20 Mart 2025
Nahl Sûresi 111-118 (279. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nahl Sûresi 111. Ayet

يَوْمَ تَأْت۪ي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  ١١١


Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَوْمَ o gün ي و م
2 تَأْتِي gelir ا ت ي
3 كُلُّ her ك ل ل
4 نَفْسٍ nefis ن ف س
5 تُجَادِلُ uğraşır ج د ل
6 عَنْ
7 نَفْسِهَا kendi canı için ن ف س
8 وَتُوَفَّىٰ ve tam karşılığı verilir و ف ي
9 كُلُّ herkese ك ل ل
10 نَفْسٍ nefse ن ف س
11 مَا
12 عَمِلَتْ yaptığının ع م ل
13 وَهُمْ onlara
14 لَا asla
15 يُظْلَمُونَ haksızlık edilmez ظ ل م

يَوْمَ تَأْت۪ي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا 

 

Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri أذكر  olan mahzuf fiilin mef’ûlun bihi olup mahallen mansubdur. تَأْت۪ي  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil cümlesidir. تَأْت۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تُجَادِلُ  cümlesi, كُلُّ نَفْسٍ ’in sıfatı olarak mahallen merfûdur.

تُجَادِلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. عَنْ نَفْسِهَا  car mecruru  تُجَادِلُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُجَادِلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جدل ’dir.

Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (işteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ve mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُوَفّٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. كُلُّ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

عَمِلَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى’dir. هُمْ لَا يُظْلَمُونَ

cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir.  وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُظْلَمُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُظْلَمُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُوَفّٰى  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وفي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

يَوْمَ تَأْت۪ي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı  يَوْمَ , takdiri اذكر  (Zikret) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

يَوْمَ ‘nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrur olan  تَأْت۪ي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا  cümlesi,  نَفْسٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzâfun ileyh  نَفْسٍ ’deki nekrelik, kesret ve cins ifade eder.

Ayetteki  يَوْمَ  (o gün) kelimesi, iki bakımdan mansubdur: 

1. İfadenin manası “Gerçekten senin Rabbin bunların ardından, her nefsin kendisi için çalışıp çabaladığı o günde, cidden Gafûr ve Rahîmdir.” yani “Hak Teâlâ rahmet ve mağfiretini, insanın rahmet ve mağfirete en çok muhtaç olduğu o günde verir.” şeklinde olabilir.

2. Ayetin takdiri, “Onlara, şöyle şöyle olan o günü hatırlat. Çünkü Kur'an'ın manası (özü) azamet, inzâr ve vaz'u nasihattir.” şeklinde olabilir. (Yani yevm kelimesi, her iki durumda da mef'ûl olarak mansub olmuş olur) demiştir.

“Nefis” ile bazen canlının bedeni kastedilir, bazen bir şeyin kendisi ve özü murad edilir. Dolayısıyla ilk “nefis” kelimesi, cüsse ve beden; ikincisi ise onun kendisi ve zatıdır. Buna göre sanki şöyle denilmiştir: “O gün her insan gelir, kendini savunur. Onu başkasının durumu ilgilendirmez.” (Zeccac)

Cenab-ı Hak, herkes ne yaptıysa kendisine eksiksiz verilecektir buyurmuştur. Bu ifadede bir hazif vardır ve manası şöyledir: “Her nefse işlediği şeyin karşılığı eksiksiz ve noksansız olarak verilecektir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Araplar insanı cesed ve ruhtan mürekkep bir bütün olarak algılıyorlardı. Bu bütüne de nefs yani zat diyorlardı. Bunu  أنا  mütekellim zamiriyle kasteder. İnsanın bunu idrak ettiği bir batinî kuvve vardır. Bu batınî kuvveye de nefs derler. Mantık alimlerinin insana konuşan nefs demeleri de bu yüzdendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


 وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzâfun ileyh olan  نَفْسٍ ‘deki nekrelik kesret, cins ve umum ifade eder.

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  عَمِلَتْ  cümlesi, masdar tevilinde,  تُوَفّٰى  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نَفْسٍ  kelimesinin üç kez tekrarlanması ayetteki “herkesin kendi derdine düşeceği” anlamını pekiştirmektedir.

Ayetin son cümlesi olan  وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ‘ye dahil olan  وَ , haliyyedir. Önceki cümlenin mazmununu tekid eden hal cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidai kelamdır. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan ifadelerdir. 

Munfasıl zamir  هُمْ  müsnedün ileyh, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  لَا يُظْلَمُونَ۟  cümlesi, müsneddir. Müsnedin menfî muzari sıygada gelmesi hükmü takviye, tecessüm, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

تُوَفّٰى -  يُظْلَمُونَ۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَفْسٍ  ve  كُلُّ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı  vardır.

تُوَفّٰى  ile  لَا يُظْلَمُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

تُوَفّٰى  fiili  تفعيل  bâbındadır. تفعيل  bâbı fiile teksir manası verir. Bu çokluk fiilde, failde ve mef’ûlde olabilir.

تُوَفّٰى  -  يُظْلَمُونَ  fiillleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ  cümlesi Kur’ân’da 11 kez tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, S. 314) 

Nahl Sûresi 112. Ayet

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ  ١١٢


Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَضَرَبَ ve misal verir ض ر ب
2 اللَّهُ Allah
3 مَثَلًا misaliyle م ث ل
4 قَرْيَةً bir kenti ق ر ي
5 كَانَتْ idi ك و ن
6 امِنَةً güven ا م ن
7 مُطْمَئِنَّةً huzur içinde ط م ن
8 يَأْتِيهَا kendisine geliyordu ا ت ي
9 رِزْقُهَا rızkı ر ز ق
10 رَغَدًا bol bol ر غ د
11 مِنْ
12 كُلِّ her ك ل ل
13 مَكَانٍ yerden ك و ن
14 فَكَفَرَتْ fakat nankörlük etti ك ف ر
15 بِأَنْعُمِ ni’metlerine ن ع م
16 اللَّهِ Allah’ın
17 فَأَذَاقَهَا (bunun üzerine) ona taddırdı ذ و ق
18 اللَّهُ Allah
19 لِبَاسَ elbisesi ل ب س
20 الْجُوعِ açlık ج و ع
21 وَالْخَوْفِ ve korku خ و ف
22 بِمَا ötürü
23 كَانُوا oldukları ك و ن
24 يَصْنَعُونَ yapıyor(lar) ص ن ع
Sözü edilen şehir müfessirlerin çoğuna göre Mekke’dir. Gerçekten Mekke, Hz. İbrâhim’in burada Kâbe’yi inşa etmesinden sonra onun duası ve bu kutsal yapı bereketiyle (Bakara 2/126; İbrâhim 14/35, 37) dokunulmaz (harem) olarak kabul edilmiş, burada kan dökülmesi yasaklanmış, şehre girenler güvencede kabul edilmiştir. Çevresinde kabile çatışmaları yüzünden mal ve can güvenliği sık sık tehlikeye düşerken Mekke güvenlikli ve kutsal şehir olma özelliğini yüzyıllarca korumuştur (Ankebût 29/67). Ayrıca hac sayesinde Mekke’nin bir ticaret merkezi haline gelmesi de şehir halkına ekonomik bakımdan çok önemli imkânlar sağlamaktaydı (Kasas 28/57). Ancak Mekke ileri gelenlerinin Hz. Peygamber’e ve müslümanlara karşı giderek artan bir dozda şiddet yoluna başvurmalarıyla şehrin huzuru bozuldu, güven ve bereket giderek ortadan kalktı, hatta muhtemelen bu âyetin inmesinden önce bir de kıtlık hadisesi yaşandı (bk. Duhân 44/10-15). 
 
 Fahreddin er-Râzî, âyetteki şehirle Mekke’nin kastedildiği görüşünü zayıf bulmakta, bunun sadece ibret için zikredilmiş bir misal olma ihtimali üzerinde durmaktadır (XX, 127). Ancak Mekke halkına, inkâr ve inatları, yaptıkları kötü işler, haksızlıklar yüzünden kendi şehirlerinin nereden nereye geldiği hatırlatılarak bundan ders çıkarmalarının istenmesi daha anlamlı görünmektedir. Buna göre “kendi içlerinden bir peygamber”den maksat da Hz. Muhammed’dir.
 
 Sonuç olarak burada asıl anlatılmak istenen şudur: Allah’ın nimetlerine şükretmek ve O’nun peygamberleri aracılığıyla bildirdiği yasalarına uygun davranmak, bir kulluk ve insanlık borcu olduğu kadar, insanların toplumsal ve ekonomik huzuru, güvenliği bakımından da bir zarurettir. Çünkü Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük anlamına gelen açık ve bilinçli inkâr ve kabalıkların toplumsal bir hal almasıyla, insanların ekonomik, sosyal ve psikolojik problemleri arasında bir ilişki bulunmaktadır; insanlar bu kötü gidişin sonuçlarını er veya geç, kaçınılmaz olarak, açlık ve korku türü musibetlerle yaşarlar.
 
 Meâlinde geçen “açlık ve korku felâketi” ifadesindeki felâket kelimesinin âyet metnindeki aslı “elbise” anlamına gelen libâstır. Burada elbise nasıl bedeni sarar kuşatırsa, yaptıkları yüzünden müstahak olanlara Allah’ın vereceği açlık ve korkunun da onları kuşatacağı, kaplayacağı, çektikleri açlık ve korku duygularının dışlarına yansıyacağı anlatılmak istenmiştir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 446-447
İslâm’a ve Müslümalara aşırı derecede düşman olanlardan biri Mudar kabilesiydi. Resul-i Ekrem onlara: “ Allah’ım! Mudar kabilesine ağır bir baskı uygula! Onlara Yusuf zamanındaki kıtlık yılları gibi bir kıtlık yaşat!” diye beddua etti
(Buhâri, Ezan 128; Müslim, Mesacid 294,295).

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  ضَرَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâli, fail olup damme ile merfûdur. مَثَلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  قَرْيَةً  kelimesi, مَثَلاً ’den bedel olup fetha ile mansubdur.  كَانَتْ اٰمِنَةً  cümlesi,  قَرْيَةً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانَتْ  nakıs, mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri  هي ’dir.  اٰمِنَةً  kelimesi,  كَانَتْ ’in haberi olup fetha ile mansubdur.  مُطْمَئِنَّةً  ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.

يَأْت۪يهَا  cümlesi, كَانَتْ ’in üçüncü haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَأْت۪يهَا  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رِزْقُهَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

رَغَداً  hal olup fetha ile mansubdur.  مِنْ كُلِّ  car mecruru  يَأْت۪يهَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  مَكَانٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمِنَةً ; sülâsî mücerredi  أمن  olan fiilin ism-i failidir.

مُطْمَئِنَّةً ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan  إفعلَلَّ  babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَفَرَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. بِاَنْعُمِ  car mecruru  كَفَرَتْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celal muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. 

فَ  atıf harfidir.  اَذَاقَهَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. لِبَاسَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجُوعِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْخَوْفِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  اَذَاقَهَا  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَصْنَعُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.  

يَصْنَعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu) 

اَذَاقَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  ذوق ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ 

 

وَ , istînafiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

قَرْيَةً , mef’ûl olan  مَثَلاً ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.  

Bu kelimelerdeki tenvin muayyen olmayan bir cins ve tahkir ifade eder. 

كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً  cümlesi, قَرْيَةً  için sıfattır. Nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اٰمِنَةً  ve  مُطْمَئِنَّةً  kelimeleri,  كَانَ ’nin iki haberidir. 

كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً  ve  رِزْقُهَا  ifadelerinde istiare sanatı vardır. رِزْقُ  ve ism-i fail veznindeki  اٰمِنَةً  ve  مُطْمَئِنَّةً  kelimeleri  قَرْيَةً ‘ye nispet edilerek, belde iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. 

Veya bu kelimelerin karyeye isnadı aklî mecazdır. Isnad edilmesi gereken karyenin ehlidir.

اٰمِنَةً  ve  مُطْمَئِنَّةً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Üçüncü haber olan  يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

رِزْقُهَا  için hal olan  رَغَداً , anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مَكَانٍ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124) 

قَرْيَةً ’in güven verici, mutmain edici ve rızkının bol oluşu özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.

اٰمِنَةً - الْخَوْفِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı icab sanatı vardır.

فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ  cümlesi, كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder.

Veciz anlatım kastıyla gelen,  بِاَنْعُمِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  اَنْعُمِ  tazim edilmiştir.

كَفَرَتْ  fiilinin faili  قَرْيَةً ’dir. Aslında küfreden karyenin halkıdır. Şahıs yerine mekânın zikredilmesi hal mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde haşyet duygularını artırmak için yapılan tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

قَرْيَةً [memleket] ‘i eminlikle tavsif etmek her ne kadar eminlik onun ahalisine ait ise de caizdir. Çünkü Mekke emniyetin mahalli ve o ahalinin yeridir. Zaman ve mekânlar ise kendilerinin içinde bulunanların sıfatları ile tavsif edilebilirler. Mesela, “Güzel, sıcak ve soğuk yer” denilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اٰمِنَةً  kelimesi emniyete;  مُطْمَئِنَّةً  kelimesi bu beldenin havası onların mizaçlarına uygun düştüğü, orada itminan bulup yerleştikleri için sıhhate ve  رِزْقُ  kelimesi de kendisine her bir yandan bol bol gelir ifadesiyle kifayete işarettir.

Burada  اَنْعُمِ (nimetler) kelimesi, cem-i kıllettir (azlık ifade eden çoğuldur). Buna göre mana (O beldenin halkı, az nimet çeşitlerine karşı nankörlük ettiler de Allah da onları cezalandırdı) şeklinde olur. Binaenaleyh burada uygun olan, “Onlar Allah’ın büyük nimetlerini inkâr ettiler de böylece azabı hak ettiler.” denilmesi idi. Öyleyse bunun cem-i kıllet olarak getirilmesinin sebebi nedir? diye bir soru sorulabilir. Buna şöyle cevap verilir: Bundan murad, en düşük olan ile en yüce ve büyük olana işaret etmektir yani “Azıcık nimetlere bile nankörlük etmek, azabı gerektirdiğine göre çok ve büyük nimetlere karşı nankörlük haydi haydi azabı gerektirir.” demektir. Dolayısıyla bu, Mekkeliler için bir meseldir. Çünkü onlar, emniyet, itminan ve bolluk içinde idiler. Hak Teâlâ onlara sonra da en büyük nimet olan Hz. Muhammed (s.a.v)’i lütfetti. Ama onlar bu hususta da nankörlük edip, ona çok eziyetler verdiler. Bundan ötürü Cenab-ı Hak onlara belaları musallat kıldı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayetin nüzulü sırasında vaki olan bir durumun mazi sıyga ile ifade edilmesi muhatabın dikkatini çekerek dinlemeye teşvik etmek içindir. Mazi fiilin şimdiki zaman manasında kullanılması kabilindendir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

كانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً  ifadesinden sonra gelen  كَفَرَتْ  fiilinin takip ifade eden  ف  ile gelmesi, nimetin hemen akabinde küfrettiklerini ifade içindir. Ancak arkadan gelen  فَأذاقَها اللَّهُ لِباسَ الجُوعِ والخَوْفِ  ifadesindeki  ف  harfi ise örfî manadaki takip manasındadır. Çünkü bir zaman geçtikten sonra vuku bulmuştur. Onlar küfürlerinde ısrarcı olmuşlar, Resul (s.a.v) onları defalarca dine davet etmiş, uyarmış bunun üzerinden çok uzun olmayan bir zaman geçtikten sonra bu ceza gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


 فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

 

Cümle, makabline  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin üçüncü kez zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Veciz ifade kastı amacına matuf  لِبَاسَ الْجُوعِ  ifadesi sıfat tamlaması yerine izafetle gelmiştir. Sıfat mevsûfuna izafe edilmiştir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz. 

İzafette mevsufun, bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 20, s. 238)

Mecrur mahaldeki  masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَصْنَعُونَ  cümlesi, masdar tevilinde, harfi cerle  فَاَذَاقَهَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كَانَ ’nin haberi olan  يَصْنَعُونَ  ‘nin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir.

مُطْمَئِنَّةً - الْخَوْفِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî, الْخَوْفِ - اٰمِنَةً  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı icab sanatı vardır.

كَانَتْ - كَانُوا - مَكَانٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası,  الْجُوعِ - الْخَوْفِ  ve  رِزْقُهَا - بِاَنْعُمِ  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَذَاقَهَا  - كَانُوا  ile  يَصْنَعُونَ  kelimeleri arasında müfred ve cemi olmak bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır.(Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı) 

Bu ayette,  لِبَاسَ [elbise] kelimesi açlık ve korku anında insanı kaplayan ızdırap yerine kullanılmış olup  اَذَاقَهَا [tattırma] kelimesi de  لِبَاسَ  kelimesinin (müstearun leh’in) cümledeki manasına uygun olarak zikredilmiştir. Yani لِبَاسَ  kelimesiyle uyum arz eden “giymek” fiili yerine, “tattırmak” fiili kullanılmıştır. Müstearun lehe uygun olan kelime ile yapılan bu istiare, istiare-i mücerrededir.

Açlık, nefisteki kuşatıcı etkisi dolayısıyla elbiseye benzetilmiştir. Zevk de açlıkla ilgili bir sözdür. O da isabet etmek manasında müsteardır. Bu sebeple istiare mücerrededir. Açlığın yüzlerini sararttığı bir deri bir kemik bıraktığı da söylenebilir. Temsîli istiaredir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ  ifadesi istiare-i mekniyyedir. Elbise çirkinlik hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbehün bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan  اإلذاقة [tattırmak] ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” zararın tesirini idrak etmek anlamında müstear olarak kullanılmıştır. Korku ve açlık onları kaplayıp kuşatınca müstear lehe nazaran  اإلذاقة [tattırma] ifadesi kullanılmıştır. Zemahşerî de şu açıklamaları yapmaktadır: “Şayet  اإلذاقة [tattırma] ve اللباس [elbise]  ifadelerinin ikisi de istiaredir. Bunların birlikte gelmeleri nasıl uygun olmuş ve müstear olan “tattırma” ifadesi yine müstear olan “elbise” üzerine nasıl vaki olabilmiştir” derseniz şöyle derim:  اإلذاقة [tattırma] ifadesi Araplar arasında belaların, sıkıntıların ve bunlardan insanlara dokunan şeyler hakkında yaygın olarak kullanıldığı için onlara göre (mecaz değil) hakikat konumundadır. Dolayısıyla onlar  ذَاقَ فُلاَنٌ اَلْبَؤْسَ وَ اَلضَّرَّ  (falan kimse sıkıntı ve zararı tattı) ve  اَذَاقَهُ اَلْعَذَابُ  [ona azabı tattırdı] derler. Böylece zarar ve acının tesirinden idrak edilen şey acı ve iğrenç/kötü tatlı bir yemekten hissedilen şeye benzetilmiştir. Elbiseye gelince o da kendisini giyen kimseyi kuşatması sebebiyle insanı bürüyüp saran, etrafında meydana gelen bir takım olaylar elbiseye benzetilmiştir. اإلذاقة [Tattırma] ifadesinin “açlık ve korku elbisesi” hakkında kullanılmasına gelince bu durum açlık ve korkunun onları kuşatıp bürümesinden ibaret olarak vaki olduğu için “onlara kendilerini kuşatan bir açlık ve korkuyu tattırdı” denilmiş gibi olmaktadır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Tatma aslında ağızla olur. Sonra bu kelime mecazî olarak, “bilme-öğrenme” manasında da kullanılmıştır ki bu, denemek-imtihan etmek demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Onları tamamıyla kuşatan açlık, korku ve zararları, insanı örten elbiseye benzetilmiş ve bunun için istiare yoluyla "libas/elbise" kelimesi kullanılmıştır. 

Daha önceki kelamda güvenlik, rızıktan önce zikredildiği halde, burada rızıksızlıktan kaynaklanan açlığın güvensizlikten kaynaklanan korkudan önce zikredilmiş olması, tattırmaya daha münasip olmasından dolayıdır. (Bunun için ayetin metnindeki kelimeler diziminde onunla yan yana zikredilmiştir.) Yahut onunla rızkın gelmesi arasındaki münasebetin gözetilmesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اللِّباسُ  aslında örten şey için kullanılan bir kelimedir. Ayeti kerimede açlık ve korkuya izafe edilmesi insanı örten, kuşatan hal için müstear olarak kullanıldığına delildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayeti kerimede 2 istiare vardır:  الإذاقَةِ  kelimesindeki istiare, tebeî tasrîhidir.  اللِّباسِ  kelimesindeki istiare aslî tasrîhidir. İkinciyi birinciye tabi kılmak ve ikinci müstear kelimeyi birincinin mefûlu yapmak harika bir düzenlemedir. Böylece açlık ve korku karye ehlini kuşatan hallerden ikisi olmuştur. Bu iki hal onlardan ayrılmaz ve onlara müthiş bir elem verir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Nahl Sûresi 113. Ayet

وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ  ١١٣


Andolsun, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Böylece zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 جَاءَهُمْ onlara geldi ج ي ا
3 رَسُولٌ bir elçi ر س ل
4 مِنْهُمْ kendilerinden
5 فَكَذَّبُوهُ onu yalanladılar ك ذ ب
6 فَأَخَذَهُمُ onları yakalayıverdi ا خ ذ
7 الْعَذَابُ azab ع ذ ب
8 وَهُمْ ve onlar
9 ظَالِمُونَ zulümlerine devam ederken ظ ل م

وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

جَٓاءَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  رَسُولٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru  رَسُولٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَذَّبُو  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

فَ  atıf harfidir. اَخَذَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  الْعَذَابُ  fail olup damme ile merfûdur. هُمْ ظَالِمُونَ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ظَالِمُونَ  haber olup, ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَذَّبُو  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.

ظَالِمُونَ  ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubundaki terkipte  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ , müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَدْ  harfi mazi fiilin önüne geldiğinde tahkik ve takrib (olayın yaklaştığını), muzari fiilin önüne geldiğinde fiilin vuku bulma ihtimalinin azlığını ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.1, s. 459)

Müsnedün ileyh olan  رَسُولٌ  ’deki nekrelik, tazim içindir. 

فَكَذَّبُوهُ  cümlesi ve ona atfedilen  فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ  cümlesi kasemin cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Her ikisi de müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

فَكَذَّبُوهُ  fiili  تفعيل  babındadır. تفعيل  babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder. 

فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ  cümlesinde istiare sanatı vardır.  الْعَذَابُ  kelimesi, almak, edinmek manalarındaki  اَخَذَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Azabın, bir şahıs gibi alacak olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

اَخَذَ  fiilinin,  الْعَذَابُ  kelimesine isnadı mecaz-ı aklîdir.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُمْ ظَالِمُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  ظَالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsufa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

Bu kelam da önceki ayette verilen misalin devamı olup, onların nimetlere nankörlük etmelerinin, yalnız akla karşı gelmek değil, aynı zamanda Allah'ın insanlar üzerindeki hüccetine de karşı gelmek olduğunu beyan etmektedir.

Bu kelam delalet ediyor ki onlar küfür ve inada tamamen batmışlar ve mûtat her haddi aşmışlardı.

Azabın, peygamberi yalanlamalarına terettüp etmesi, Allah'ın câri sünnetine binaendir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nahl Sûresi 114. Ayet

فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ  ١١٤


Artık Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O’na ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetine şükredin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَكُلُوا yeyin ا ك ل
2 مِمَّا
3 رَزَقَكُمُ size verdiği rızıktan ر ز ق
4 اللَّهُ Allah’ın
5 حَلَالًا helal ح ل ل
6 طَيِّبًا ve hoş (olarak) ط ي ب
7 وَاشْكُرُوا ve şükredin ش ك ر
8 نِعْمَتَ ni’metine ن ع م
9 اللَّهِ Allah’ın
10 إِنْ eğer
11 كُنْتُمْ ediyorsanız ك و ن
12 إِيَّاهُ O’na
13 تَعْبُدُونَ kulluk ع ب د
İçinde bulundukları bolluk ve güvenlik ortamını kendisine borçlu oldukları Allah’a karşı nankörlük eden, üstelik yaptıklarının yanlışlığını göstermeye çalışan Allah elçisini de yalancılıkla suçlayan şehir halkının bu yüzden uğradığı açlığı, korkuyu ve başlarına gelecek büyük azabı bir uyarı örneği olarak hatırlatan âyetlerin ardından Allah’a hakkıyla kulluk eden kimselerin, O’nun verdiği nimetlerden yararlanırken kendisine şükretmeleri gerektiği bildirilmekte; sonra da bazı haram yiyecekler sıralanmaktadır (bu haramlar konusunda bilgi için bk. Bakara 2/173). Allah kuluna gereksiz ve faydasız yere zorluk çıkarmaz; hatta kul zorda kalırsa, kural olarak yasakladığı bazı şeylere geçici olarak izin de verir. Önemli olan, Allah tarafından konmuş olan hükümlere saygı duymamızı, nimetlerinden ötürü O’na minnettar olmamızı sağlayan, bizi haksızlık ve aşırılığa sapmaktan koruyan bir dindarlık duyarlılığına sahip olmaktır. Buna karşılık, Allah’ın hükümlerini önemsemeyip de haram ve helâl konusunu hafife alarak, aslında kendi keyfî arzularıyla uluorta hükümler koyup bunları Allah’ın hükümleriymiş gibi göstermeye kalkışmak, “az bir faydalanma”yani önemsiz dünya menfaatleri uğruna “Allah üzerine yalan uydurmak”, insanı ebedî kurtuluştan mahrum bırakacak ve “elemli bir azab”a götürecek ölçüde ağır bir suçtur.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 448-449 

 Halle حَلّ :

Kelimenin aslı düğümü çözmektir. حَلَلْتُ  indim/kondum/konakladım demektir. Bunun aslı her ne kadar inerken yüklerin indirilmesi olsa da sonradan salt anlamda iniş için de kullanılmıştır. حَلِيل ise zevc/ kocadır. Bu ya her birinin diğeri için eteğini indirebildiğinden ya onunla beraber yaşamasından(konaklamasından) ya da  birbirlerine helal oluşlarındandır. Son olarak Türkçede de kullanılan mahalle inme /konaklama yeridir.  (Müfredat) 
Helâl - Mübah Farkı : حَلال- مُباح Helal, mübah olduğu şeriat yoluyla bilinen şeydir. Oysa mübah konusunda şeriat itibara alınmaz. Pazarda yürümek  mubahtır denir helaldir denmez. Helal haramın zıddı, mübah ise yapılması arzu edilmeyen davranış türü anlamına gelen mahzurun zıddıdır. Mübahın yapılması durumunda sahibine her hangi bir övgü yada kınama getirmeyen fiil diye tanımlanması caizdir. (Furuk-ul Lugavi)
 Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 51 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri helal, mahal, mahalle, mahalli, halletmek, tahlil, hulle, hulûl (konma-varma), münhal ve inhilâldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 Cedele  جدل

:جِدالٌ çekişmek, tartışmak ve galip gelmeye çalışmak için yarışmak ya da rekabet etmektir. Kelimenin asıl kökeni ipin ilmeklerini sağlam bükmektir. Türkçede de kullandığımız cidalde bu köktendir; sanki tartışanların herbiri, diğerinin görüşünü ilmek ilmek çözmek istemektedir.(Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 29 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri cedelleşme, mücadele, cedel ve cidaldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ 

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن أتاكم رزق الله فكلوا (Allah’ın rızkı size verilirse, yiyin.) şeklindedir.

Fiil cümlesidir. كُلُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle كُلُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

رَزَقَكُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  fail olup damme ile merfûdur. حَلَالاً  mahzuf ikinci mef’ûlun bihin hali olup fetha ile mansubdur.  طَيِّباً  ikinci hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

طَيِّباً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اشْكُرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  اِيَّاهُ  mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. تَعْبُدُونَ  cümlesi, كُنتُم ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.  

تَعْبُدُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri,  إن كنتم تعبدونه فكلوا من رزقه واشكروا نعمته (Eğer O’na kulluk ediyorsanız O’nun rızkından yiyin ve nimeti için O’na şükredin.) şeklindedir. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن أتاكم رزق الله  (Eğer size Allah’ın rızkı gelirse) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباًۖ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle  كُلُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالاً طَيِّباً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

حَلَالاً  mahzuf ikinci mef’ûlun hali veya mahzuf masdardan naib, mef’ûlu mutlak olarak mansub da olabilir.

حَـلَالاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları  içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

طَـيِّباً  kelimesi hal olan  حَـلَالاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

حَلَالاً - طَيِّباً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

حَـلَالاً ‘den sonra  طَـيِّباً  lafzının zikri, hususun umuma atfı babında ıtnâbtır. Çünkü helal olan zaten güzeldir. 

Aynı üslupta gelen ve …فَكُلُوا  cümlesine atfedilen  وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ  cümlesinin atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastıyla gelen  نِعْمَتَ اللّٰهِ  izafetinde  اللّٰهِ  ismine muzâf olan  نِعْمَةِ , tazim edilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, telezzüz, teberrük ve haşyet duygularını artırmak içindir. Bu tekrarda, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

حَلَالاً - طَيِّباً  ve  نِعْمَتَ - رَزَقَكُمُ  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


 اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

 

Ayetin şart üslubundaki son cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi şart cümlesi şarttır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mansub munfasıl zamir  اِيَّاهُ  siyaktaki önemine binaen amili olan  تَعْبُدُونَ ’ye takdim edilmiştir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَعْبُدُونَ , müsneddir.

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi muzari fiil olduğunda, genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Şartın cevabının önceki manadan anlaşılması sebebiyle hazf edilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri;  فكلوا من رزقه واشكروا نعمته  (O’nun rızık olarak verdiklerinden yiyin ve O’nun nimetlerine şükredin.) şeklindedir.

Bu takdire göre mezkur şart ve mahzuf cevabından müteşekkil terkip, şart üslubunda, talebî inşâî isnaddır.

Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

وَاشْكُرُوا - تَعْبُدُونَ  kelimeleri arasında muraatün nazir sanatı vardır.

إِن  edatı, gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimali bulunan fiillerde, başka bir deyişle “bir olay veya eylem, gerçekleşme ve gerçekleşmeme ihtimallerini eşit derecede taşıyorsa’’ kullanılır. Olay veya eylemin gerçekleşeceği kesin bilindiğinde ise  إذا  edatı kullanılır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa, cevap hazf edilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur'an)

Bu ifade Kur'an’da 6 yerde geçmiştir. Buna iktibas denir. Kur'an kendi sözünden alıntı yapmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)

Bu kelam, temsilin neticesiyle bağlantılı olup onları o akıbetin benzerine sürükleyecek davranışlardan alıkoymaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nahl Sûresi 115. Ayet

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ  ١١٥


Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz
2 حَرَّمَ haram kıldı ح ر م
3 عَلَيْكُمُ size
4 الْمَيْتَةَ ölüyü م و ت
5 وَالدَّمَ ve kanı د م و
6 وَلَحْمَ ve etini ل ح م
7 الْخِنْزِيرِ domuz خ ن ز ر
8 وَمَا ve şeyi
9 أُهِلَّ kesilen ه ل ل
10 لِغَيْرِ başkasının غ ي ر
11 اللَّهِ Allah’tan
12 بِهِ adına
13 فَمَنِ kim
14 اضْطُرَّ mecbur kalırsa ض ر ر
15 غَيْرَ غ ي ر
16 بَاغٍ saldırmadan ب غ ي
17 وَلَا ve
18 عَادٍ sınırı da aşmadan ع د و
19 فَإِنَّ şüphesiz
20 اللَّهَ Allah
21 غَفُورٌ bağışlayandır غ ف ر
22 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ 

 

اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir. 

Fiil cümlesidir. حَرَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَیۡكُمُ  car mecruru  حَرَّمَ  fiiline mütealliktir.  ٱلۡمَیۡتَةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

الدَّمَ وَلَحْمَ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la  ٱلۡمَیۡتَةَ ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. الْخِنْز۪يرِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl atıf harfi  وَ ‘la  الْمَيْتَةَ ’ye matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ ’dir. Aid zamir  هو ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اُهِلَّ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِغَيْرِ  car mecruru   اُهِلَّ  fiiline mütealliktir.  اللّٰهِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِه۪  car mecruru  اُهِلَّ  fiiline mütealliktir.   

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https:// islamansiklopedisi.org)  

حَرَّمَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

اُهِلَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 

 

 فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ 

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنِ  iki fiili cezm eden şart harfi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اضْطُرَّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. غَيْرَ  hal olup fetha ile mansubdur.  بَاغٍ  muzâfun ileyh olup mahzuf  ي  üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Mankus isimdir. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. عَادٍ  atıf harfi  وَ  ile  بَاغٍ ‘ e matuf olup, mahzuf  ي  üzere mukadder kesra ile mecrurdur.

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdirî îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اضْطُرَّ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi ضرر ’dir. İftial babının fael fiili  ص ض ط ظ  olursa iftial babının  ت  si  ط  harfine çevrilir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

بَاغٍ  ; sülâsî mücerred  بغي  olan fiilin ism-i failidir.

عَادٍ ; sülâsî mücerred عدو  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Ta’liliyye olması da caizdir.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. غَفُورٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri, mübalağa sıygasındandır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Ayetin ilk cümlesi  اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır.

إِنَّمَا , kâffe (durduran, engelleyen) ve mekfûfe’dir.  ماَ , zaide olup, edatın îrab bakımından tesirine mani olan harftir.  إِنَّ ’yi amelden düşürmüştür.

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. Bu edatla kasr, müspet siyakında gelir (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَرَّمَ  fiili  تفعيل  babındadır. Bu babın fiile kattığı asıl anlam teksirdir. Ayette bu anlam öne çıkmaktadır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْكُمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir. 

Kasr, car-mecrur ve fiil arasındadır.  حَرَّمَ  maksur/sıfat,  عَلَیۡكُمُ  maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat, ale’l-mevsûftur. Birbirine temasül nedeniyle atfedilmiş  الْمَيْتَةَ - الدَّمَ  - لَحْمَ الْخِنْز۪يرِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ٱلۡمَیۡتَةَ ‘ye matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  اُهِلَّ بِه۪ لِغَيْرِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اُهِلَّ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Allah'ın haram ettiği şeyler; leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen şeklinde sayılması cem mea taksim sanatıdır.

غَيْرِ اللّٰهِ  izafeti, gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.


فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ 

 

Şart üslubundaki terkip istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

فَ  atıf harfi, şart harfi olan  مَنِ  mübtedadır. Şart cümlesi olan  فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Haber konumundaki  اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

غَيْرَ  hal,  بَاغٍ  onun muzâfun ileyhidir. Zaid nefy harfinin tekid ettiği  عَاد , muzâfun ileyhe matuftur.  بَاغٍ  ve  عَادٍ kelimelerinin nekreliği, kıllet ve nev ifade eder. Her ikisi de ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir.

اضْطُرَّ  fiili,  اِفْتِعال  babındadır. اِفْتِعال  babının fiile kattığı, çaba göstermek, ortaya koymak anlamları ayette de mevcuttur. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

Şartın cevabının önceki manadan anlaşılması sebebiyle hazf edilmesi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri;  فلا إثم عليه (Ona günah yoktur.) şeklindedir.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur'an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Eğer şartın öncesinde cevabın anlaşılmasını sağlayan bir ifade yer alırsa, cevap hazf edilir. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur'an)

Ayetin ikinci cümlesi şart ve cevap formundadır. Kim haddi aşmadan, tecavüz etmeden zor durumda kalırsa şartından sonra, “bunlardan yiyebilir” cevabının gelmesi beklenirken ayet, “Allah affedicidir, merhamet edicidir.” cümlesiyle devam etmiştir. Bu, üslub-u hakîm sanatıdır.

عَادٍ - بَاغٍ  ve  غَيْر - لَا  kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

غَيْرِ ’nın tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

 

Son cümle, önceki şartın mukadder cevabı için ta’liliyye olarak gelmiştir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

إِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah’ın  رَح۪يمٌ  ve غَفُورٌ  şeklindeki sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın arasında  و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiş isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)

Bu ayette bir takım maddelerin yenmesi haram kılınmış, zaruret halinde bunlardan haddi aşmadan yiyenlerin günaha girmeyeceği vurgulandıktan sonra ayet Allah’ın gafûr ve rahîm olmasıyla son bulmuştur. Ayette zorunlu hallerde yasaklanan şeylerin yenmesi sonucunda bir sıkıntı olmadığı açıkça belirtildiyse o halde ayet sonunda gafûr ve rahîm esmasının getirilme hikmeti, istemeden de olsa fazlaya kaçarak bunları tüketenlere karşı Allah’ın affediciliğini vurgulamaktır. (Keziban  Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Nahl Sûresi 116. Ayet

وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ  ١١٦


Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا ve
2 تَقُولُوا demeyin ق و ل
3 لِمَا ötürü
4 تَصِفُ nitelendirmesinden و ص ف
5 أَلْسِنَتُكُمُ dillerinizin ل س ن
6 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
7 هَٰذَا şu
8 حَلَالٌ helaldir ح ل ل
9 وَهَٰذَا şu ise
10 حَرَامٌ haramdır ح ر م
11 لِتَفْتَرُوا sonra uydurmuş olursunuz ف ر ي
12 عَلَى karşı
13 اللَّهِ Allah’a
14 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
15 إِنَّ şüphesiz
16 الَّذِينَ kimseler
17 يَفْتَرُونَ uyduran(lar) ف ر ي
18 عَلَى karşı
19 اللَّهِ Allah’a
20 الْكَذِبَ yalan ك ذ ب
21 لَا
22 يُفْلِحُونَ iflah olmazlar ف ل ح

وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقُولُوا  fiili  ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا masdariyyedir. مَا   ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  تَقُولُوا  fiiline mütealliktir.

تَصِفُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اَلْسِنَتُكُمُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir  كُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Mekulü’l-kavli  هٰذَا حَلَالٌ ’dur.  تَقُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  حَلَالٌ  haber olup damme ile merfûdur. هٰذَا حَرَامٌ cümlesi, atıf harfi وَ ’la mekulü’l-kavle matuftur. 

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur.  حَرَامٌ  haber olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel önceki masdar-ı müevvelden bedel olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  تَفْتَرُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

تَفْتَرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  تَفْتَرُوا  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَفْتَرُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَفْتَرُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَفْتَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَفْتَرُونَ  fiiline mütealliktir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

لَا يُفْلِحُونَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُفْلِحُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’i fail olarak mahallen merfûdur. 

يُفْلِحُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  فلح ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ 


وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , harf-i cerle  لَا تَقُولُوا  fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ   cümlesinde istiare sanatı vardır. Dil anlamındaki  اَلْسِنَتُكُمُ  kelimesi  تَصِفُ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

لَا تَقُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا حَلَالٌ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  هٰذَا حَرَامٌ  cümlesi makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

حَلَالٌ  ile  حَرَامٌ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

هٰذَا حَلَالٌ  cümlesiyle,  هٰذَا حَرَامٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edileni belirlemek içindir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerin tekrarıyla, önceki masdar-ı müevvelden bedeldir. Bedel, ıtnâb babındandır.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ  ibaresinde, iftira, yalan demek olduğu için  الْكَذِبَ  kelimesinin tekrar ifade edilmesi, mübalağa için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْكَذِبَ - لِتَفْتَرُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

الْكَذِبَ ’nin mansub olması  لَا تَقُولُوا  iledir,  هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ  da ondan bedeldir ya da  قول  kelimesi gizlenerek  تَصِفُ ’ya mütealliktir. Yani,  وَلَا تَقُولُواالْكَذِبَۜ لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ  demektir. Ya da  لَا تَقُولُوا ’nun mef'ûlüdür.  الْكَذِبَ  de  تَصِفُ  ile mansubdur. Dillerini yalanla nitelemek konuşmalarının yalan olduğunu mübalağa etmek içindir. Sanki gerçek yalan meçhul idi de dilleri onu bu sözleriyle niteledi ve tanıttı. Bunun içindir ki bu tabir fasih kelam sayılmıştır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

مَا ' nın ism-i mevsûl olması durumunda gerekli olan aid zamiri, karîne kâim olduğu için hazf edilmiştir. Bu; beliğ ve fasih bir kelamdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 


اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ

 

Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsul,  اِنَّ ’nin ismi,  لَا يُفْلِحُونَ  cümlesi, haberidir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, sonraki haberin önemine dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur.

Müsnedün ileyh makamındaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak tekrar zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti, ikazı artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى اللّٰهِ car mecruru ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.

لَا يُفْلِحُونَ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberidir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Son cümlede, Allah'a iftira edenlerin kurtuluşu olmayacağı kesin bir dille ifade edilmiştir.  اِنَّ  ile tekid, müsnedin muzari fiil olarak gelmesiyle hükmün takviye edilmesi, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade edişi, felah bulmayacaklarının işaretleridir.

Ayette, yalan vasıflar uydurmanın ne denli kötü olduğu  الْكَذِبَ  kelimesinin üç defa tekrarıyla vurgulanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِتَفْتَرُوا - يَفْتَرُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فْلِحُ , maksat ve gayeye vasıl olmak demektir. Buna göre  لَا يُفْلِحُونَ  tabirinin manası, “O kimse sa’y u gayretinde başarıya ulaşamaz; gayesinde başarıya ulaşamaz. Aksine onun eli boşa çıkar ve hüsrana uğrar.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nahl Sûresi 117. Ayet

مَتَاعٌ قَل۪يلٌۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ١١٧


(Dünyada elde ettikleri) az bir yararlanmadır. Hâlbuki (ahirette) onlara acıklı bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَتَاعٌ bir mefaattir م ت ع
2 قَلِيلٌ azıcık ق ل ل
3 وَلَهُمْ ve onlara vardır
4 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
5 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

مَتَاعٌ قَل۪يلٌۖ 

 

İsim cümlesidir.  مَتَاعٌ  mahzuf mukaddem haberin muahhar mübtedası olup damme ile merfûdur.. Takdiri;  لهم متاع  (Onlara az bir faydalanma vardır.) şeklindedir.

قَل۪يلٌ  kelimesi   مَتَاعٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قَل۪يلٌ  ; sıfat-ı müşebbehedir.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

اَل۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir.

مَتَاعٌ قَل۪يلٌۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Ayet, ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مَتَاعٌ  mahzuf mukaddem haberin muahhar mübtedasıdır. Cümlenin takdiri,  لهم متاع قَل۪يلٌۖ   [Onlara az bir faydalanma vardır.]  şeklindedir. Bu takdire göre mahzuf haberle birlikte cümle, faide-i haber, ibtidai kelamdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَل۪يلٌ  kelimesi  مَتَاعٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Âşûr bu takdimin ihtimam sebebiyle olduğu görüşündedir. 

عَذَابٌ ’ deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’ le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Burada elîm azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.

Buna karşılık onlara büyük azap türleri içerisinden öylesine büyük bir azap vardır ki, bu azabın künhünü Allah’tan başkası bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

عَذَابٌ - أَلِیمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

 

Nahl Sûresi 118. Ayet

وَعَلَى الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُۚ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  ١١٨


Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعَلَى ve
2 الَّذِينَ olanlara da
3 هَادُوا Yahudi ه و د
4 حَرَّمْنَا haram kılmıştık ح ر م
5 مَا
6 قَصَصْنَا anlattıklarımızı ق ص ص
7 عَلَيْكَ sana
8 مِنْ
9 قَبْلُ bundan önce ق ب ل
10 وَمَا değildik
11 ظَلَمْنَاهُمْ onlara zulmediyor ظ ل م
12 وَلَٰكِنْ fakat
13 كَانُوا ediyorlardı ك و ن
14 أَنْفُسَهُمْ onlar kendilerine ن ف س
15 يَظْلِمُونَ zulm ظ ل م

وَعَلَى الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُۚ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle  حَرَّمْنَا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  هَادُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

هَادُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

حَرَّمْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl   مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  قَصَصْنَا عَلَيْكَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

قَصَصْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكَ  car mecruru  قَصَصْنَا  fiiline mütealliktir.  مِنْ قَبْلُ  car mecruru  قَصَصْنَا  fiiline müteallik olup, cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

قَبْلَ  ve  بَعْدَ  kelimeleri; muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar: Bu durumdaki izafete izafetten munkatı’ zarflar (izafetten kesilen zarflar) denir.  قَبْلَ  zarfı, hem cümleye  hem de tek kelimeye (müfrede) muzâf olanlar grubundadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

حَرَّمْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  حرم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  ظَلَمْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنْ  istidrak harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ

اَنْفُسَهُمْ  kelimesi  يَظْلِمُونَ  fiilinin mukaddem mef‘ûlu olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.

Muttasıl zamir muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَظْلِمُونَ  cümlesi, كَانُٓوا  ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَظْلِمُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İstidrak; düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir. Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

وَعَلَى الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلَى الَّذ۪ينَ  car-mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan  حَرَّمْنَا ‘ya takdim edilmiştir.

Sılası olan  هَادُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

حَرَّمْنَا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nın sılası olan  قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.


وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

Cümle,atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ظَلَمْنَاهُمْ  , حَرَّمْنَا  ve  قَصَصْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

Mazi fiilin  مَٓا  harfiyle olumsuzlanması, لَمْ  harfiyle olumsuzlanmasından daha kuvvetlidir. Çünkü  مَٓا  harfiyle olumsuzlanmış mazi fiil, لَمْ  ile olumsuzlanmış mazi fiilin aksine, kasemin cevabı menzilindedir. Dolayısıyla bu tabir tekitli bir olumsuzluk demektir. (Samerrâî, Beyanî Tefsir yolu, c. 3, s. 219, Hûd/52) 

وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi, makabline  وَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

Nakıs fiil  كَان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi, كَان ’nin haberidir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan  اَنْفُسَهُمْ , siyaktaki önemine binaen amili  يَظْلِمُونَ  fiiline takdim edilmiştir. Bu takdim, fasılaya riayeti de sağlamış, onların kendi kendilerine zulmettiklerini vurgulamıştır.

Müsned, muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

مَا ظَلَمَهُمُ - يَظْلِمُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

Önceki cümledeki muhatap zamirinden, son cümlede cemi gaib zamire iltifat vardır.

وَمَا ظَلَمُونَا  cümlesi ile  وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.  

لٰكِنْ  kendisinden sonra gelen cümleye, önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Zulüm Allah’a dönmeyip nefislerine hapsolmuştur. Onlar Allah’ın nimetlerini tanımayıp küfür ve inatları sebebiyle sadece nefislerine zulmetmişlerdir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Bakara/57, Soru; 607) 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve  geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar  olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كان ’nin haberinin muzari fiil gelmesi bu yaptıklarının yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidi, Vakafat, s. 112)

İnsan kendine zulmetmez fakat yaptığı zulmün sonucunda nefsine azap edilmesine yol açar. Bu nedenle sebebe isnaddır. (Medine Balcı, Dergâhu’l Kur’an,Âl-i İmrân /117)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ  Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S. 103)

Bu kelam, haram kılınmak konusunda Yahudiler ile diğer ümmetler arasındaki farka dikkat çekmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

Kıyamet gününde herkes sadece kendisiyle uğraşacak, yalnız kendisini savunacaktır.

Emniyet ve bolluk çok büyük nimetlerdir. Allah bunları mümin kullarına lütfeder.

Korku ve açlık ise oldukça zor ve büyük musibetlerdir. Allah bunlarla kafirlerden intikam alır.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Bir şelale varmış. Yerliler, adına ‘Nasihat Şelalesi’ dermiş. Zira, su sesi çıkarmak yerine, kendisini dinleyenlere nasihatler verirmiş. Nefsini toparlamak için gidenler olduğu gibi, gerçekliğinden emin olmak ya da sadece merakından gelenler de olurmuş.

Düzenli olarak şelaleye giden bir genç varmış. Nasihatleri not alır, sonrasında üzerinde düşünürmüş ve aklında kalması için başkalarına da anlatırmış. Burası onun için manzarasıyla kafasını dinlendirdiği ama söylenenlerle nefsini de terbiye etmek umuduyla geldiği bir yermiş. 

Bugün de her zamanki yerine oturup, şelalenin sözlerinin kalbine yerleşmesi sonra da Allah’ın izniyle ömrüne işlenmesi duasıyla kulak kesilmiş:

“Ey insan! İstediğini elde edene dek aklından çıkarmazsın. Kavuştuğunda ise sözünün aksine şükrünü kısa tutarsın. Ahiret nimetlerini aklına getirmeden, dünya nimetleriyle -geçiciliğini unuturcasına - oyalanır durursun. 

Ey insan! Eğer yaşadığın hayatın sınırlarını doğru çizersen: haram az, helal ise çoktur. Rabbinin rahmetine giden yolları, şüphesiz azabına ve gazabına gidenlerden daha çoktur. Yeter ki, hangisinde yürümek istediğine karar ver. 

Ey insan! Rabbinin; helal kıldığını sev ama ölçülü sev. Verdiği dilinle konuş ama susmasını da bil. Dünya için çalış ama mahşerdeki halini hesaplayarak yaşa. Allah’tan ümidi kesme ama O’nun katındaki yerini ve haddini bil. 

Ey insan! Gittiğin her yerde ve bulunduğun her halde; şükrünü, istiğfarını ve duanı bol tut. Gün içerisinde defalarca kalbinle, hareketlerinle ve dilinle; hamd edenlerden, af dileyenlerden ve her isteğini Rabbine arz edenlerden olasın.”

Ey Ğafûr ve Rahîm olan Allahım! Bizi; nankörlüğünden dolayı elindekileri kaybedenler gibi; geçici menfaatler uğruna yanlış adımlar atan ve yanlış kararlar alanlar gibi olmaktan koru. Bizi; gerektiğinde susanlardan ve doğru zamanda doğruyu konuşanlardan; bilmediğinde dürüst olanlardan ve doğrusunu öğrenmeye çabalayanlardan; helal kıldıklarına hamd edenlerden ve haram kıldıklarından uzak duranlardan; şükür, tövbe ve zikir ile kalbiyle ömrünü temiz tutanlardan ve huzuruna rızanı kazanmış olarak çıkanlardan eyle. 

Amin.

***

Bulunduğu anı, Allah rızası için değerlendirmek yerine nefsi için yaşamaya odaklanan kişinin; helal nimetlerden faydalanmak ile haksızlığa bulaşmak arasındaki çizgisi çok incedir. Zira istediğini elde etmeye alıştırılmış bir nefsin zorluk algısı değişmiştir ve böylelikle tahammül seviyesi de düşmüştür. İşte bu yüzden aslında, kişinin heveslerine göre sınırlar çizip sonra onları devamlı olarak ihlal etmesindense; Allah’ın çizdiği sınırlara göre yaşamak çok daha kolaydır.

Allah’ın sınırlarından uzaklaşan biri, hayatı kendisine daha da zorlaştırır ve yükünü ağırlaştırır. Yeryüzündeki geçici anları yaşamalıyım hevesiyle hareketlenen kişinin özgürlüğü kısıtlıdır. Zira dünyalıklara olan bağımlılığı giderek artmaktadır. İşte bu bağımlılıklarından dolayı çareyi haksızlıklara bulaşmakla arar. Ruhuna, kalbine, aklına, bedenine, sevdiklerine ve malına haksızlıklar yapar. Dünyalık bir nimetin varlığında ya da yokluğunda aşırıya kaçar. Sanki devamlı, olmayacak bir kontrolü sağlama çabasındadır.

Günümüzde ‘stres’ ifadesi sık sık kullanılmaktadır. Öyle ki her sıkıntılı taşın altında yatandır. Stresin asıl kaynağı genellikle dünyaya olan bağlılıktır. Dünya sevgisini kestirip atmak kolay değildir ve zaten kararında olup şükürle süslendiği zaman kişi için faydalıdır. Buradaki denge kalbi Allah sevgisiyle ve O’nun sevdiklerinin sevgisiyle doldurmakla sağlanır. Allah’ı ve O’nun kelamını, dinini, Rasulunu tanıyarak ve severek; dünyalıklara biçilen değerler aşırılıklardan uzaklaşır. Böylelikle faydasız sevgiler kalbi terk eder. 

Ey Allahım! Kendi ellerimizle dünyadaki hayatımızı daha da zorlaştırmaktan ve yükümüzü ağırlaştırmaktan muhafaza buyur. Kulların için çizdiğin sınırlara güvenenlerden ve samimi bir teslimiyet ile emirlerine itaat edenlerden eyle. Rızanın olmadığı aşırılıkları terk edenlerden ve huzuru doğru yerlerde arayanlardan eyle. Hevesleri için anı yaşayanlardan değil, Sana daha da yaklaşmak umuduyla rızanı gözeterek bulunduğu anı doğru şekilde değerlendirmesini bilenlerden eyle.

Rabbim! Bizden razı ol. Günahlarımızı af eyle. Bizi katındaki hakiki huzura kavuşan ve kurtuluşa eren salih kulların arasına kat.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji