19 Mart 2025
Nahl Sûresi 103-110 (278. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nahl Sûresi 103. Ayet

وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ  ١٠٣


Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapça’dır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve elbette
2 نَعْلَمُ biliyoruz ع ل م
3 أَنَّهُمْ onların
4 يَقُولُونَ dediklerini ق و ل
5 إِنَّمَا muhakkak
6 يُعَلِّمُهُ ona öğretiyor ع ل م
7 بَشَرٌ bir insan ب ش ر
8 لِسَانُ dili ل س ن
9 الَّذِي şahsın
10 يُلْحِدُونَ nisbet ettikleri ل ح د
11 إِلَيْهِ ona
12 أَعْجَمِيٌّ a’cemi (yabancıdır) ع ج م
13 وَهَٰذَا bu ise
14 لِسَانٌ bir dildir ل س ن
15 عَرَبِيٌّ Arapça ع ر ب
16 مُبِينٌ apaçık ب ي ن
Müşriklerin bazıları Hz. Peygamber’in kendisine Allah tarafından vahyedildiğini bildirdiği sözleri kendisinin uydurduğunu söylerken bazıları da bunları ona başka bir insanın öğrettiğini ileri sürmüşlerdi. Bu kişinin Ehl-i kitap’tan Bel‘am isimli Mekkeli bir kılıç ustası veya Yaîş ya da Cebr isimli bir hıristiyan köle olduğu gibi çeşitli rivayetler vardır. Ancak bu rivayetler tahminden öte bir değer taşımamaktadır. Bir rivayette İranlı Selmân’ın da ismi zikredilmekle birlikte Selmân Medine döneminde müslüman olduğu için bu rivayet asılsızdır. Âyetten anlaşıldığına göre bu kişinin kim olduğu o zaman bilindiği için burada isminin verilmesine gerek görülmemiş, bununla birlikte onun bir Arap olmadığı bildirilmiş; Arapça’nın en güzel örneği olan Kur’an gibi bir edebiyat şaheserinin, insanlığın din ve dünyasına ışık tutacak değerde bir hikmet kaynağının bir yabancı tarafından dikte edilmesinin imkânsızlığı ifade edilerek iddianın saçmalığı ortaya konmuştur. 104. âyette bu şekilde âyetleri inkâr edenlerin hidayetten mahrum kaldıkları ve şiddetli bir azapla cezalandırılacakları bildirilirken, 105. âyette Hz. Peygamber’in öğretisinin onun kendi uydurması olduğunu ileri süren Mekke müşrikleri ve genel olarak tarihin başka döneminde İslâm vahyi için benzer iddiada bulunanlar kastedilerek, yalancılık ve sahtekârlığın ancak böylesi inançsızlara yakışır bir davranış olduğu bildirilmiş; dolayısıyla asıl iftiracı ve yalancıların imandan nasip almamış kimseler olduğu ifade edilmiştir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 442

Lehade: لحد

لَحْدٌ kelimesi kabrin ortasından kenara doğru meyilli çukur demektir. Yine dilinin ucuyla bir tarafa meyletmesi de bu kök ile ifade edilir. İf'al babındaki إلْحادٌ formu haktan başka tarafa meyletmek/sapmak manasında kullanılır.           İlhâd iki çeşittir: 1- Allah'a şirke meyletme ya da sapma. 2- Sebeplerle şirke meyletme veya sapma. Birincisi imanın zıddıdır ve onu hükümsüz bırakır. İkincisi ise imanı geçersiz kılmaz ama ona olan bağı zayıflatır. (Müfredat)    Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri lâhit ve mülhittir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

Aceme: عجم                                                                                                                                   

  عُجْمَة konuşma veya telaffuz güçlüğü çekme, dili tutuk olma anlamındadır ve إبانَة sözcüğünün zıddıdır. İf'al formundaki (إعْجام) kullanımı mübhem, belirsiz ve karışık hale getirmektir. أعْجَم ise Arabların dışında kalan/Acemlere mensub olan hakkında kullanılır, (Arabların Acemlerin söylediklerini çok az anladıkları göz önünde bulundurularak) konuşma/telaffuz güçlüğü çeken, konuşma özürlü ya da dili tutuk olan kişi demektir. Buradan hareketle dört ayaklı hayvana veya aklı, temyiz gücü olmayan her tür hayvana da عَجْماء denmiştir, çünkü hayvan konuşan (insan) gibi sözle kendini açık bir şekilde ifade etmekten acizdir. حُرُوف المُعْجَم  ifadesi alfabe harflerini ifade eder. Zira tek tek harfler bir arada olan harflerin delalet ettiği şeye delalet etmezler. (Müfredat) 

Kuran’ı Kerim’de sadece bir isim formunda toplam 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri acem ve acemidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

نَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  نَعْلَمُ  fiilinin iki mef’ûlun bihi yerinde olup mahallen mansubdur.  

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. يَقُولُونَ  cümlesi, اَنَّ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.

يَقُولُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ ’dur.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّمَا ,kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يُعَلِّمُهُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

بَشَرٌ  fail olup damme ile merfûdur.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

يُعَلِّمُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  علم ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

 

 لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ 

 

İsim cümlesidir.  لِسَانُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُلْحِدُونَ  ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

يُلْحِدُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِ  car mecruru  يُلْحِدُونَ  fiiline mütealliktir. اَعْجَمِيٌّ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  

 

يُلْحِدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  لحد  ’dir.

İf’al babı fiile  tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. لِسَانٌ  haber olup damme ile merfûdur.  عَرَبِيٌّ  kelimesi  لِسَانٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.  مُب۪ينٌ  ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُب۪ينٌ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kasem üslubundaki terkipte  لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar) 

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi  لَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

نَعْلَمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ  cümlesi, masdar teviliyle  نَعْلَمُ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَنَّ ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olması, hükmü takviye hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ  cümlesi, اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

بَشَرٌ ‘deki nekrelik, herhangi bir manasında cins ifade eder.

İki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.  يُعَلِّمُهُ maksûr/sıfat,  بَشَرٌ  maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

نَعْلَمُ - يُعَلِّمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayette, yalan söylemenin büyük günahlardan ve en çirkin kötülüklerden olduğuna dair kuvvetli bir delalet bulunmaktadır. Bunun delili şudur: Bu ifadenin başındaki  اِنَّمَا  hasr ifade edip buna göre mana, “Yalana ve iftiraya ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyen ve ancak kâfir olan kimseler yönelir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelamın çeşitli tekidlerle süslenmesi, içerdiği tehditleri tahkik içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)

بَشَرٌ ’ daki tenvin muayyen bir cins içindir. 

Ayette bir isim açıkça zikredilmemiş, kayıtsız olarak “bir insan” denilmiş ve bununla şüphenin genel olarak kökünden halledilmesine işaret edilmiştir. Çünkü bu şekilde iftiracıların esas kötü niyetlerini, herhangi bir insanın Hz. Muhammed'e öğrettiği şüphesini ileri sürmektir. Yanılmalarının da dayanağı budur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 


 لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. لِسَانُ , müsnedün ileyh,  اَعْجَمِيٌّ  müsneddir.

Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi veciz ifade içindir.

لِسَانُ  için muzâfun ileyh konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan  يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bahsi geçenin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonrasındaki habere dikkat çekmek amacına matuftur. Ayrıca tahkir ifade eder.

وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ  cümlesi, …لِسَانُ الَّذ۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismi olarak gelmesi lisanın önemini vurgulamak, ona dikkat çekmek ve değerini yüceltmek içindir.

İşaret isminde istiare vardır.  هٰذَا  ile lisana işaret edilmiştir. Böylece lisan, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

عَرَبِيٌّ  ve  مُب۪ينٌ  kelimeleri,  لِسَانٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لِسَانٌ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ  cümlesi ile  وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Ayetteki birinci  لِسَانُ  konuşulan dil, ikincisi ise Kur'an anlamındadır. Aralarında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

مُب۪ينٍ  : Bilindiği gibi  إبان ’den ism-i faildir.  إبان  ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca  مُب۪ينٍۙ  “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Hud/96)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ  [Kendisine nispet ettikleri kimsenin dili Arapça değildir.] ayetinde latif bir istiare vardır. Yüce Allah  لِسَانُ  (dil) kelimesini, lügat ve söz için müsteâr olarak kullanmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân, İbrahim Suresi/ 4) 

لِسَانُ , aslında işitilen kelamın aletidir. Aliyyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Kur'an’da oniki yerde lisan -dil uzvu- kelimesiyle lügat kastedilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

اَعْجَمِيٌّ (Arapça olmayan) ile  عَرَبِيٌّ (Arapça) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Araplar,  لِسَانُ  kelimesini lügat manasında kullanır. Nitekim ayet-i kerimede وما أرسلنا مِن رسولٍ إلا بلسان قومه [Biz gönderdiğimiz her peygamberi, kendi kavminin lisanıyla gönderdik] buyrulmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

يُلْحِدُونَ  fiili, لحد القبر  deyiminden gelir ki kabir kazarken kıbleye doğru girinti kazmaktır. Yabancı dil, açık olmayan demektir. Bu Kur'an ise apaçık Arapça bir dildir yani duru ve fasihtir. Bu iki cümle onların dil uzatmalarını iptal için yeni söz başlarıdır. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

إلْحاد  kelimesinin Arapçadaki manası “meyletmek”tir. Nitekim bir kimse, kasten doğru istikametten sapıp meylettiğinde  لحد  ve  ألحد  denir.

عجم  kelimesi, Arapçada mübhem ve gizli bırakmak, beyân etmemek manasına delalet etmek üzere vaz olunmuştur. Nitekim Arapların, fasih konuşamadıklarında, رجلٌ عجمٌ (Fasih konuşamayan adam) ve  إمْرأةٌ عجماء (Fasih konuşamayan kadın) demeleri bu manadadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لِسَانُ  ile Kur'an kastedilmiştir. Çünkü Araplar, kasideye ve beyite de  لِسَانُ  (lisan) derler. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Resulullah’a (s.a.v) Kur'an-ı Kerim’i bir insanın öğrettiği iddiası tamamen batıl bir iddia ve iftiradır. Zira Kur'an’ı Resulullah’a öğrettiği iddia edilen kişiler Arap bile değildirler. Kur'an ise fasih bir Arapça ile indirilmiş bir kitaptır. O dönemde edebiyat alanında çok ileri gitmiş olan tüm Arap şair ve ediplerini susturmuş bu kimseler Kur'an-ı Kerim'in belâgat ve fesahati karşısında aciz kalmışlardır. Bütün bu gerçeklere rağmen Kur'an’ı, Arap olmayan birisi ona öğretiyor iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Diğer yandan eğer Kur'an-ı Kerim'i Hz. Muhammed’e (s.a.v) öğreten birisi şayet bulunmuş olsaydı, o kimse kendi peygamberliğini iddia eder veya kendisi önder olup bir şeyler kazanmaya çalışırdı. Böyle bir şey olmamıştır. Bunlar tamamen hayal mahsulü olup kâfirlerin yakıştırmasıdır. 

Aslında Kur'an-ı Kerim’in belâgatı ve fesahati karşısında aciz kalan kâfirler, ona, yeri gelmiş “sihir” demişler, bazen “şiir” demişler. Bazan da burada da zikredildiği gibi o Kur'an, başkaları tarafından ona öğretiliyor demişlerdir. Bu, onların, Kur'an-ı Kerim karşısında bocaladıklarının ifadesidir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ  ayetinin bu bölümü  اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ  bölümü için istinafî beyaniye cümlesi şeklinde gelmiştir. Çünkü Allah tarafından indirilmediğini iddia eden kimsenin bu sözüne karşılık ne cevap verdi diye zihnine beliren sorunun cevabı niteliğindedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bunların maksatları “Arap olmayan biri Kur'an'ın manasını telkin ediyor, o da onu o parlak Arapça ile anlatıyor.” demek olamaz mı? Fakat böyle demek, Kur'an'ın nazmının indirilmiş olduğunu ve Arapça nazmındaki fesahat ve belâgat itibarı ile kesin ilzam (karşısındakini susturma) ifade eden bir mucize olduğunu itiraf etmektir. Özetle inkârcılar, iftiralarında böyle çelişkili ve fikirlerinde şaşkındırlar. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ [Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Bu Kur'an ise apaçık bir Arapçadır.) Yani Kur'an'ı kendisinden öğrendiğini söyledikleri şahsın dili yabancıdır, Arapçası düzgün değildir; bu Kur'an'da ise pek üstün bir Arapça beyan ve fesahat vardır.

Bu iki cümle, o müşriklerin eleştirisini çürütmek için Kur'an’ın mana olarak mucize olduğu gibi nazmı itibarıyla da mucize olduğunu açıklamak içindir. Yani ey müşrikler! Eğer siz, Kur'an'ı Resulullah'a bir insanın öğrettiğini iddia ediyorsanız, peki söyler misiniz, bütün dünyanın, karşısında aciz kaldığı bu harika nazmı, o doğru dürüst Arapça bilmeyen yabancı şahıs nasıl öğretebilir? O müşriklerin eleştiri esnasında bu gibi asılsız hurafelere teşebbüs etmeleri, onların son derece aciz kaldıklarına delildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 
Nahl Sûresi 104. Ayet

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ١٠٤


Allah’ın âyetlerine inanmayanları, Allah elbette doğru yola iletmez. Onlar için elem dolu bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الَّذِينَ kimseleri
3 لَا
4 يُؤْمِنُونَ inanmayan(ları) ا م ن
5 بِايَاتِ ayetlerine ا ي ي
6 اللَّهِ Allah’ın
7 لَا
8 يَهْدِيهِمُ doğru yola iletmez ه د ي
9 اللَّهُ Allah
10 وَلَهُمْ onlar için vardır
11 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
12 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاٰيَاتِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ  cümlesi,  اِنَّ ’in haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَهْد۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

يُؤْمِنُونَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  آمن ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَل۪يمٌ  ; sıfatı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ  وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsm-i mevsul,  اِنَّ ’nin ismi,  لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ  cümlesi, haberidir.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bilinen kişiler olduklarını belirtmesi yanında, bahsi geçenleri tahkir amacına matuftur. 

