً ve مُطْمَئِنَّةً kelimeleri, كَانَ ’nin iki haberidir.
كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً ve رِزْقُهَا ifadelerinde istiare sanatı vardır. رِزْقُ ve ism-i fail veznindeki اٰمِنَةً ve مُطْمَئِنَّةً kelimeleri قَرْيَةً ‘ye nispet edilerek, belde iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir.
Veya bu kelimelerin karyeye isnadı aklî mecazdır. Isnad edilmesi gereken karyenin ehlidir.
اٰمِنَةً ve مُطْمَئِنَّةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Üçüncü haber olan يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
رِزْقُهَا için hal olan رَغَداً , anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مَكَانٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)
كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)
قَرْيَةً ’in güven verici, mutmain edici ve rızkının bol oluşu özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
اٰمِنَةً - الْخَوْفِ kelimeleri arasında tıbâk-ı icab sanatı vardır.
فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ cümlesi, كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder.
Veciz anlatım kastıyla gelen, بِاَنْعُمِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan اَنْعُمِ tazim edilmiştir.
كَفَرَتْ fiilinin faili قَرْيَةً ’dir. Aslında küfreden karyenin halkıdır. Şahıs yerine mekânın zikredilmesi hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak için yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَرْيَةً [memleket] ‘i eminlikle tavsif etmek her ne kadar eminlik onun ahalisine ait ise de caizdir. Çünkü Mekke emniyetin mahalli ve o ahalinin yeridir. Zaman ve mekânlar ise kendilerinin içinde bulunanların sıfatları ile tavsif edilebilirler. Mesela, “Güzel, sıcak ve soğuk yer” denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اٰمِنَةً kelimesi emniyete; مُطْمَئِنَّةً kelimesi bu beldenin havası onların mizaçlarına uygun düştüğü, orada itminan bulup yerleştikleri için sıhhate ve رِزْقُ kelimesi de kendisine her bir yandan bol bol gelir ifadesiyle kifayete işarettir.
Burada اَنْعُمِ (nimetler) kelimesi, cem-i kıllettir (azlık ifade eden çoğuldur). Buna göre mana (O beldenin halkı, az nimet çeşitlerine karşı nankörlük ettiler de Allah da onları cezalandırdı) şeklinde olur. Binaenaleyh burada uygun olan, “Onlar Allah’ın büyük nimetlerini inkâr ettiler de böylece azabı hak ettiler.” denilmesi idi. Öyleyse bunun cem-i kıllet olarak getirilmesinin sebebi nedir? diye bir soru sorulabilir. Buna şöyle cevap verilir: Bundan murad, en düşük olan ile en yüce ve büyük olana işaret etmektir yani “Azıcık nimetlere bile nankörlük etmek, azabı gerektirdiğine göre çok ve büyük nimetlere karşı nankörlük haydi haydi azabı gerektirir.” demektir. Dolayısıyla bu, Mekkeliler için bir meseldir. Çünkü onlar, emniyet, itminan ve bolluk içinde idiler. Hak Teâlâ onlara sonra da en büyük nimet olan Hz. Muhammed (s.a.v)’i lütfetti. Ama onlar bu hususta da nankörlük edip, ona çok eziyetler verdiler. Bundan ötürü Cenab-ı Hak onlara belaları musallat kıldı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetin nüzulü sırasında vaki olan bir durumun mazi sıyga ile ifade edilmesi muhatabın dikkatini çekerek dinlemeye teşvik etmek içindir. Mazi fiilin şimdiki zaman manasında kullanılması kabilindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً ifadesinden sonra gelen كَفَرَتْ fiilinin takip ifade eden ف ile gelmesi, nimetin hemen akabinde küfrettiklerini ifade içindir. Ancak arkadan gelen فَأذاقَها اللَّهُ لِباسَ الجُوعِ والخَوْفِ ifadesindeki ف harfi ise örfî manadaki takip manasındadır. Çünkü bir zaman geçtikten sonra vuku bulmuştur. Onlar küfürlerinde ısrarcı olmuşlar, Resul (s.a.v) onları defalarca dine davet etmiş, uyarmış bunun üzerinden çok uzun olmayan bir zaman geçtikten sonra bu ceza gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Cümle, makabline فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin üçüncü kez zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Veciz ifade kastı amacına matuf لِبَاسَ الْجُوعِ ifadesi sıfat tamlaması yerine izafetle gelmiştir. Sıfat mevsûfuna izafe edilmiştir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette mevsufun, bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 20, s. 238)
Mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki كَانُوا يَصْنَعُونَ cümlesi, masdar tevilinde, harfi cerle فَاَذَاقَهَا fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan يَصْنَعُونَ ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.
مُطْمَئِنَّةً - الْخَوْفِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî, الْخَوْفِ - اٰمِنَةً kelimeleri arasında ise tıbâk-ı icab sanatı vardır.
كَانَتْ - كَانُوا - مَكَانٍ kelimeleri arasında iştikak cinası, الْجُوعِ - الْخَوْفِ ve رِزْقُهَا - بِاَنْعُمِ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَذَاقَهَا - كَانُوا ile يَصْنَعُونَ kelimeleri arasında müfred ve cemi olmak bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır.(Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Bu ayette, لِبَاسَ [elbise] kelimesi açlık ve korku anında insanı kaplayan ızdırap yerine kullanılmış olup اَذَاقَهَا [tattırma] kelimesi de لِبَاسَ kelimesinin (müstearun leh’in) cümledeki manasına uygun olarak zikredilmiştir. Yani لِبَاسَ kelimesiyle uyum arz eden “giymek” fiili yerine, “tattırmak” fiili kullanılmıştır. Müstearun lehe uygun olan kelime ile yapılan bu istiare, istiare-i mücerrededir.
Açlık, nefisteki kuşatıcı etkisi dolayısıyla elbiseye benzetilmiştir. Zevk de açlıkla ilgili bir sözdür. O da isabet etmek manasında müsteardır. Bu sebeple istiare mücerrededir. Açlığın yüzlerini sararttığı bir deri bir kemik bıraktığı da söylenebilir. Temsîli istiaredir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ ifadesi istiare-i mekniyyedir. Elbise çirkinlik hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehün bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan اإلذاقة [tattırmak] ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” zararın tesirini idrak etmek anlamında müstear olarak kullanılmıştır. Korku ve açlık onları kaplayıp kuşatınca müstear lehe nazaran اإلذاقة [tattırma] ifadesi kullanılmıştır. Zemahşerî de şu açıklamaları yapmaktadır: “Şayet اإلذاقة [tattırma] ve اللباس [elbise] ifadelerinin ikisi de istiaredir. Bunların birlikte gelmeleri nasıl uygun olmuş ve müstear olan “tattırma” ifadesi yine müstear olan “elbise” üzerine nasıl vaki olabilmiştir” derseniz şöyle derim: اإلذاقة [tattırma] ifadesi Araplar arasında belaların, sıkıntıların ve bunlardan insanlara dokunan şeyler hakkında yaygın olarak kullanıldığı için onlara göre (mecaz değil) hakikat konumundadır. Dolayısıyla onlar ذَاقَ فُلاَنٌ اَلْبَؤْسَ وَ اَلضَّرَّ (falan kimse sıkıntı ve zararı tattı) ve اَذَاقَهُ اَلْعَذَابُ [ona azabı tattırdı] derler. Böylece zarar ve acının tesirinden idrak edilen şey acı ve iğrenç/kötü tatlı bir yemekten hissedilen şeye benzetilmiştir. Elbiseye gelince o da kendisini giyen kimseyi kuşatması sebebiyle insanı bürüyüp saran, etrafında meydana gelen bir takım olaylar elbiseye benzetilmiştir. اإلذاقة [Tattırma] ifadesinin “açlık ve korku elbisesi” hakkında kullanılmasına gelince bu durum açlık ve korkunun onları kuşatıp bürümesinden ibaret olarak vaki olduğu için “onlara kendilerini kuşatan bir açlık ve korkuyu tattırdı” denilmiş gibi olmaktadır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Tatma aslında ağızla olur. Sonra bu kelime mecazî olarak, “bilme-öğrenme” manasında da kullanılmıştır ki bu, denemek-imtihan etmek demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Onları tamamıyla kuşatan açlık, korku ve zararları, insanı örten elbiseye benzetilmiş ve bunun için istiare yoluyla "libas/elbise" kelimesi kullanılmıştır.
Daha önceki kelamda güvenlik, rızıktan önce zikredildiği halde, burada rızıksızlıktan kaynaklanan açlığın güvensizlikten kaynaklanan korkudan önce zikredilmiş olması, tattırmaya daha münasip olmasından dolayıdır. (Bunun için ayetin metnindeki kelimeler diziminde onunla yan yana zikredilmiştir.) Yahut onunla rızkın gelmesi arasındaki münasebetin gözetilmesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اللِّباسُ aslında örten şey için kullanılan bir kelimedir. Ayeti kerimede açlık ve korkuya izafe edilmesi insanı örten, kuşatan hal için müstear olarak kullanıldığına delildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayeti kerimede 2 istiare vardır: الإذاقَةِ kelimesindeki istiare, tebeî tasrîhidir. اللِّباسِ kelimesindeki istiare aslî tasrîhidir. İkinciyi birinciye tabi kılmak ve ikinci müstear kelimeyi birincinin mefûlu yapmak harika bir düzenlemedir. Böylece açlık ve korku karye ehlini kuşatan hallerden ikisi olmuştur. Bu iki hal onlardan ayrılmaz ve onlara müthiş bir elem verir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)