Müsnedün ileyh makamındaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, Allah ismine muzâf olan  بِاٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Önceki ayetteki azamet zamirinden bu ayette lafz-ı celâle iltifat sanatı vardır. 

آمن  fiili emniyette olmak, emin kılmak manasındadır.  بِ  harf-i ceriyle inanmak manasına gelir. Fiilin harf-i cerle farklı mana kazanması olan tazmin sanatıdır. 

لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ  cümlesi  اِنَّ ’nin haberidir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنَّ ’nin haberinin muzari fiil cümlesiyle gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

يَهْد۪يهِمُ - اللّٰهُ - يُؤْمِنُونَ - بِاٰيَاتِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve hükmü takviye sebebiyle üç katlı tekid ifade eden bu ve benzeri cümleler çok muhkem cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la haber cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’ le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Burada elîm azabın sürekli ve ebedi oluşunu ifade etmek için isim cümlesi gelmiştir. Zira isim cümlesi devamlılık ifade eder.

Allah’ın ayetlerine inanmayanlara ait; “hidayete eremeyecek olmaları” ve “elim bir azaba duçar olmaları” şeklinde iki farklı özellik açıklanmıştır. Bu taksim sanatıdır.

Buna karşılık onlara büyük azap türleri içerisinden öylesine büyük bir azap vardır ki, bu azabın künhünü Allah’tan başkası bilmez. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l -Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir. 

عَذَابٌ - أَلِیمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Bundan önce o müşriklerin şüpheleri temizlendikten ve eleştirileri reddedildikten sonra bu kelam da Allah'ın ayetlerini inkâr edip Resulullah'a iftira atanlara ve bunu insanlardan öğrendiğini iddia edenlere, büyük bir tehdit ve azap vaadidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayet, itiraziyye cümlesi veya kâfirlerin bütün konuştuklarını hikaye etmek ve hallerini özetlemek amacıyla ta'liliye cümlesi olarak gelmiştir. Bu yüzden öncesine atfedilmemiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Nahl Sûresi 105. Ayet

اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ  ١٠٥


Yalanı, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz ancak
2 يَفْتَرِي uydurur ف ر ي
3 الْكَذِبَ yalanı ك ذ ب
4 الَّذِينَ kimseler
5 لَا
6 يُؤْمِنُونَ inanmayan(lar) ا م ن
7 بِايَاتِ ayetlerine ا ي ي
8 اللَّهِ Allah’ın
9 وَأُولَٰئِكَ işte
10 هُمُ onlardır
11 الْكَاذِبُونَ yalancılar ك ذ ب

اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ 

 

Fiil cümlesidir. اِنَّمَا, kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

يَفْتَرِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  الْكَذِبَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muahhar fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَا يُؤْمِنُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُؤْمِنُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ  car mecruru  يُؤْمِنُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

يَفْتَرِي  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  فري ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir. الْكَاذِبُونَ  mübtedanın haberi olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْكَاذِبُونَ , sülâsî mücerredi  كذب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.  

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.  يَفْتَرِي  maksûr/sıfat, الَّذ۪ينَ  maksurun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan  الْكَذِبَ , konudaki önemine binaen fail olan  الَّذ۪ينَ ’ye takdim edilmiştir.

يَفْتَرِي  fiilin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle ifade edilmesi bahsi geçenlere tahkir içindir.

Veciz ifade kastına matuf olan  بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, Allah ismine muzâf olan  بِاٰيَاتِ , tazim ve şeref kazanmıştır.  

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  الْكَذِبَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. 

İftira zaten yalandır. Sonrasındaki  كَذِبَ  ifadesi iftiranın ne denli kötü bir şey olduğunu vurgulamak amaçlı ıtnâbdır.

كَذِبَ - كَاذِبُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr, يَفْتَرِي - كَذِبَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

Yalanı ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyen uydurur, çünkü onlar kendilerini bundan çevirecek bir azaptan korkmazlar, böyle bir korkuları yoktur.

Bu ayette, yalan söylemenin büyük günahlardan ve en çirkin kötülüklerden olduğuna dair kuvvetli bir delalet bulunmaktadır. Bunun delili şudur: Bu ifadenin başındaki  اِنَّمَا  hasr ifade edip buna göre mana, “Yalana ve iftiraya ancak Allah'ın ayetlerine iman etmeyen ve ancak kâfir olan kimseler yönelir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la istinâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  هُمُ  fasıl zamiri, الْكَاذِبُونَ , haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelerek onlara tekrar dikkat çekilmesi işaret edilenleri tahkir ve korkutmak ve söz konusu kişilerin kötü durumlarının mertebesinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelimenin de sıfat değil haber olduğuna işaret eder.

Fasıl zamiri, müsnedin  الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اُو۬لٰٓئِكَ  mevsuf/maksûr, الْكَاذِبُونَ sıfat/maksûrun aleyh, olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır.

Onlar sadece yalancıdır, yalancı olmaktan başka bir özellikleri yok demektir. İzafî bir kasrdır.  

Hasr sıygası mübalağa içindir. Sanki yalanlarındaki şiddet ve çirkinlik sebebiyle, onlardan başkası yalancı sayılmamıştır. Sanki onların mahiyeti yalancılıktan ibarettir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlânın hükmünü yerine getirmeyenlerin zamir makamında zahir isim olarak  الْكَاذِبُونَ  şeklinde ifade edilmesi, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için yapılmış ıtnâb sanatıdır.

Haber olan  الْكَاذِبُونَ ‘nin, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْكَاذِبُونَ  kelimesinin başındaki harf-i tarif cins içindir. Ayrıca müsnedin marife olarak gelmesi kasr ifade eder. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olur. Dolayısıyla bu ayette iki kasr üslubu olmuştur. Birincisi kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf. İkincisi kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اُو۬لٰٓئِكَ  [İşte onlar] sözü kâfirlere yahut Kureyş'e işarettir. Yalancıların ta kendileridir yani gerçek yalancılardır ya da yalanda zirveye çıkanlardır. Çünkü Allah'ın ayetlerini yalanlamak ve onlara bu hurafelerle dil uzatmak yalanın en büyüğüdür. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Nahl Sûresi 106. Ayet

مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ١٠٦


Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ
2 كَفَرَ inkar eden ك ف ر
3 بِاللَّهِ Allah’ı
4 مِنْ
5 بَعْدِ sonra ب ع د
6 إِيمَانِهِ inandıktan ا م ن
7 إِلَّا hariç
8 مَنْ kimseler
9 أُكْرِهَ (inkara) zorlanan ك ر ه
10 وَقَلْبُهُ ve kalbi ق ل ب
11 مُطْمَئِنٌّ mutmain olduğu halde ط م ن
12 بِالْإِيمَانِ imanla ا م ن
13 وَلَٰكِنْ fakat
14 مَنْ kimselere
15 شَرَحَ açan ش ر ح
16 بِالْكُفْرِ küfre ك ف ر
17 صَدْرًا göğsünü ص د ر
18 فَعَلَيْهِمْ üzerlerine iner
19 غَضَبٌ bir gazab غ ض ب
20 مِنَ -tan
21 اللَّهِ Allah-
22 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
23 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
24 عَظِيمٌ büyük ع ظ م
Mümin ve müslüman olduktan sonra inancından dönen, dinden çıkan insana mürted denir. Bu şekilde “kalbini inkâra açarak” yani kendi özgür iradesini kullanarak dinini terkedip dinsizliğe sapan veya başka bir dini benimseyen kimse Allah’ın gazabına uğrayacak ve çok büyük bir azapla cezalandırılacaktır (irtidad ve mürted hakkında bilgi için bk. Bakara 2/217; Mâide 5/54). İman, esas itibariyle gönülden bir benimseme ve onaylama olduğu gibi, inkâr da aynı şekilde Allah’ın varlığını, birliğini ve müslüman sayılmanın asgari şartları olan diğer iman esaslarını kısmen veya tamamen, bilerek ve isteyerek reddetmedir. Buna göre böyle bir isteği ve niyeti olmadığı, âyetteki ifadesiyle “kalbi imanla dolu olduğu halde” ağır baskı altında kalan (mükreh) bir mümin, bu baskı (ikrah) yüzünden görünüşte inancının aksine beyanda veya davranışta bulunursa âyete göre bundan dolayı mümin olmaktan çıkmaz. Karşılaşılan baskı veya sıkıntıya “zaruret”, böyle bir durumda inancının aksini ifade etmeye veya yapmaya “ruhsat”, baskıya rağmen inandığı gibi konuşmaya veya davranmaya da “azîmet” denir. Genel bir kurala göre “Zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar” (Mecelle, md. 21).                       Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 443-444
Bir kimse dininden donmeye zorlandiginda, icinde bir rahatsizlik,gonlunde bir tedirginlik duymadan dininden donerse, Allah'in gazabini ve hesaba cekilmeyi hak etmis olur.Islamiyet'in ilk gunlerinde Mekkeliler Ammar ibni Yasir'e dayanilmaz iskenceler yaparak ona putlarin lehinde, Peygamber Efendimizin aleyhinde sozler soylettiler. Ammar Resul-i Ekrem'e gelip o sozleri soylerken kalbinde ve imaninda bir degisiklik olmadigini soyleyince, Allah'in Elcisi bunun bir sakincasi olmadigini, gerekirse ayni sozleri yine soyleyebilecegini belirtti. (Hakim,el-Mustedrek(Ata)2,389;Ibni Sa'd,et-Tabakatu'l-kubra,3,249).
 شرح Şeraha : شَرْح kelimesinin asıl anlamı et ve benzeri bir şeyi yayma, genişletmek ve açmaktır.                          شَرْح الصَّدْرِ göğsün Allah'dan ilahi bir nur, sukunet ve huzurla genişlemesidir. Son olarak شَرْح müşkil bir sözü genişletmek, açmak ve anlamları içinde gizli kalmış olanları açığa çıkarmaktır. (Müfredat)                                   Kuran’ı Kerim’de sadece sülasi fiil formunda 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri şerh ve inşirahtır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ

 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَفَرَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِاللّٰهِ  car mecruru  كَفَرَ  fiiline mütealliktir.  مِنْ بَعْدِ  car mecruru  كَفَرَ  fiiline mütealliktir. ا۪يمَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  فهو مؤاخذ... أو فلهم عذاب شديد (Ve o cezalandırılmıştır veya onlara şiddetli bir azap vardır.) şeklindedir.

اِلَّا  istisna edatıdır. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  müstesna, istisnâ-i munkatı’ olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اُكْرِهَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

اُكْرِهَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. 

وَ  haliyyedir.  قَلْبُهُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen merfûdur. مُطْمَئِنٌّ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  بِالْا۪يمَانِ  car mecruru  مُطْمَئِنٌّ ‘ye mütealliktir. 

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır. İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir. 

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُكْرِهَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  كره ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُطْمَئِنٌّ , sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan  إفعلَلَّ  babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنْ  istidrak harfidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  شَرَحَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.  

شَرَحَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِالْكُفْرِ  car mecruru  شَرَحَ  fiiline mütealliktir.  صَدْراً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

فَ  zaid veya şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

عَلَيْهِمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. غَضَبٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  غَضَبٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

Mübteda nekre olup haber car mecrur ve zarftan oluşursa mübteda haberden sonra gelir; bu tür cümlelerde anlam verilirken “vardır”, “mevcuttur” anlamları eklenir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَظ۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Şart üslubundaki terkipte şart ismi  مَنْ  mübtedadır. Şart cümlesi olan  مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Haber konumundaki  كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اِلَّا  istisna edatı, müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  müstesnadır. Ayetteki istisna munkatı’dır. 

Müstesna konumunda gelen müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اُكْرِهَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ  sözü kâfirlerin tamamından istisnadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اُكْرِهَ  fiilinin naib-i failinden hal olan  وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

Müsned olan  مُطْمَئِنٌّ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın, takdiri  فهو مؤاخذ  (Ve o cezalandırılır.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

الْا۪يمَانِ - كَفَرَ  ve  اُكْرِهَ - مُطْمَئِنٌّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

مُطْمَئِنٌّ - الْا۪يمَانِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْا۪يمَانِ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اُكْرِهَ  cümlesiyle,  وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Kim imandan sonra Allah'ı tanımaz ayeti, (bir önceki ayette sözü edilen) Allah'a yalan uydurup düzenlerden bedeldir. Yani ancak iman ettikten sonra Allah'ı inkâr eden kimseler, yalan uydurup düzerler. Zeccâc istisnanın sonuna kadar ifadenin tamam olmadığı kanaatine vardığından, bunu makabli ile alakalı kabul etmiştir. Ahfeş ise  مَنْ  [kim] ifadesinin mübteda olduğunu, haberinin ise mahzuf olduğunu söylemiştir. Bu haberin zikredilmeyerek ikinci;  مَنْ  [kim]...in haberi ile yetinilmiştir. Bu da bir kimsenin: “Kim bize gelir ve ihsan ederse biz de ona ikram ederiz.” ifadesine benzemektedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Yüce Allah, zorlama (ikrah) halinde küfrü müsamaha ile karşılayıp bundan dolayı sorgulamadığından, ilim adamları da şeriatın bütün fer'i hükümlerini bu asla göre yorumlamışlardır. Bu fer'i hükümler için zorlama söz konusu olduğu takdirde bundan dolayı kişi sorumlu tutulmaz ve buna herhangi bir hüküm terettüp etmez. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)

Ayetteki istisna (kalbi iman ile mutmain olan hariç) ilâhi gazap veya zemmedilmek hükmünden müstesnadır. Anılan hükme mahkum olmak için küfür kelimesini söylemek yeterlidir, çünkü küfür sözle de gerçekleşir. Zorla iman etmekte ise kalbin iman ile mutmain olması, bir fayda vermez. Kalbin iman ile mutmain olmasının fayda vermesi, icbar ile olan küfür içindir. Yani küfre icbar edilen kimse eğer kalbi iman ile mutmain olup inancı değişmezse bu hükümden müstesnadır. Ayette bu noktanın, sarih olarak belirtilmemesi, bunun hakikatte küfür olmadığına işarettir. Bu ayet delalet ediyor ki iman kalbî tasdiktir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak harfi  لٰكِنِ  burada amel etmemiştir. Şart üslubundaki terkipte şart ismi  مَنْ  mübtedadır. Şart cümlesi  مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formunda gelmiştir.

Haber konumundaki  شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

صَدْراً  temyizdir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Mübtedanın haberi olan  فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِ  cümlesine dahil olan  فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelam olan cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  عَلَيْهِم , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Tazim ifadesi için nekre gelen  غَضَبٌ , muahhar mübtedadır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetteki ilk  مَنْ  şart edatı, ikincisi müstesna olarak nasb mahallinde ism-i mevsûl, üçüncüsü ise mübteda olarak merfû mahaldeki ism-i mevsûldür. Bu kelimeler arasında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِ  cümlesinde car mecrur olan haberin mübtedaya takdimi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Mübtedanın nekre olarak gelmesi tazim kastıyladır. Büyük bir gadap demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

وَ , atıf harfidir. Haber olan cümleye hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

عَذَابٌ ’ deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  عَظ۪يمٌ ’ le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

لَهُمْ  sözünün  عَذَابٌ عَظ۪يم ‘e takdimi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

عَلَيْهِمْ - لَهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı,  قَلْبُهُ  - صَدْراً  ve  عَذَابٌ - غَضَبٌ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

كَفَرَ - كُفْرِ  kelimeleri arasında iştikak cinası, ayrıca bu iki kelimede ve  مَنْ - ا۪يمَانِ  kelimelerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Cenab-ı Hakk'ın “Kalbi iman üzere mutmain ve müsterih olarak” ifadesi, imanın yerinin kalp olduğuna delalet eder. Yeri kalp olan şey ise ya inançtır yahut kelam-ı nefsîdir (düşüncedir). Dolayısıyla imanın, ya bilmekten yahut da kelam-ı nefsî ile tasdik etmekten ibaret olması gerekir. Allah en iyi bilendir. Daha sonra Cenab-ı Allah, “fakat kim küfre sîne açarsa” yani “göğsünü (kalbini), küfrü kabul etmek için açar, yayarsa” buyurmuştur. “Sadr” kelimesi,  شَرَحَ  fiilinin mef'ûlü olarak mansubdur. Buna göre kelamın takdiri, “kim göğsünü küfre açarsa” şeklindedir. Burada  صَدْرَهُ  kelimesindeki zamir hazf edilmistir. Çünkü insan, başkasının göğsünü açmaya, şekillendirmeye muktedir olamaz. Binaenaleyh ayetteki “sadr” kelimesi, kendisiyle marifelik (belirlilik) murad edilen nekre bir kelimedir. Allah Teâlâ sonra “Allah'ın gazabı onların başındadır.” buyurmuştur. Bu, “Allah Teâlâ, onlara azap etmeye hükmetmiştir.” demektir. Cenab-ı Allah, daha sonra bu azabı niteleyerek “Onlar için en büyük bir azap vardır.” buyurmuştur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nahl Sûresi 107. Ayet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ  ١٠٧


Bu, onların dünya hayatını sevip ahirete tercih etmelerinden ve Allah’ın kâfirler topluluğunu asla doğru yola iletmeyeceğindendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ bu böyledir
2 بِأَنَّهُمُ şüphesiz onların
3 اسْتَحَبُّوا tercih etmelerindendir ح ب ب
4 الْحَيَاةَ hayatını ح ي ي
5 الدُّنْيَا dünya د ن و
6 عَلَى
7 الْاخِرَةِ ahirete ا خ ر
8 وَأَنَّ ve şüphesiz
9 اللَّهَ Allah’ın
10 لَا
11 يَهْدِي doğru yola iletmeyeceğindendir ه د ي
12 الْقَوْمَ kavmi ق و م
13 الْكَافِرِينَ inkar eden ك ف ر
Dinden sapmanın temelindeki ahlâkî ve psikolojik sebebin âhireti, yani Allah’ın huzurundaki mutlak sorumluluğu, kusursuz yargılanmayı dışlayan bir dünya düşkünlüğü olduğunu göstermesi, dünya tutkusuyla hidayet arasındaki zıtlığa işaret etmesi bakımından din psikolojisine ışık tutan ifadenin ardından 108. âyette bu şekildeki bir dünya tutkusunun, insanın mânevî hayatına ve yargılarına verdiği zararlar dile getirilmektedir. Her şey yüce Allah’ın kesin hükümleri, O’nun koyduğu düzen çerçevesinde gerçekleşmekte; insan bir kere kalbini inkâra açıp dünya hayatını âhirete tercih edince bunun ardından 108. âyetteki tabiriyle “gaflet”, yani düşüncesizlik ya da sağlıksız düşünme süreci başlamakta; artık onun gönlü, kulağı ve gözü mühürlenmekte; başka bir ifadeyle o kişi, âhiret kurtuluşu için kendisine lâzım olan şeylere zihnen ve ruhen kapalı hale gelmektedir. Görüldüğü gibi bu birkaç âyet, bütün karmaşık inkâr olaylarının “sehl-i mümtenî” kabilinden bir anlatımıdır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 444

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذٰلِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمُ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا  cümlesi, أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

اسْتَحَبُّوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَيٰوةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةَ ’in sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.  عَلَى الْاٰخِرَةِ  car mecruru  اسْتَحَبُّوا  fiiline mütealliktir. 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi.

Maksur isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksur isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَحَبُّوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  حبّ ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.  

الدُّنْيَا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

 

 

 

 وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

 

İsim cümlesidir.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi  وَ ’la önceki masdar-ı müevvele matuftur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَهْدِي  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْد۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir.  الْقَوْمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ ’in sıfatı olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

الْكَافِر۪ينَ , sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Haber mahzuftur.

ذٰلِكَ  mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismi ذٰلِكَ  ile marife olması işaret edilenleri tahkir içindir. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle önemini vurgulamış ve ona tahkir ifade etmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile dünya ve ahiret azabına işaret edilmiştir. Küfredenlerin hak ettiği azap, gözle görülür elle tutulur maddi bir şeye benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

Masdar ve  tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ  cümlesi, masdar tevilinde, harfi cerle mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ  cümlesi, اَنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrar ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

بِاَنَّهُمُ ’a dahil olan  بِ  harfi sebebiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Dünya hayatı dedikten sonra sadece ahiret lafzıyla yetinilmiş, hayat hazf edilmiştir. Bu ihtibâk sanatıdır. 

İhtibâk, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.2, 831)

الْاٰخِرَةِ  ve  الدُّنْيَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.


 وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

 

وَ  atıf harfidir. Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ  cümlesi, masdar tevilinde, ayetteki ilk masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Masdar cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra korkuyu, tehditi artırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

اَنَّ ’nin haberi olan  لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْكَافِر۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin hudûs ve yenilenmesine işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ  [Kâfir kavim] hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Kâfir olan kavim değil insanlardır.

يَهْدِي - الْكَافِر۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Cümle, mesel tarikinde tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Allah Teâlâ, sonra kendisinin onları iman etmekten alıkoyduğunu iyice beyan ederek “Onlar öyle kimselerdir ki Allah, kalplerinin, kulaklarının ve gözlerinin üstüne mühür basmıştır.” buyurmuştur. Kâdî şöyle der: “Mühürleme iman etmeye mani değildir. Şunlar, bunun delilleridir:

1. Allah Teâlâ bu sözü, onları kınamak ve zemmetmek sadedinde zikretmiştir. Binaenaleyh eğer onlar, bu mühürleme sebebi ile iman edememiş olsalardı, bu zemme müstehak olmazlardı.

2. Allah Teâlâ, bu mühürleme hususunda, kulağı, gözü ve kalbi birlikte zikretmiştir. Halbuki kulak ve göz olmadığı zaman, bu ikisiyle ilgili mühürleme bir tarafa, bu kimsenin kalben mümin olmasının mümkün olacağı malumdur.

3. Allah onları, “gafil” olarak nitelemiştir. Bir şeyden yasaklanan, ondan gafil olarak nitelenemez. Böylece ayetteki tab' (mühürleme) ile muradın, kalpte yarattığı alametler ve işaretler olduğu sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nahl Sûresi 108. Ayet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ  ١٠٨


İşte onlar, Allah’ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أُولَٰئِكَ onlar
2 الَّذِينَ kimselerdir
3 طَبَعَ mühürlediği ط ب ع
4 اللَّهُ Allah’ın
5 عَلَىٰ üzerini
6 قُلُوبِهِمْ kalbleri ق ل ب
7 وَسَمْعِهِمْ ve kulaklarını س م ع
8 وَأَبْصَارِهِمْ ve gözlerini ب ص ر
9 وَأُولَٰئِكَ ve işte
10 هُمُ onlardır
11 الْغَافِلُونَ gafiller غ ف ل

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ 

 

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ  cümlesi,  الْقَوْمَ ’in hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  طَبَعَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

طَبَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَلٰى قُلُوبِهِمْ  car mecruru  طَبَعَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَمْعِهِمْ  ve اَبْصَارِهِمْ  kelimeleri, atıf harfi وَ ’la  قُلُوبِهِمْ ’e matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  هُمُ  fasıl zamiridir. الْغَافِلُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

غَافِلُونَ ; sülâsî mücerredi  غفل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ 

 

Ayet, öncesindeki ayette geçen  الْقَوْمَ  kelimesinin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tahkir ifade etmiştir.

Haber konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Kalp, işitme duyusu, görüş, hidayetin içine konulacağı mühürlenebilen bir kaba benzetilmiştir. Çünkü bu sayılanlara gerçek anlamıyla mühürleme olmaz.Kâfirlerin büyüklenme ve inanmama konusundaki inatlarının ulaştığı şiddeti ifade etmek için bu istiare yapılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Bu ifade Bakara/7 deki  ختم الله على قلوبهم  ifadesine benzemekle beraber bu fiilde mana açısından daha kuvvetlidir. Çünkü bu fiil para basmakta kullanılır ve gümüş para üzerinde iz bırakmak manasındadır. Çamur veya mum üzerinde iz bırakmak manasında ise  ختم  fiili kullanılır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları, Araf 100)

طْبَعُ , ‘mühürledi’ demektir. Matbaa, tabiat kelimeleri buradan gelir. Hamdi Yazır, ‘küfrü onların tabiatı kılmak’ şeklinde açıklamıştır. Aynı kökten olduğu için bu manayı da verebiliriz. Kalplerini mühürleriz, küfür onların tabiatı haline gelir.

Birbirine atfedilen  وَسَمْعِهِمْ  ve  وَاَبْصَارِهِمْۚ , car-mecrur olan  عَلٰى قُلُوبِهِمْ ‘e temasül nedeniyle atfedilmiştir.

قُلُوبِهِمْ - سَمْعِهِمْ - اَبْصَارِهِمْۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mühürlenenlerin, kalpler, kulaklar ve gözler olarak sayılması taksim sanatıdır. 

Cümlenin ism-i işaret ile başlıyor oluşu, arkadan gelen sıla cümlesindeki manayı mükemmel bir şekilde temyiz etmek içindir. Bu ise, kavlen ve itikaden iman etmelerinden sonra tekrardan küfre dönmüş olmakla vasıflandırılmalarından dolayıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda,  هُمُ  fasıl zamiri, الْغَافِلُونَ , haberdir.

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelerek onlara tekrar dikkat çekilmesi işaret edilenleri tahkir ve korkutmak ve söz konusu kişilerin kötü durumlarının mertebesinin çok derin olduğunu zımnen bildirmek içindir.

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Fasıl zamiri bu cümlede kasrı tekit etmiştir.

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğuna işaret ederek kasr ifade eder. 

Onlar sadece gafildir. الْغَافِلُونَ , harf-i tarifle marife gelerek, onların gaflette kemâl derece oldukları ifade edilmiştir. İddiaî, hakiki kasrdır. Mübalağa için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır.  اُو۬لٰٓئِكَ  mevsuf/maksûr, الْغَافِلُونَ sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır. Gafil olmak onlara hasredilmiştir. İzafî bir kasrdır. Küfürleri sebebiyle, onlardan başkası gafil sayılmamıştır. Sanki onların mahiyeti gafil olmaktan ibarettir. 

Kasr-ı mevsûf ale’s sıfat: Zikredilen mevsûfta, bu sıfattan başka bir sıfat olmadığını  ifade etmektir. Ama bu sıfat başka mevsûflarda bulunabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlânın hükmünü yerine getirmeyenlerin zamir makamında zahir isim olarak  الْغَافِلُونَ  şeklinde ifade edilmesi, onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu, gerçeği göremediklerini ifade etmek için yapılmış ıtnâb ve iltifat sanatıdır.

اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Haber olan  الْغَافِلُونَ ‘nin, ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun sübut ve devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan  هم  ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru: 352)

Nahl Sûresi 109. Ayet

لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ  ١٠٩


Hiç şüphesiz onlar, ahirette ziyana uğrayanların da ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا hiç yok
2 جَرَمَ şüphe ج ر م
3 أَنَّهُمْ elbette onlar
4 فِي
5 الْاخِرَةِ ahirette ا خ ر
6 هُمُ onlar
7 الْخَاسِرُونَ ziyana uğrayacaklardır خ س ر

لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ

 

İsim cümlesidir. لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

جَرَمَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir, mahallen mansubdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  فِي  harf-i ceriyle  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.  

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru  خَاسِرُونَ ’ye mütealliktir.  هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi, اَنَّ  ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Munfasıl zamir  هُمُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Veya fasıl zamiridir.  الْخَاسِرُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

الْخَاسِرُونَ ; sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

Cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu ve sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَا ’nın haberi mahzuftur.

لَا جَرَمَ  hiç kuşkusuz, şüphesiz, kesinlikle manalarındadır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ  ile tekid edilmiş  اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  في  veya  من  harf-i ceriyle  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru, durumun ahiretle ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan الْخَاسِرُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

فِي الْاٰخِرَةِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاٰخِرَةِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Çünkü ahiret, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasıl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.

الْخَاسِرُونَ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberidir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade eder. Haberin mübtedaya has olduğu kesin bir dille belirtilmiştir. Ayrıca müsnedin  ال  ile marife gelişi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.

Cümlenin haberinin ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiş isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هُمُ , kasr ifade eden fasıl zamiridir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُمُ  maksûr/mevsûf,  الْخَاسِرُونَ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onlar hüsranda son noktaya ulaşmışlardır. Sanki onlardan başka hüsranda olan yoktur. Kasr-ı iddiaîdir.

هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesinde istiare sanatı vardır. خسرا , aslında satılık eşyanın fiyatındaki düşüklüktür. İnsana değil mala özgüdür. Bu kişiler, sahip olunan eşya konumuna konulmuştur. Azapla cezalandırılma, eşyanın telef olmasına, değersizleşmesine benzetilmiştir. 

Onların menfaat umdukları bir zamanda başlarına bir zarar gelmiştir. Bu halleri, kâr etmek istediği halde zarara uğrayan tacirlere benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

هُمْ  zamirinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı  tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zeccâc şöyle der:  لَا  edatı, onların fayda vereceğini sandıkları şeyin, nefyini (olumsuzluğunu) ifade eder.  جَرَمَ  kelimesi ise “fiili kazanmak” manasındadır. Buna göre bunun manası, “Bu onlara fayda vermez. Bu fiili kesbetmek, kazanmak da onlara fayda vermez. Hem dünyada hem de ahirette zarar onların başınadır.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Hud Suresi 22)

Cenab-ı Allah işte bu sebepten ötürü, “Hiç şüphesiz onlar, ahirette de hüsrana uğrayanların ta kendileridir” yani “başkaları değil, onlar” buyurmuştur. Bundan maksat, onların hüsranlarının, zarar ve ziyanlarının pek büyük olacağına dikkat çekmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nahl Sûresi 110. Ayet

ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟  ١١٠


Sonra şüphesiz ki Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda cihad edip sabreden kimselerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ثُمَّ sonra
2 إِنَّ şüphesiz
3 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
4 لِلَّذِينَ (yanındadır)
5 هَاجَرُوا hicret edenlerin ه ج ر
6 مِنْ
7 بَعْدِ sonra ب ع د
8 مَا
9 فُتِنُوا işkenceye uğratıldıktan ف ت ن
10 ثُمَّ sonra
11 جَاهَدُوا cihad edenlerin ج ه د
12 وَصَبَرُوا ve sabredenlerin ص ب ر
13 إِنَّ elbette
14 رَبَّكَ Rabbin ر ب ب
15 مِنْ
16 بَعْدِهَا bun(lar)dan sonra ب ع د
17 لَغَفُورٌ elbette bağışlayandır غ ف ر
18 رَحِيمٌ esirgeyendir ر ح م

Müfessirlerin çoğunluğu buradaki göçten Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinin kastedildiğini ileri sürmüşlerse de bu sûre Mekke’de indiğine göre, 41. âyette olduğu gibi burada da Habeşistan’a göç edenlerden bahsedildiğini kabul etmek gerekir. “Eziyetlerle sınanmak” şeklinde tercüme ettiğimiz metindeki fütinû fiili, inkârcıların müslümanları inançlarından döndürebilmek için uyguladıkları fiziksel ve mânevî baskıları ifade eder. Bu baskılar, başka açıdan müslümanın dinine sadakatinin ve Allah’a imanının sınandığı bir tür imtihan olduğu için olay, aslında “imtihan” anlamı taşıyan bu fiille ifade edilmiştir. Yukarıdaki âyetler, dünya tutkuları ve zaafları sebebiyle inkârda ısrar eden veya müslüman iken bu tür baskılara dayanacak kadar inancı ve bağlılığı güçlü olmadığı için sınavı kaybedip dinden çıkanlardan söz etmişti. Burada ise baskılara ve eziyetlere rağmen dinlerinde sebat eden, en azından zâhiren baskıcıların istedikleri gibi hareket etseler de kalplerinde imanlarını koruyan müslümanlar övülmekte; Allah’ın onların yardımcısı, velîsi olacağına ve sonunda onların galip geleceğine işaret edilmekte (âyet metnindeki “li” edatının bu anlama işaret ettiğine dair bk. Zemahşerî, II, 345; Şevkânî, III, 223); herkesin kendisini savunacağı, kendi başının derdine düşeceği kıyamet gününde de Allah’a candan inanıp bağlanan, inancı uğruna baskılara katlanan, acı çeken, sabreden ve nihayet yurtlarını terkeden bu müminlere Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretiyle muamele edeceği müjdelenmektedir.

Kuran Yolu Tefsiri

ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُٓواۙ 

 

İsim cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’in ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle اِنَّ ’in mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  هَاجَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

هَاجَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِ car mecruru  هَاجَرُوا  fiiline mütealliktir.  مَا  masdariyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فُتِنُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. جَاهَدُوا  atıf harfi  ثُمَّ   ile  هَاجَرُوا  fiiline matuftur.

جَاهَدُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. صَبَرُٓواۙ fiili atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

صَبَرُٓواۙ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir surenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından  فَ  harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَاهَدُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  جهد ’dir. 

هَاجَرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  هجر ‘dir.

Mufâale babı fiile  müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

رَبَّكَ  kelimesi  اِنَّ ’in ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ بَعْدِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. غَفُورٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  رَح۪يمٌ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

رَح۪يمٌ۟  -  غَفُورٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُٓواۙ 

 

Ayet, tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile önceki ayetteki  لَا جَرَمَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ  ile tekit edilen isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  başındaki harf-i cerle mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan  هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

مِنْ بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi olan masdar harfi  مَا  ve akabindeki  فُتِنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فُتِنُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Aynı üslupta gelen  جَاهَدُوا  ve  وَصَبَرُٓوا  cümleleri tertip ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile  هَاجَرُوا  cümlesine atfedilmişlerdir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Veciz anlatım kastıyla gelen,  رَبَّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Eğer bu ayet irtidad eden kimse hakkında ise o zaman bundan maksat, “Tövbe edip dönmesi ve üzerine vâcip olan şeyleri yerine getirmesi o kişiden bu ikabı giderir ve onun için Allah'ın mağfireti, rahmeti meydana gelir.” manası olur. Ayetteki  بَعْدِهَا  kelimesindeki  هَا  zamiri, daha önce bahsedilen amellere aittir. O ameller de hicret, cihat ve sabırdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

Ayet-i celilede hicret, cihat ve metanetin, günahları silen birer vasıta olduklarına dikkat çekilmektedir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân) 

اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

 

Birinci cümleyi tekid eden istînâf cümlesidir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

رَبَّكَ  izafeti  اِنَّ ’nin ismi, غَفُورٌ  birinci ,  رَح۪يمٌ  ikinci haberidir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak tekrarlanan Rab isminde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf  رَبِّكَ  izafeti, muzâfun ileyh olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz. Peygambere  şan ve şeref ifadesi yanında Allah Teâlânın ona son derece lütuf ile muamele ettiğine işaret eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  مِنْ بَعْدِهَا , konudaki önemine binaen, amili olan  لَغَفُورٌ ‘a takdim edilmiştir.

Allah’ın  غَفُورٌ ve  رَح۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. 

غَفُورٌ - رَح۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bunlar mübâlağa ifade eden kiplerdendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada muhatap Allah Teâlâ’nın Gafûr ve Rahîm olduğunu inkâr etmiyor. Ancak günah işleyip tövbe ettiği zaman bu tövbesine rağmen Allah Teâlâ’nın ceza vermesinden korkuyor. İşte onun bu korkusu, inkâr muamelesi görmüş ve gayr-ı münkir, münkir menzilesine konmuştur. Dolayısıyla da kelâm  اِنَّ  ve  ل  ile tekid edilmiş isim cümlesi olarak gelmiştir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ  ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü  اِنَّ , cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen,  اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade, cümlenin taşıdığı hükümdür. (Suyûtî, İtkan, c. 2, s. 176)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ, isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı bir tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

مِنْ بَعْدِ  ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

هَاجَرُوا - جَاهَدُوا - صَبَرُٓواۙ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Müsnedün ileyhin  رَبَّكَ  şeklinde izafetle marife olması, Allah’ın rububiyeti altında olması dolayısıyla muzâfun ileyhin şerefini ifade içindir. Burada Rab vasfının zikredilmesi rahmet vasfı için bir hazırlıktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,A’raf/153)

Ayetteki  اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ  “Şüphesiz ki Rabbin bunun ardından elbette Gafûr ve Rahîmdir.” ifadesi tövbe edilen bütün kötülüklerin (günahların) mağfiret icab ettirdiği hususunda müsavi olduğuna delalet eder. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın, عَمِلُوا السَّيِّـَٔاتِ “kötülükleri işleyen…” ifadesi, her türlü kötülüğü içine alır. Buna göre ifadenin manası: “Bütün kötülükleri yapıp da sonra bunun ardından tövbe edenler yok mu, Allah onları bağışlar.” şeklindedir. Bu ayet, günahkârlar için müjde ve sevinç ifade eden en büyük açıklamalardandır. Allah en iyisini bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, A’raf/153)

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Böyle ifadeler çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sıygalarıyla, tekid edilmiştir. Aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166) 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

Hz. Muhammedin sav getirdiği dini kabul etmemek için sürekli mazeretler üreten Kureyş müşrikleri, Kuran'ı bazen bizzat onun “uydurduğu”nu iddia ediyor; bazen de ona Kur'ân'ı öğreten başkalarının bulunduğu yalanını ortaya atıyorlardı.

Fakat yalan ve iftiraları o kadar temelsizdi ki, meselâ Kuranı ona başkalarının öğrettiği yalanının Kur'ân'ı bizzat onun “uydurduğu” iddiasıyla çeliştiğinin farkına varmadıkları gibi, Kur'ân'ın Arapça, onu Efendimize öğrettiği iddiasında bulundukları şahış veya şahısların dillerinin ise yabancı bir dil olduğunu bile düşünemiyorlardı.

Bu, tarih boyu hep böyle olmuştur. İlâhi Mesaj'ı reddedenler, hep yalan ve çelişkili mazeretler ileri sürmüşler, fakat sürekli kendilerini küçük düşürmüşlerdir.

Sayfadan Gönüle Düşenler
Sevgili Nefs;

Dünyaya ayıracak zamanın çoktur. İbadete gelince ise yoktur. Dünya işlerinde çalışmak da aşırıya kaçsan, övülürsün. İbadetlerine ayırdığın zamanı arttırsan, tepki alırsın. Kolayı seversin, kim sevmesin ki zaten. Ancak bazen, zordan kaçayım derken, utanmadan Allah’ın emirlerinden ve ibadetlerinden taviz verirsin. Halbuki dünya için ne zorluklara katlanmışsın. Affedilirim güvencesine mi sahipsin, yoksa sen Yasir ailesinden misin? Zorluk dediklerin, onların zorluklarıyla boy ölçüşür mü? Yoksa sen sadece keyfine mi düşkünsün?

Annesi ve babası, İslam’ın ilk şehitleri olan Ammar bin Yasir. Uğradığı işkencelerden dolayı ağlayan ve Peygamber Efendimiz (sav)’in gözyaşlarını sildiği Ammar. İşkencelerden kurtulup korku ve heyecanla geldi. Rasulullah (sav): 
“Kurtulduğun yüzünden belli” buyurunca dedi ki: 
“Hayır, vallahi kurtulmadım!”
“Niçin?” diye sorunca Efendimiz, Ammar: 
“İslam’dan vazgeçtiğimi söylettirdiler.” dedi. Rasulullah (sav): 
"Müşriklerin dediklerini söylerken, kalbini nasıl buldun?" diye sorunca, Ammar'ın cevabı:
"Kalbimi iman ferahlığı ve rahatlığında, dinime bağlılığımı da demirden daha sağlam buldum." 
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
"Sana vebal yok, ey Ammar! Eğer, onlar seni yine yakalar, bunu sana tekrarlatmak isterlerse, sen de söylediklerini tekrarlayıp kurtul.”

Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım! Bizi affet. Gafletten uyandır. Kararmış noktalarımızı, hakikatinin ışığıyla aydınlat. Kalplerimizin, kulaklarımızın ve gözlerimizin üzerindeki, dünya ağırlığını gider, onları hafiflet. Keyfi sebeplerden dolayı; sınırlarının dışına çıkanlardan ve ibadetlerinden taviz verenlerden olmaktan Sana sığınırız. Ömrümüzün sonuna kadar, ibadetlerimizi, yalnız Senin rızan için aksatmadan yerine getirmemizi nasip et. Bizi; huzuruna borçsuz çıkanlardan, eksikliklerini nurunla tamamladıklarından ve ahirette kazananlardan eyle. Yüzlerimizi ve gönüllerimizi rahmetinle sevindir. Bizi dünya hayatını ölçülü sevenlerden ve ahiretini kazanmak için çalışanlardan eyle.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji