18 Mart 2025
Nahl Sûresi 94-102 (277. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Nahl Sûresi 94. Ayet

وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ٩٤


Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَتَّخِذُوا yapmayın ا خ ذ
3 أَيْمَانَكُمْ yeminlerinizi ي م ن
4 دَخَلًا bozan bir şey د خ ل
5 بَيْنَكُمْ aranızı ب ي ن
6 فَتَزِلَّ kayar ز ل ل
7 قَدَمٌ ayak ق د م
8 بَعْدَ sonra ب ع د
9 ثُبُوتِهَا sağlam bastıktan ث ب ت
10 وَتَذُوقُوا ve tadarsınız ذ و ق
11 السُّوءَ kötülüğü س و ا
12 بِمَا dolayı
13 صَدَدْتُمْ engel olduğunuzdan ص د د
14 عَنْ -dan
15 سَبِيلِ yolu- س ب ل
16 اللَّهِ Allah’ın
17 وَلَكُمْ ve sizin için vardır
18 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
19 عَظِيمٌ büyük ع ظ م

  ذوق  Zeveqa :

ذَوْقٌ ağızda bir tadın olmasıdır. ذَوْقٌ sözcüğü kök itibarıyla kendinden az miktarda tadılan yiyecek ve içecek için kullanılır. Zira miktar çok olduğunda buna أكْلٌ denir. Kur'an-ı Kerim'de azapla ilgili ذَوْقٌ kelimesi tercih edilmiştir. Çünkü örf bakımından her ne kadar az miktarda yenen şeyler için kullanımı yaygın olsa da çok yenen şeyler için de kullanılabilir. Bundan dolayı Yüce Allah her iki hususu da bildirmesi için bu sözcüğü özellikle tercih etmiştir. Bu kelime rahmetle ilgili de kullanılmaktadır ve Kur'an'da bunun da misali mevcuttur.  (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 63 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli zevktir.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُٓوا  fiili  نْ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَيْمَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. دَخَلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  بَيْنَ  mekân zarfı olup  دَخَلاً ’e mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, önce geçen mukadder masdara matuf olarak mahallen merfûdur. Takdiri, لا يكن منكم اتخاذ ايمان فزلل قدم (Sizden yeminlerini … edinen olmasın yokda onların ayağı kayar.) şeklindedir.

تَزِلّ  fetha ile mansub muzari fiildir.  قَدَمٌ  fail olup damme ile merfûdur. بَعْدَ  zaman zarfı olup  تَزِلَّ  fiiline mütealliktir.  ثُبُوتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَعْدَ  ve  قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: 1. Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. 2. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. 3. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında  اَنْ  bulunur. 4. Muzâfun ileyhleri hazf edilince zamme üzere mebni olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَتَّخِذُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَذُوقُوا  fiili  نْ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. السُّٓوءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  ve masdar-ı müevvel, بِ  harf-i ceriyle  تَذُوقُوا  fiiline mütealliktir.

صَدَدْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  صَدَدْتُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâli muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.


وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. و  istînâfiyyedir.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İkinci mef’ûl olan  دَخَلاً ’deki nekrelik, kıllet, nev ve tahkir ifade eder.

Fa-i sebebiyyenin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا  cümlesi masdar tevilinde önce geçen mukadder masdara matuftur. Takdiri  لا يكن منكم اتخاذ ايمان فزلل قدم (Sizden yeminlerini … edinen olmasın yoksa onların ayağı kayar.)  şeklindedir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَا تَتَّخِذُٓوا  cümlesi nehyi açıklar,  تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ  cümlesi makablindeki  تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ  (Nahl Suresi/92) sözünü tekid eder.  فَتَزِلَّ قَدَمٌ  cümlesinden,  عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ  cümlesine kadar olan bölüm de  دَخَلاً  ile kısaca ifade edilen mana için tefrîğdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

قَدَمٌ ’daki nekrelik, nev ve kıllet içindir.

Aynı üslupla gelen   وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , harf-i cerle  تَذُوقُوا  fiiline mütealliktir. 

Sılası olan  صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Masdar harfine dahil olan  بِ  harfi sebebiyet bildirir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru,  صَدَدْتُمْ  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Yeminlerinizi aranızda hile vasıtası yapmayın anlamındaki cümlenin benzeri 92. ayette de geçmişti. Aralarında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَذُوقُوا  [tadarsınız] fiilinde istiare vardır. Kötülük; çirkinlik hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbeh bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan tadarsınız ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” zararın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır.

سَب۪يلِ  kelimesi din manasında istiaredir.  سَب۪يلِ  aslında yol demektir. Hedefe ulaştırmak bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır. 

تَزِلَّ قَدَمٌ  ifadesi istiaredir. Burada  قَدَمٌ  (ayak) ile kastedilen dinde sebattır. Bir şey üzerinde sabit durup istikrarlı olmak sadece ayak ile gerçekleştiği için bu mananın ayak lafzıyla anlatılması güzel düşmüştür. Allah Teâlâ’nın  فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا  [Ayağınız sebat etmişken kayar.] sözüyle kastedilen ise muhtemelen, “Dininiz zayıflar, kesin inancınız bulanır da kayan ayak bir tarafa meyletmiş sütun gibi olur.” şeklindeki anlamındadır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

قَدَمٌ ’nin müfred ve nekre olarak zikredilmesi, bir tek ayağın bile hak yolda iken kaymasının önemli olduğunu, çok sayıda ayağın kayması halinde ise bunun büyük bir önemi haiz olduğunu ifade etmek içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

سَب۪يلِ  kelimesi lügatte “yol” manasınadır. Araplar, inançları, insanın üzerinde yürüyüp cennete gideceği yola benzettiler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

 وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ


وَ , istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

Siyaktaki önemine binaen takdim edilen  لَكُمْ, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ, muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ ’daki nekrelik, tarifi imkansız bir nev olduğuna ve tahkire işaret eder. 

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

السُّٓوءَ - زِلَّ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  تَزِلَّ - ثُبُوتِ  arasında tıbâk-ı hafîy vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ ilk ayette ahitleri ve yeminleri bozmaktan sakındırınca, bu ayette de yine sakındırarak yeminlerinizi aranızda hile ve fesada alet edinmeyin buyurmuştur ki bundan murad, mutlak manada yeminleri bozmaktan sakındırmak değildir. Aksi halde aynı konuda, faydasız bir tekrar yapılmış olurdu. Aksine, bununla kastedilen, kendilerine bu hitabın yöneltildiği o kimseleri, yeltendikleri ve yaptıkları hususi (belli) bazı yeminleri bozmaktan nehiydir. İşte bu sebepten müfessirler şöyle demişlerdir: “Bu ayet ile ahdi bozmama hususunda, Resulullah’a (s.a.v) biat eden (söz veren) kimseler kastedilmiştir. Çünkü Hak Teâlâ'nın ‘Aksi halde ayak (İslâm'da) sebat etmişken kayar.’ ifadesi ile anlatılan tehdit daha önce bulunan bir ahdi bozmaya uygun düşmez. Bu ancak, Allah'a ve O'nun kanunlarına iman hususunda Resulullah'a verilen sözü bozma işine uygun düşer. O halde ayetteki ayak (İslâm'da) sebat etmişken kayar ifadesi, iyi halden sonra belaya, nimetten sonra sıkıntıya düşen herkes için zikredilmiş bir mesel (bir durum)dur. Çünkü Müslüman olma hususundaki sözünü bozan, yüksek mertebeden kaymış ve böyle bir sapıklığın içine düşmüş olur. Ayetteki Allah'ın yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötü azabı tadarsınız cümlesi buna delalet eder. Cenab-ı Hak, ayrıca sizin için (ahirette) büyük bir azap var yani ‘Tadacağınız o fena azap, büyük bir azap ve çetin bir cezadır.’ buyurmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nahl Sûresi 95. Ayet

وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ٩٥


Allah’a verdiğiniz sözü az bir karşılığa değişmeyin. Eğer bilirseniz, şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا ve asla
2 تَشْتَرُوا satmayın ش ر ي
3 بِعَهْدِ verdiğiniz sözü ع ه د
4 اللَّهِ Allah’a
5 ثَمَنًا bir paraya ث م ن
6 قَلِيلًا az ق ل ل
7 إِنَّمَا şüphesiz
8 عِنْدَ yanında olan ع ن د
9 اللَّهِ Allah’ın
10 هُوَ o
11 خَيْرٌ daha hayırlıdır خ ي ر
12 لَكُمْ sizin için
13 إِنْ eğer
14 كُنْتُمْ ك و ن
15 تَعْلَمُونَ bilirseniz ع ل م
İnsanlar genellikle vaadlerini ve yeminlerini maddî ve dünyevî menfaatleri yüzünden bozarlar. Halbuki bu küçük ve geçici menfaatlere aldananlar, Allah nezdindeki daha değerli, üstelik son bulmayacak olan nimet ve lutuflardan mahrum kalmaktadırlar. İnsanın maddî ve biyolojik talepleri, ihtirasları, kompleksleri, onun sağlıklı düşünmesini, akıl ve vicdanının sesini dinlemesini engelleyebilmektedir. Bu engel ancak ihtiraslara karşı konularak aşılabilir; Allah’ın vaad ettiği tükenmeyen lutfuna ve dolayısıyla, mutluluklara da ancak bu sayede ulaşılabilir. Bunun için 96. âyette “Asla kuşkunuz olmasın ki, güçlüklere göğüs gerenlerin ecirlerini, yapmış olduklarının daha da güzeliyle vereceğiz” buyurulmuştur.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 437-438

وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَشْتَرُوا  fiili  نْ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِعَهْدِ  car mecruru  تَشْتَرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ثَمَناً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  قَل۪يلاً  kelimesi  ثَمَناً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

مَا  müşterek ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. عِنْدَ  zaman zarfı ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

تَشْتَرُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  شري ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

قَل۪يلاً  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ 

 

Cümle,  اِنَّ ’in haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  لَكُمْ  car mecruru خَيْرٌ ’a mütealliktir.

خَيْرٌ  ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur'an-ı Kerim’de umumiyetle ism-i tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsim cümlesidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

تُمْ  muttasıl zamiri  كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi, كُنتُم ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.

تَعْلَمُونَ  fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ‘la önceki ayetteki …وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Cümle, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında manen ve lafzen mutabakat vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  بِعَهْدِ اللّٰهِ  izafetinde  اللّٰهِ  ismine muzâf olması  عَهْدِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.

Mef’ûl olan  ثَمَناً ’deki nekrelik kıllet, nev ve tahkir ifade eder.  قَل۪يلاً 'le tavsifi de tahkir içindir. O yüzden bu ifadeden “az değere değil çok değere satabilirsiniz” anlamı çıkmaz.

قَل۪يلاً  kelimesi  ثَمَناً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ [Allah’ın ahdini satmayın] cümlesinde, istiare sanatı vardır. hakiki manasında kullanılmayan تَشْتَرُوا  müsteardır. Ahit alınıp satılabilen ticaret eşyasına benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 


  اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Buradaki  اِنَّمَا  kasr edatı değil “harfi müşebbehe bi’l fiil” olan  اِنَّ  ve ism-i mevsûl olan  مَا ’dır. 

اِنَّ ’nin ismi konumundaki müşterek ism-i mevsul  مَٓا ’nın sılası mahzuftur.  عِنْدَ اللّٰهِ, bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsulle gelmesi, sonraki haberin önemini vurgulamak ve tazim içindir.

Sübut ve istimrar ifade eden  هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber olan  خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَكُمْ  car-mecruru, خَيْرٌ ‘ a mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

عِنْدَ اللّٰهِ  ifadesi (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57)

عَهْدِ  ve  عِنْدَ  kelimelerinin Allah lafzına izafesi onları yüceltmek içindir. Bu kelimeler arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, hükmün illetini bildirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.


 اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

 

Şart üslubundaki terkip, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart cümlesi olan كُنْتُمْ تَعْلَمُو , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesidir.

كَانَ ’nin haberi olan  تَعْلَمُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şart cümlesinin, takdiri  فلا تنقضوا (Ahdi bozmayın) olan cevabı mahzuftur. Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna veya geçmişte mûtat olarak yapılan ve âdet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından âdet haline getirmiştir. ( M. Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَان Ve Kur’an’da Kullanımı)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 103)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Kur'an-ı Kerim’de birçok yerde muhatabın uyanık, enerjik, şuurlu olması için şartın cevabı zikredilmemiştir. Adeta ondan bu boşluğu lügavi açıdan doldurması ve bununla kelam arasındaki farkı değerlendirmesi istenir. Bu takdir onun îcâzına olan yakınlığı arttırır. Sanki bu ayetler Kur'an'daki duraklardır. Okuyucu tedebbür etmek ve yakînini arttırmak için yolculuğuna burada biraz ara verir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mim Sûreleri Belâği Tefsiri, Ahkaf/10, c. 7, S. 117)

Nahl Sûresi 96. Ayet

مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ٩٦


Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَا bulunan
2 عِنْدَكُمْ sizin yanınızda ع ن د
3 يَنْفَدُ tükenir ن ف د
4 وَمَا bulunan ise
5 عِنْدَ yanında ع ن د
6 اللَّهِ Allah’ın
7 بَاقٍ kalıcıdır ب ق ي
8 وَلَنَجْزِيَنَّ elbette vereceğiz ج ز ي
9 الَّذِينَ kimselerin
10 صَبَرُوا sabreden(lerin) ص ب ر
11 أَجْرَهُمْ karşılığını ا ج ر
12 بِأَحْسَنِ en güzeliyle ح س ن
13 مَا
14 كَانُوا olduklarının ك و ن
15 يَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل

مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ 

 

Fiil cümlesidir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. عِنْدَكُمْ  zaman zarfı, ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَنْفَدُ  cümlesi, ism-i mevsûl  مَا ’nın haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَنْفَدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi وَ  ile birinci  مَا ‘ya matuftur. 

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. عِنْدَ  zaman zarfı ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بَاقٍ  kelimesi ikinci  مَا ’nın haberi olup, mahzuf  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir.

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdirî îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَاقٍ ; sülâsî mücerredi  بقي  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

Fiil cümlesidir. نَجْزِيَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَ  tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  صَبَرُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

صَبَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  اَجْرَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِاَحْسَنِ  car mecruru  نَجْزِيَنَّ  fiiline mütealliktir. مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.

يَعْمَلُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz,  tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

اَحْسَنِ  ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ 

 

Önceki anlam için ta’liliyye hükmünde olan ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ayetin ilk cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası mahzuftur. Mekan zarfı  عِنْدَكُمْ, mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَنْفَدُ  cümlesi, mübtedanın haberidir. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Muahhar mübteda olan  بَاقٍ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ  cümlesiyle  مَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَنْفَدُ - بَاقٍۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

مَا عِنْدَ ‘nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

عِنْدَ اللّٰهِ  ve  عِنْدَكُمْ  ifadeleri (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için mecaz olarak kullanılır. Bir şeyi kontrol altında tutmak manasında da mecazî olarak kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Enam/57)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍ  cümlesi,  اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ  cümlesinin muhtevası için tezyîl ve ta’lil cümlesidir. Nitekim onlar için Allah katındaki devamlı yenilenen ve tükenmeyen nimetler, müşriklerin onlara sunmuş oldukları sınırlı ve tükenen nimetlerden daha hayırlıdır. Çünkü insanoğlunun hazinesi vermekle tükenmeye mahkum, Allah’ın hazineleri ise sınırsız ve bâki olandır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

 وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


وَ , atıf harfidir. Kasem üslubunda gelen terkipte  لَ , mahzuf kasemin cevabına gelen harftir. Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş cevap olan  وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

نَجْزِيَنَّ  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  صَبَرُٓوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, masdar tevilinde, nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup  بِاَحْسَنِ ‘nin muzafun ileyhidir.

بِاَحْسَنِ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

اَجْرَهُمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Sabredenlere verilecek mükafat, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir. 

لَنَجْزِيَنَّ   fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Önceki cümledeki gaib zamirden bu cümlede azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَعْمَلُونَ  cümlesi, كَانَ ’nin haberidir.  

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafat, s. 103)

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)

Ayetin başındaki Allah lafzından sonra, bu cümlede azamet zamirine iltifat vardır.

مَا - عِنْدَ - الَّذ۪ينَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Son cümlede yapmak anlamına gelen  فعل  fiili değil de  عمل  fiilinin tercih edilmesinde mürâât-ı nazîr sanatı olabilir.  عمل  canlıdan isteğe bağlı, kasıtlı olarak meydana gelen iyi ya da kötü her fiile denir. Araplar  عمل  fiilini hayvanlara çok nadir nispet etmişlerdir. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

Ayette  بِاَحْسَنِ  [en güzeliyle] ifadesinin kullanılması, onun güzelliğinin mükemmeliyetini bildirmek içindir. Nitekim “ve ahiret sevabının güzelliğini verdi.” (Âl-i İmran Suresi, 148) ayeti de bu kabildendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 

Nahl Sûresi 97. Ayet

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  ٩٧


Erkek veya kadın, kim mü’min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ her kim
2 عَمِلَ bir iş yaparsa ع م ل
3 صَالِحًا iyi ص ل ح
4 مِنْ
5 ذَكَرٍ erkekten ذ ك ر
6 أَوْ veya
7 أُنْثَىٰ kadından ا ن ث
8 وَهُوَ o
9 مُؤْمِنٌ inanmış olarak ا م ن
10 فَلَنُحْيِيَنَّهُ onu yaşatırız ح ي ي
11 حَيَاةً bir hayatla ح ي ي
12 طَيِّبَةً hoş ط ي ب
13 وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ ve elbette veririz ج ز ي
14 أَجْرَهُمْ onların ücretini ا ج ر
15 بِأَحْسَنِ en güzeliyle ح س ن
16 مَا
17 كَانُوا olduklarının ك و ن
18 يَعْمَلُونَ yapıyor(lar) ع م ل
Güzel işler” diye çevirdiğimiz sâlih kelimesi, insanların hem din hem de dünya hayatları için iyi ve yararlı olan bütün faaliyetleri kapsayan bir Kur’an tabiridir. Aslında âyet metninde  “işler” kelimesi yoktur; bununla birlikte diğer birçok âyette sâlih, “iş” anlamına gelen “amel” kavramıyla birlikte kullanıldığı için meâlini böyle verdik. Âyette bu tabirin geçtiği cümle, “kim güzel iş yaparsa...” şeklindeki anlamı yanında, “kim yaptığını doğru ve güzel yaparsa” şeklinde de anlaşılacak bir özellik taşımaktadır. Bu da bize hem işimizin doğru ve yararlı olması hem de onu doğru bir şekilde, meşrû ölçülere göre yapmamız gerektiği fikrini vermektedir. Hatta, Kur’an’daki yaygın kullanımının aksine burada “amelen sâlihan” değil de sadece “sâlihan” kelimesinin kullanılmasında, hâricî işlerimizle birlikte, literatürde “kalbin amelleri” denilen duygu, düşünce ve niyetlerimizi de güzelleştirmemiz gerektiğine bir ima olduğunu söyleyebiliriz. “Hoş bir hayat” tabirindeki hayat kelimesiyle dünya hayatının kastedildiği hususunda hemen hemen görüş birliği vardır (meselâ bk. Taberî, XIV, 170-171; Zemahşerî, II, 343; İbn Atıyye, III, 419). “Hoş bir hayat” müjdesinin ardından ikinci bir müjde olarak zikredilen ecir ise âhiret mükâfatıdır. Böylece âyette dünya ve âhiret mutluluğunun birleştirildiği görülmektedir.
 
 Dünya ve âhiret mutluluğunun birlikte vaad edildiği, böylece Allah’ın en güzel nimetlerinin çok kapsamlı ve zarif bir üslûpla dile getirildiği bu âyet, hayatını güzel işlerle süsleyen müminlere eşsiz bir müjde olduğu kadar gerek müslüman bireyler gerekse müslüman toplumlar için son derece anlamlı bir uyarı ve bir irşad değeri taşımaktadır. Burada yüce Allah, hakkıyla mümin olup işlerini güzel yapanların, yaptığını doğru yapanların; iyi, hayırlı ve faydalı işler yapmayı hayatlarının yasası haline getirenlerin dünya hayatlarının da hoş olacağı, güzel ve mutlu kılınacağı (Taberî, XIV, 171) müjdesini vermekte; bu hususta son derece kesin ifadelerle vaadde bulunmaktadır. Kur’an Allah’ın asla sözünden dönmeyeceğini bildirir (Bakara 2/80), her mümin de buna böyle inanır (Âl-i İmrân 3/194). Buna göre eğer müslümanların dünya hayatları Allah’ın müjdelediği şekilde değilse bunun sebebini yanlış yerlerde aramamalıyız; dönüp kendimize bakmalı, yaptığımız işlerin ve kalplerimizin “sâlih” olup olmadığını kontrol etmeliyiz. Âyet, hayatın güzelleştirilmesinden erkekler kadar kadınların da güzel işler yaparak pay sahibi olmaları gerektiğine işaret etmesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 438-439
Riyazus Salihin, 523 Nolu Hadis
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.”
(Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 130. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 40; İbni Mâce, Zühd 9)

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ 

 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

عَمِلَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. صَالِحاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ ذَكَرٍ  car mecruru  عَمِلَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اُنْثٰى  atıf harfi اَوْ  ile  ذَكَرٍ ’e matuf olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. وَهُوَ مُؤْمِنٌ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  مُؤْمِنٌ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَوْ ; Türkçede “veya, yahut ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

صَالِحاً  ; sülâsî mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

مُؤْمِنٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)    

 

 

 فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ 

 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

İsim cümlesidir. Kasem ve cevabı mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, نحن  şeklindedir. 

نُحْيِيَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَ  tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حَيٰوةً  mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.  طَيِّبَةً  kelimesi  حَيٰوةً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz,  tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Mef’ûlu Mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi şeklinde, aynen, tıpkı tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir.Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُحْيِيَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

طَيِّبَةًۚ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  

Fiil cümlesidir. نَجْزِيَنَّهُمْ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَ  tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَجْرَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِاَحْسَنِ  car mecruru  نَجْزِيَنَّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır.  مَا  ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir.  كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mandubdur.

يَعْمَلُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ 

 

Ayet, istînafiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ عَمِلَ صَالِحاً  cümlesi, şarttır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde مَنْ  şart ismi mübtedadır.  

Haber konumundaki  عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.)

مِنْ ذَكَرٍ  ve ona tezat nedeniyle atfedilen  اُنْثٰى  car-mecrurları, failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

ذَكَرٍ  ve  اُنْثٰى  kelimelerindeki nekrelik, cins ifade eder. Salih amel yapan kimseler dedikten sonra kadın ve erkek olarak açıklanması, ibhamdan sonra izah babında ıtnâb sanatıdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  عَمِلَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

وَهُوَ مُؤْمِن  cümlesi ism-i mevsûlden haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Müsned olan مُؤْمِن ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin müsnedün ileyhteki istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Halidi, Vakafat, s. 112) 

مَنْ  kelimesi; mana bakımından her ikisini de kapsadığı halde ayrıca kadın ve erkek şeklinde açıklanması, bu kelimenin her iki tür için kullanıma uygun müphem bir lafız olmakla birlikte, zikrolunduğu zaman zahir manası erkeklere mahsus olması dolayısıyladır. Bundan dolayı açık bir şekilde “erkek olsun, kadın olsun” denmek suretiyle vaadin her iki türü de içine alması istenmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Mef’ûl olan  صَالِحًا ‘daki nekrelik tazim ve nev ifade eder.

Bu ayetteki  مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى  ve  وَهُوَ مُؤْمِنٌ  ifadeleri tetmîm için gelmiştir. Birincisiyle cennete girme hükmüne hem erkek hem de kadınların, ikincisiyle de sadece mümin olanların dahil olduğu ifade edilerek  مَنْ يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتِ  [kim iyi işler yaparsa] hükmü daraltmıştır. (Ali Bulut, Kur'an-ı Kerim’de Itnâb Üslûbu)

Bunlar zikredilmek suretiyle kelamın manası tamamlanmış ve ifade son derece beliğ olmuştur. Eğer bu iki cümlecik hazf edilmiş olsaydı, sözün anlamı eksik kalır ve beyanın güzelliği bozulurdu.  (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

هُوَ مُؤْمِنٌ [Mü'min olarak] çünkü sevabı hak etmede kâfirlerin ameline itibar yoktur. Ona karşı sadece beklenen azabın hafifletilmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةً  cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Kasem üslubundaki terkip, takdiri  نحن  olan mahzuf mübtedanın haberidir. Sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, ayetin başındaki şart cümlesinin cevabıdır. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Bu takdire göre cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

فَ , karinesiyle gelen haber konumundaki cevap cümlesinde,  لَ  mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş cevap olan  لَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

طَيِّبَةًۚ , mef’ûlü mutlak olan  حَيٰوةً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَنُحْيِيَنَّهُ - حَيٰوةً  kelimeleri arasında iştikak cinası, reddü’l-acüz ale’s-sadr, ذَكَرٍ - اُنْثٰى  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ  [Ona elbette hoş bir hayat yaşatacağız] dünyada güzel bir hayat yaşar, çünkü zengin ise bu mana açıktır; fakir ise yaşamı kanaat, kısmete rıza ve ahirette mükâfat beklemekle hoş olur. Kâfir ise öyle değildir; eğer fakir ise açıktır, eğer zengin ise hırs ve elden kaçırma korkusu ona mutlu bir hayat yaşatmaz. Bunun ahirette olacağı da söylenmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Çoğu kez hayat kelimesi; muayyen bir vakte işaret eden, şahsın hayatı anlamında kullanıldığında, hayat kelimesinden o belirli zaman dilimi kastedilir. İşte bu itibarla ayette hayat, “güzel” vasfıyla vasıflandırılmıştır. Yani, o zaman diliminde meydana gelen şeylerin güzelliği kastedilir ve bu vasıflandırma aklî mecaz olarak da isimlendirilebilir. Hayatın içerisinde ne varsa güzeldir manası çıkar ve bu güzellikler, ömür içerisindeki geçici-arızi hallerle kıyaslanır. Neticede müslüman olarak ölmüş ve salih ameller işlemiş kişinin, yapmaya niyetlenip de ömrü sebebiyle yetişemediği hayırlar, yapmış olduklarından telafi edilerek Allahın fazlıyla yapmış gibi sayılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

 وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 

وَ , atıf harfidir. Cümle önceki kasem cümlesinin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş cevap olan  وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.

اَجْرَهُمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Sabredenlere verilecek mükafat, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.  

بِاَحْسَنِ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

لَنَجْزِيَنَّهُمْ  ve  فَلَنُحْيِيَنَّهُ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

Masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, masdar tevilinde, nakıs fiil  كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَانَ ’nin haberi olan  يَعْمَلُونَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Ayetin son bölümünün önceki ayetle aynı olması sebebiyle aralarında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s- sadr sanatları vardır.

صَالِحاً - طَيِّبَةًۚ - اَحْسَنِ  ve  لَنَجْزِيَنَّهُمْ - اَجْرَهُمْ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

عَمِلَ - يَعْمَلُونَ  kelimeleri arasında arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

فَلَنُحْيِيَنَّهُ  ile  لَنَجْزِيَنَّهُمْ  kelimelerinde müfred ve cemi zamirler arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Vakafat, s. 103)

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s. 124)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur'an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur'an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)


عَمِلَ  fiilinin mef’ûlu olan  صَالِحاً  ism-i faildir. İsm-i mef’ûl yerinde ism-i fail kullanılması mecazî isnaddır. Mefûliyyet alakasıyla mecaz-ı aklîdir. صَالِحاً ’daki tenvin tazim ifade eder. 

صَّالِحَا  kelimesi hazfedilmiş bir amel kelimesinin sıfatıdır. Aslında  عَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا  şeklinde gelmesi beklenirdi.  آيَاتٍ بَيِّنَات  ibaresi de böyledir. Çoğu zaman  آيَات  mahzuf olur, sadece sıfatı olan  بَيِّنَات  gelir. 

Nahl Sûresi 98. Ayet

فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ  ٩٨


Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِذَا zaman
2 قَرَأْتَ okuduğun ق ر ا
3 الْقُرْانَ Kur’an ق ر ا
4 فَاسْتَعِذْ sığın ع و ذ
5 بِاللَّهِ Allah’a
6 مِنَ -dan
7 الشَّيْطَانِ şeytan- ش ط ن
8 الرَّجِيمِ kovulmuş ر ج م
Hitap Hz. Peygamber’e olmakla birlikte onun şahsında bütün insanların dikkati, bunca hikmetli bilgi ve uyarılar içeren Kur’an’a çekilmektedir; çünkü bu ve benzeri müjde, irşad ve uyarılarıyla Kur’ân-ı Kerîm insanlığa en doğru ve en güvenilir rehberdir. Fakat Kur’an’ın rehberliğinden yararlanabilmek için âyette, “kovulmuş şeytan”ın vesveselerine karşı Allah Teâlâ’ya sığınmamız öğütlenmekte; böylece dolaylı olarak zihin ve kalbimizi kötü duygu ve düşüncelerden uzaklaştırıp Kur’an’ın ışığına açmamız gerektiğine işaret edilmektedir. Bu öğüt dolayısıyla müslümanların Kur’an okumaya başlarken “besmele”den önce “eûzü” çekmeleri gelenek olmuştur (ayrıca bk. Fâtiha 1/1, “eûzü”nün tefsiri).
 
 Bu şekilde Allah’a inanıp O’na sığınanlar, O’na dayanıp güvenenler üzerinde şeytan hâkimiyet kuramaz. Fakat âyette bunu bildiren ifadenin mutlak olup olmadığı hususunda değişik yorumlar yapılmıştır. Bunlar içinde en isabetli ve gerçekçi görüneni şöyle özetlenebilir: Allah’a imanı, bağlılığı ve güveni tam olanlara şeytan bazı hatalar işletmeyi başarsa da, onları inkâr ve şirk gibi affedilmez bir günaha saptıramayacaktır (bk. İbn Atıyye, III, 420; Kurtubî, X, 183-184). Nitekim Kurtubî, İblîs’in Hz. Âdem ve Havvâ’ya günah işlettiğini hatırlatarak, şeytanın müminlere asla günah işletemeyeceği şeklindeki yorumu gerçekçi bulmaz. 100. âyete göre şeytanın insanlar üzerinde hâkimiyet kurmasının asıl sebebi onların kendi tavırlarıdır. Şeytanı kendilerine velî yapanların onun hâkimiyeti altına girecekleri açıktır.
 
 Şeytan cinlerin hemcinsi ve ulusudur. Allah’a inanıp güvenenlere etkisi olamayacağına göre cinlerden korkmak ve cincilere gitmek için de bir sebep yoktur. Allah’a inanmak ve güvenmek cinlere karşı korunmanın en güvenli yoludur.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 439

فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

فَ  istînâfiyyedir.  اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezm etmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. قَرَأْتَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قَرَأْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. الْقُرْاٰنَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اسْتَعِذْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. بِاللّٰهِ  car mecruru  اسْتَعِذْ  fiiline mütealliktir.  مِنَ الشَّيْطَانِ  car mecruru  اسْتَعِذْ  fiiline mütealliktir.  الرَّج۪يمِ  kelimesi  الشَّيْطَانِ  ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَعِذْ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  عوذ ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. 

فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

 

فَ , istînâfiyye, اِذَا , şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. 

Şart üslubundaki terkipte, mazi fiil sıygasında gelen şart cümlesi  قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ , aynı zamanda  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhidir. Şart manalı zaman zarfı olan  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

فَ  karînesiyle gelen  فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ  cümlesi şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.  

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الشَّيْطَانِ için sıfatı olan  الرَّج۪يمِ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

شيطان - الرجيم  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِذَا  edatı mazi, hal ve istikbal manasında gelebilir. Bu edat, muzari fiilde olduğu gibi mazi, hal ve istikbal ifade eden durumlarda istimrar için kullanılır. (Süyûtî, el-İtkan , İtkan, c. 1, s.407)

Yani ayette “Kuran okuyacağınız zaman kovulmuş şeytandan devamlı olarak Allah’a sığının.” anlamı vardır.

قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ  [Kur'an okudun] cümlesinde iştikak cinâsı vardır. Aynı zamanda burada mecaz-ı mürsel de vardır. Müsebbep, sebep yerinde kullanılmıştır. Yani “Kur'an okumak istediğin zaman” demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ ’daki  فَ , takibiyyedir. Ayet zahiren, istiazenin (yani şeytandan Allah'a sığınmanın) Kur'an okumanın peşi sıra yapılacağı manasına gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Mana Kur'an okumaya karar verdiğin veya azmettiğin ya da istediğin zaman hemen Allah'a sığın şeklindedir. Nitekim Kuran okumaya başlarken istiaze sünnettir. Burada istiazenin  فَ  harfiyle atfedilmesi okumak fiilinin “okumayı istemek ve azmetmek” manasında olduğunun delilidir. Müsebbebiyyet alakasıyla fiil zikredilmiş, bu fiile sebep olan arzu kastedilmiştir. Müsebbep hemen hasıl olduğu için sebebin ne kadar kuvvetli olduğunu ifade maksadıyla bu mecaz üslubu tercih edilmiştir. Bunda, müminleri azimle fiili birleştirmeye teşvik etmek ve tenbih gayeleri de vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Kur'an okuduğun zaman; okumak istediğin zaman, Mesela, “namaza kalktığınız zaman” (Maide Suresi, 6) ayeti gibi kovulmuş şeytandan Allah'a sığın seni onun vesveselerinden korumasını iste, sana okumada vesvese vermesin. Cumhur bunun müstahap olduğu görüşündedir. Bunda şuna delil vardır ki namaz kılan her rekatta eûzu çeker, çünkü bir şarta bağlı hüküm kıyasa göre onun tekrarı ile tekerrür eder. Bunun iyi amelden ve ona edilen vaatten sonra zikredilmesi, okuma sırasında eûzü çekmenin de bu türden olduğunu akla getirir. İbn Mesud (r.a) şöyle buyurmuştur: Resulullah’a (s.a.v) Kur'an okudum  أعوذ بالله السميع العليم من الشيطان الرجيم  dedim, bana: أعوذ بالله من الشيطان الرجيم, dememi söyledi ve Cebrail bana Kalem'den, Levh-i Mahfûz'dan böyle okuttu, dedi.(Beyzâvî,  Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayetteki Kur'an okuduğun zaman ifadesi, Hz. Peygambere (s.a.v) bir hitaptır. Ama bununla bütün müminler kastedilmiştir. Çünkü Peygamber bile Kur'an okurken eûzu besmele çekmeye muhtaç olunca O’nun dışındaki kimseler buna haydi haydi muhtaç olur. Ayetteki şeytan ile İblis'in kastedildiği ileri sürülmüştür. Ama doğruya en yakın olan, bu kelimenin başındaki elif-lam'ın, “cins” manasını ifade etmesidir. Çünkü vesvesede, bütün  شيطان الرجيم ’lerin (kovulmuş şeytanların) payı vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nahl Sûresi 99. Ayet

اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ  ٩٩


Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّهُ çünkü
2 لَيْسَ yoktur ل ي س
3 لَهُ o(şeyta)nın
4 سُلْطَانٌ bir gücü س ل ط
5 عَلَى üzerinde
6 الَّذِينَ
7 امَنُوا inananlar ا م ن
8 وَعَلَىٰ ve üzerinde
9 رَبِّهِمْ Rablerine ر ب ب
10 يَتَوَكَّلُونَ dayananlar و ك ل

اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

هُ  muttasıl zamir  اِنَّ ’in ismi olarak mahallen mansubdur. لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ  cümlesi,  اِنَّ ’in haberi olarak mahallen merfûdur.

لَيْسَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَه  car mecruru  لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  سُلْطَانٌ  kelimesi  لَيْسَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.  عَلَى الَّذ۪ينَ  car mecruru  سُلْطَانٌ ’a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru  يَتَوَكَّلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَتَوَكَّلُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يَتَوَكَّلُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

 

Ayet, talebin mahzuf cevabına, ta’lîliyye olarak gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Yani استعذ بالله من الشيطان تكف شرّه “Şeytandan Allah'a sığınınca onun şerrinden uzaklaşırsın. Çünkü …..” demektir.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِنَّ ’nin haberi olan  لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  cümlesi, nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sübut ve istimrar ifade eden cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُ  car-mecruru, لَيْسَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  سُلْطَانٌ  muahhar ismidir. 

سُلْطَانٌ ’a müteallık olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  عَلٰى رَبِّهِمْ  car mecruru,  يَتَوَكَّلُونَ ‘e takdim edilmiştir.

Mamulün amiline takdimi, kasr ifade etmiştir. Iki tekit hükmündeki kasr car-mecrurla fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

عَلٰى رَبِّهِمْ  maksûrun aleyh/mevsûf,  يَتَوَكَّلُونَ  sıfat/maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Yani onların tevekkülleri, sadece ve sadece rablerinedir.

Mecrurun fiile takdimi kasr içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

رَبِّهِمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  هِمْ  zamirinin işaret ettiği kişiler şeref kazanmıştır. 

Önceki ayetteki lafza-ı celâlden sonra zamir makamında Rab isminin zikredilmesinde, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. Allah'ın kullarına rububiyet vasfıyla muamele ettiğine dikkat çekmek için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

اٰمَنُوا  ile  يَتَوَكَّلُونَ  kelimeleri arasında maziden muzariye geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

İman edenler ibaresinden sonra tevekkül edenler sıfatı, hususun umuma atfı babında ıtnâbdır. Çünkü iman eden zaten Allah’a tevekkül eder.

اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  cümlesi istiaze emrinin yahut onun kastedilen cevabının yani “O, seni korur” gibi bir gizli cümlenin illetidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şüphe yok ki onun iman edenler ve Rablerine güvenenler üzerinde gücü yoktur, otorite ve yetkisi yoktur; çünkü onun emirlerini dinlemez ve vesveselerini kabul etmezler. Ancak nadiren ve gaflet anlarında böyle şey olabilir. Bunun içindir ki eûzu çekmeleri emredilmiştir. Eûzu emrinden sonra otoritesinden bahsedilmesi onun herkes için geçerli bir yetkisinin olduğu akla gelmemesi içindir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

Nahl Sûresi 100. Ayet

اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟  ١٠٠


Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا sadece
2 سُلْطَانُهُ onun gücü س ل ط
3 عَلَى üzerinde
4 الَّذِينَ kimselere
5 يَتَوَلَّوْنَهُ onu dost tutan(lar) و ل ي
6 وَالَّذِينَ ve kimselere
7 هُمْ onlar
8 بِهِ onu
9 مُشْرِكُونَ ortak koşan(lar) ش ر ك

اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

سُلْطَانُهُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلَى الَّذ۪ينَ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَوَلَّوْنَهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.  

يَتَوَلَّوْنَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

يَتَوَلَّوْنَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  ولي ’dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟

 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl atıf harfi  وَ ’la önceki ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  مُشْرِكُونَ ’ye mütealliktir. مُشْرِكُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.  

مُشْرِكُونَ  sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Kasr edatı  اِنَّمَا  ile  tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyh faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla izafet terkibiyle gelmiş ve şeytana aid zamire muzaf olan  سُلْطَانُ  için tahkir ifade etmiştir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  عَلَى الَّذ۪ينَ , mahzuf habere mütealliktir. اِنَّمَا  edatıyla oluşmuş iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve mahzuf haber arasındadır. 

سُلْطَانُهُ  maksûr/mevsûf, عَلَى الَّذ۪ينَ  müteallakı olan haber maksûrun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf sıfat ale’s-sıfattır. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

اِنَّمَا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mahzuf habere müteallik ism-i mevsûlün sılası olan  يَتَوَلَّوْنَهُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki önceki mevsûle atfedilen, ikinci ism-i mevsûlun sılası olan  هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur olan  بِه۪ , amili  مُشْرِكُونَ۟ ’ye, hasr ifadesi için takdim edilmiştir.

Mamulün amiline takdimi, kasr ifade etmiştir. İki tekit hükmündeki kasr car-mecrurla fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

بِه۪  maksûrun aleyh/mevsûf,  مُشْرِكُونَ۟  sıfat/maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. 

بِه۪ مُشْرِكُونَ  car mecrurun takdimi hasr ifade eder. Yani sadece ortak koşmaları sebebiyle müşrik oldular.  لَوْ شاءَ اللَّهُ ما أشْرَكْنا (Enam/148) şeklindeki sözlerine cevaptır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayette ihtibak sanatı vardır. Cümlenin başındaki  سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ  sözünden sonra  سُلْطَانُهُ عَلَى  ibaresi düşürülmüş, الَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟  sözüyle yetinilmiştir.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)

Ayette  الَّذ۪ينَ ’nin tekrar edilmesinde reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ  ile  وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟  arasında;  ilk cümledeki  هُ  zamiri şeytana, ikinci cümledeki  هُ  zamiri Allah'a ait olduğu için gramer yapısı bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı) 

İsm-i mevsûlun sılası devamlılık ve istikrara delalet için isim cümlesi olarak gelmiştir. Çünkü şirk koşmak devamlılık arz eden bir sıfattır ve masiyet’in aksine karar kıldığı yer kalp, dışa vuran yüzü ise organlardır. Burada şeytanın müşrikler üzerindeki hakimiyetinin çok güçlü ve devamlı olduğuna işaret vardır. Çünkü bu hakimiyet, değişmez ve sürekli olan bir hakimiyettir.(Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayetten önce mütevekkil müminlere şeytanın hükmünün olmadığı zikredildikten sonra burada da onun hükmünün müşrik dostlarına mahsus olduğunun zikredilmesi, Allah'a tevekkül hak ile şeytan dostluğu hak arasında mefhum olarak olabilse bile gerçekte bir orta hal olmadığına ve Allah'a tevekkül etmeyen kimsenin, farkında olmadan şeytanın dostları zümresine dahil olduğuna delildir. Zira bundan önceki illet, bu ayet ile tamamlanmaktadır. Bu itibarla ayet, tevekküle ve zıddından kaçınmaya ziyadesiyle teşvik etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nahl Sûresi 101. Ayet

وَاِذَا بَدَّلْـنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ  ١٠١


Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذَا ve zaman
2 بَدَّلْنَا değiştirdiğimiz ب د ل
3 ايَةً bir ayeti ا ي ي
4 مَكَانَ yerine ك و ن
5 ايَةٍ bir ayet ا ي ي
6 وَاللَّهُ ve Allah
7 أَعْلَمُ bilirken ع ل م
8 بِمَا ne
9 يُنَزِّلُ indirdiğini ن ز ل
10 قَالُوا derler ق و ل
11 إِنَّمَا şüphesiz
12 أَنْتَ sen
13 مُفْتَرٍ iftira ediyorsun ف ر ي
14 بَلْ hayır
15 أَكْثَرُهُمْ onların çokları ك ث ر
16 لَا
17 يَعْلَمُونَ bilmiyorlar ع ل م
Allah’ın, bir âyetin yerine başka bir âyeti getirmesine nesih denmektedir. Burada değiştirildiği ifade edilen “âyet”le, Kur’an âyetinin kastedildiğini kabul eden İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu Kur’an’ın bir âyetinin hükmünün daha sonra gelen bir âyetle değiştirilebileceğini veya tamamen kaldırılabileceğini söylemişler ve bu görüşlerine konumuz olan âyetle, Bakara sûresinin 106. âyetini delil göstermişlerdir. İmam Ebü’l-Hasan el-Mâverdî’nin en-Nüket ve’l-uyûn adlı tefsirinde (III, 214) aktardığı başka bir görüşe göre konumuz olan âyette Kur’an’ın bir âyetinin başka bir âyetle değiştirilmesi değil, yüce Allah’ın eski bir dinin hükmünü (o hükmü bildiren âyeti) sonradan gelen bir dinin hükmüyle (meselâ Tevrat ve İncil’deki bir hükmü Kur’an’ın bir âyetiyle) değiştirmesi kastedilmiştir (neshin anlamı, kapsamı ve Kur’an’da nesih konusunda bk. “Tefsire Giriş” bölümü, “I. Kur’ân-ı Kerîm F) Nesih” başlığı; Bakara 2/106).
 
 Hz. Peygamber, kendisine indirilen ve eski bir hükmü ortadan kaldıran bir âyeti Mekkeliler’e tebliğ ettiğinde onu zor durumda bırakmak için bahane arayan putperestler, eğer Peygamber’in bildirdikleri Allah’tan olsaydı bunların değişmemesi gerektiğini ileri sürerek, “Bütün bunları sen uyduruyorsun, işine geldiği gibi değiştiriyorsun” şeklinde ithamlarda bulunuyorlardı. “...Onların çoğu bilmiyorlar” ifadesi, bir dönemde bir hükmün, başka bir dönemde farklı bir hükmün insanların daha çok yararına olacağı gerçeği konusunda müşriklerin cehaletini dile getirmektedir (İbn Atıyye, III, 420).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 441

وَاِذَا بَدَّلْـنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. بَدَّلْـنَٓا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

Fiil cümlesidir. بَدَّلْـنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur.  اٰيَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَكَانَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  اٰيَةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَدَّلْـنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بدل ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  itirâziyyedir. Haliyye olması da caizdir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  اَعْلَمُ  haber olup damme ile merfûdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl   بِ  harf-i ceriyle  اَعْلَمُ ’ya mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يُنَزِّلُ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur.

يُنَزِّلُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli, اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍ ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اِنَّـمَٓا , kâffe ve mekfufedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  demektir.

Munfasıl zamir  اَنْتَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُفْتَرٍ  haber olup, mahzuf  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir.

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri îrab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzî olarak îrab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. Îrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https:// islamansiklopedisi.org

يُنَزِّلُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

مُفْتَرٍ  ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan if’tiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَعْلَمُ  ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

İsim cümlesidir. بَلْ  idrâb ve atıf harfidir.  اَكْثَرُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُون  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna “idrab (اِضْرَابْ)” denir. “Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki” anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder: 1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki halbuki bilakis, aksine” manaları verilir.

2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَكْثَرُ ; ism-i tafdildir.

وَاِذَا بَدَّلْـنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Şart üslubunda gelen ayette  اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan şart cümlesi  بَدَّلْـنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ  cümlesinde  وَ  itiraziyyedir. Ana cümlenin anlamına tesiri olmayan itiraz cümleleri, parantez arası cümleler vasıtasıyla yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Mübteda ve haberden oluşmuş, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük haşyet uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اَعْلَمُ ’ya müteallık, mecrur mahaldeki mevsûlün sılası olan  يُنَزِّلُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اٰيَةً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tazim ifade eder. Bu kelimenin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نزّل  fiili  تفعيل  babındandır. تفعيل  babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder. Fiile fiilin azar azar gerçekleştiği anlamı katar.

اَعْلَمُ ’da irsâd sanatı vardır.

بَدَّلْـنَٓا  ve  يُنَزِّلُ  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekit edilmiştir. اِنَّمَٓا  kasır edatı, اَنْتَ  mübteda,  مُفْتَرٍ  haberdir. 

Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  اَنْتَ  mevsûf/maksûr,  مُفْتَرٍ  sıfat/maksûrun aleyh yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

بَدَّلْـنَٓا  ile Allah kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişte ve  بَدَّلْـنَٓا  ile  يُنَزِّلُ  fiilleri arasında maziden muzariye geçişte iltifat sanatı vardır. 

Burada müşriklerin bu sözünü hikâye etmek, o küfrün, şeytanın dürtülerinden kaynaklandığını ve onların şeytanın dostları olduklarını zımnen bildirmek içindir.(Ebüssuûd,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Nesihteki ilahi hikmeti açıklamak için gelmiştir. Burada, birinci şahıstan üçüncü şahsa dönüş sanatı vardır. Allah lafzının söylenmesi ise kalplere korkuyu yerleştirmek içindir. (Sâbûnî,Safvetü't Tefasir) 

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ  Cenab-ı Hak, [Halbuki Allah neyi indireceğini çok iyi bilendir.]buyurmuştur. Bu ifade, bir cümle-i itirâziyye (ara cümle)dir Buna göre mana, “Allah indireceği nâsihi, mensûhu, şiddetli ve yumuşak ifadeyi en iyi bilendir yani kullarının maslahatlarını en iyi bilendir.” şeklindedir. Bu, kâfirleri “sen, ancak bir iftiracısın” şeklindeki sözlerinden ötürü bir kınamadır. Yani “Allah indireceği şeyi en iyi bilendir. Binaenaleyh o kâfirlere ne oluyor ki bu tebdîl ve nesihten ötürü, Muhammed'e iftiracı diyorlar.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi, intikal için gelmiştir.

Mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh olan  اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

İsm-i tafdil vezninde gelen  اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.

Menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve istimrar ifade eden  لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü  tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. 

يَعْلَمُونَ  - اَعْلَمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بَلْ  atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437) 

بَلْ  atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)

Nahl Sûresi 102. Ayet

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ  ١٠٢


Ey Muhammed! De ki: “Ruhu’l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur’an’ı Rabbinden hak olarak indirdi.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 نَزَّلَهُ onu indirdi ن ز ل
3 رُوحُ Ruhu’l- ر و ح
4 الْقُدُسِ -Kudüs ق د س
5 مِنْ -nden
6 رَبِّكَ Rabbi- ر ب ب
7 بِالْحَقِّ gerçek olarak ح ق ق
8 لِيُثَبِّتَ sağlamlaştırmak için ث ب ت
9 الَّذِينَ kimseleri
10 امَنُوا inanan(ları) ا م ن
11 وَهُدًى ve yol gösterici ه د ي
12 وَبُشْرَىٰ ve müjde olarak ب ش ر
13 لِلْمُسْلِمِينَ müslümanlara س ل م
Ruhu’l-Kudüs”ten maksat Cebrâil’dir (bilgi için bk. Bakara 2/87, 97). Âyet müşriklerin yukarıdaki iddiasını reddetmekte ve bu münasebetle vahyin aslî hedefini de özetlemektedir. Buna göre vahyin temel gayesi, ortaya koyduğu çeşitli kanıtlarla inananların imanını pekiştirmek, Allah’ın buyruk ve hükümlerine teslim olanlara, yanlış inanç ve davranışlardan korunup doğru yola yönelmelerinde rehber olmak, bu yolda ilerleyenlere kurtuluş ve mutluluk müjdeleri vermektir. Böylece âyet, dolaylı olarak muhataplarını, Peygamber’in tebliğlerini peşinen reddetmek yerine bu hedefler üzerinde düşünmeleri gerektiği hususunda uyarmaktadır.
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 441

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mekulü’l-kavli,  نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

نَزَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُوحُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْقُدُسِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

مِنْ رَبِّكَ  car mecruru  نَزَّلَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بِالْحَقِّ  car mecruru  نَزَّلَ ’deki failin mahzuf haline veya  رَبِّكَ ’deki muhatap zamirine mütealliktir.

لِ  harfi,  يُثَبِّتَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.

اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  نَزَّلَ  fiiline mütealliktir. 

يُثَبِّتَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  

وَ  atıf harfidir. Haliyye olması da caizdir. هُدًى  elif üzere mukadder kesra ile mecrur olup masdar-ı müevvel’e matuftur. Veya mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هو (O) şeklindedir.

بُشْرٰى  atıf harfi  وَ ’la  هُدًى ’e matuftur. لِلْمُسْلِم۪ينَ  car mecruru  بُشْرٰى ’ya müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır. 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُثَبِّتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ثبت ‘dir. 

نَزَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

مُسْلِم۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayetin başında  قُلْ  emrinin bulunması mekulü’l-kavlin Allah katında bir önemi, şanı ve ciddiyeti bulunduğuna işaret eder.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

رَبِّكَ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كَ  zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet, Allah Teâlâ’nın onu koruyup desteklediğinin işaretidir. 

كَ  zamiri Peygamberimize ait ise zamirde iltifat var demektir.  مِنْ ربي  (Rabbimden) demesi beklenirdi.

بِالْحَقِّ  car-mecruru, نَزَّلَهُ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf  رُوحُ الْقُدُسِ  izafetinde, temiz manasında olan  الْقُدُسِ , sıfat olmasına rağmen mevsufuna izafe edilmiştir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

Sebep bildiren harf-i cer  لِ  ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte  نَزَّلَ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لِيُثَبِّتَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Birbirine matuf  هُدًى  ve  بُشْرٰى  kelimeleri tezayüf nedeniyle masdar-ı müevvele atfedilmiştir.

لِلْمُسْلِم۪ينَ  car-mecruru, بُشْرٰى ‘ya mütealliktir.

بُشْرٰى - هُدًى - بِالْحَقِّ  kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

رُوحُ الْقُدُس  ifadesinde  istiare vardır. Çünkü bununla kastedilen, - ona selam olsun- Cebrail’dir. Kudüs temizliktir. Ona Rûhulkudüs (temiz ruh) adının verilmesi, dinin canlılığının, müminlerin temizliğinin, onun (Cebrail’in) peygamberlere -onlara selam olsun- getirdiği hükümler, şeriatlar, edepler ve faydalı şeyler sayesinde gerçekleşmesidir. 

رُوحُ الْقُدُسِ ’un indirdiği şeyin özellikleri sayılmıştır ki bu taksim sanatıdır. 

حَقِّ - بُشْرٰى - هُدًى - اٰمَنُوا - مُسْلِم۪ينَ - رُوحُ الْقُدُس - رَبِّ   kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ينزِّل  ve  نَزَّلَ  fiillerindeki  تفعيل  babı, Kur'an'ın maslahat icabı ve değişim gereği olarak azar azar indirildiğine dikkat çekmek içindir. تفعيل  babı, fiil, fail veya mef‘ûlde kesret ifade eder. 

Ayetteki  هُدًى  ve  بُشْرٰى..... ifadeleri mef'ûlün leh olup  يُثَبِّتَ  fiilinin mahalline matuftur. Buna göre ifadenin takdiri, “Onları sabit kadem kılmak, irşad etmek ve müjdelemek için” şeklinde olur. Bu ifadede, bu sıfatların zıddının müminlerin dışındakiler için olduğuna da bir tarîz ve çıtlatma vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

İslam dünya hayatı için çalışmaya, ahiret için de hazırlıklı olmaya teşvik eder.
Kur'an-ı Kerim'i okumak ayetleri üzerinde iyice düşünmek hidayetin ve dünya ve ahirette mutluluğa ulaşmanın yoludur.

Kur'an okumaya başlamadan önce ve bütün amellerimizde uyunması gereken edeplerden birisi de kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmaktır.
Şeytan zayıftır, iman gücü önünde direnemez.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Allah’ın rahmetiyle donattığı, hayatının baharında olan biri yaşarmış. Nefsi, geçici olanların peşinden koşar, kalbi ise kalıcı olanlara gitmeleri gerektiğini hatırlatırmış. Bedeni ikisinin arasında kararsız, gidip gelirmiş. Ruhunun hali ise sıkıştıkça sıkışırmış. Bilinirmiş ki; zaman, Allah rızası için yaşamayan her kulun, sadece, aleyhine işlermiş. 

Yolunda ilerlerken, karşı taraftan kendisine benzeyen birinin geldiğini görmüş. Halini tavrını beğendiği bu kişiyle tanışmak umuduyla hızlanmış. Burun buruna geldiklerinde şaşırmış çünkü önünde bir ayna duruyormuş. Aynadaki yansıması konuşmaya başlayınca, iki adım geriye doğru sıçramış:

“Hayatının baharında oluşuna güvenme, kışın ne zaman geleceği belli olmaz. 
Dünyalıklara sırtını dayama, seninle ne kadar kalacakları bilinmez.

Mutluluğu ısrarla dünyalıklarda arama çünkü kavuşsan bile; ya kıymetini bilmezsin ya varlığına alışırsın ya da terkedilirsin. Yine mutsuzluğa düşersin. 

Sahip olmak istediklerine bak. Aşırıya kaçan nefsinin gerçek haliyle yüzleş ve kendini kandırmayı bırak. Yine acıkacaksın ve yine daha fazlasını isteyeceksin.

Her dünyalığın başlangıcı olduğu gibi sonu da vardır. Elindekileri ve karşılaştığın kolaylıklarla zorlukları, Allah’ın rızasını kazanmak ümidiyle birer fırsata çevir.

Nefsini vesveseleriyle besleyen kovulmuş şeytandan Allah’a sığın ve dilinle kalbini Allah’ın kelamıyla meşgul et. Kurtuluşun için kolaylık iste.

Belki yarın deme. Hangi bugününün son olduğundan emin olamazsın. Belki yarın deme. Geçicilere dalarsın da, kalıcılara olan son çıkış kapısını da kaçırırsın.”

Bir rüya gibi bütün ömrünü gösterdikten sonra yolundan çekilmiş. Meğer aynanın arkasından itibaren yol ikiye ayrılıyormuş. Kalbi hasretle kalıcıların yoluna bakarken, nefsi geçicilerin yoluna çekiştirmiş. Kim bilir hangi yolda ilerlemeyi seçmiş?

Allahım! Kovulmuş şeytandan, vesveselerinden, nefsimin doyumsuzluğundan ve nefsiyle şeytana uyup yolundan sapanlardan Sana sığınırım. Beni; Kur’an-ı Kerim’i kendisine dost edinenlerden eyle. Ki yeryüzünde rehberim, kararsızlığımda yol göstericim, umutsuzluğumda müjdem ve unuttuğumda hatırlatıcım olsun. Beni; Sana iman ederek güzel işler yapanlardan, bereketli ve huzurlu bir hayat yaşattıklarından, kurtuluşuna ve nimetlerinin daha güzellerine kavuşanlardan, rahmetine ve mükafatlarına nail olanlardan eyle. 

Amin.

***

Zamanların ve yerlerin birindeki hocalardan biri dersine şöyle başladı:

Allah Teâlâ, Nahl suresinin 98. ayetinde şöyle buyurur: 

‘Kur’an okuyacağın vakit o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.’

Allah’ın kelamını okuyan kişinin ilk adımı, elindeki kitabı indiren alemlerin rabbine sığınmaktır. Kimden? Şeytandan. Şeytanın en bilinen özelliği nedir? Kibir. Kur’an-ı Kerim’i okumak da bir ibadettir değil mi? Lakin her şeyin en iyisini bildiğini sananın kalbi onu okumaktan gelecek hayırlara kapalıdır. 

Kur’an-ı Kerim en doğru kaynaktır ama nefsani şüphelerden arınmak, şeytani ukalalıklardan uzaklaşmak, bu eşsiz kitabın rehberliğinden faydalanmak ve nuruyla aydınlanarak yaşamak için kişinin haddini bilmesi ve edebini takınması şarttır. Zira, yeryüzü çok okuyanlarla ve yüzünden okuduğu kitapları en doğru şekilde anladığı iddiasıyla kendi aklına güvenerek alim olduğuna inananlarla doludur ama bunların hepsinin Allah yolunda olmadığı aşikardır. 

İşte, belki de bu sığınmanın en önemli amaçlarından biri budur yani kişiye aciz bir kul olduğunu hatırlatmaktır. Ancak o zaman kişi, kalbini tam anlamıyla açabilir ve Allah’ın sözünün en üstün söz olduğunu idrak eder. Kendi aklını üstün tutan ise almak istediklerini alır, nefsinin beğenmediklerini ise çeşitli bahanelerle kenara atar. Yanılır ve yanıltır. Kendine güvenmenin verdiği heyecanla büyük laflar eder; bence demesi sıklaşır, hadislere burun kıvırır, yanlış sandıklarını küçümser ve birçok alimi cahil ilan eder.

Gerçek manada kibirden Allah’a sığınan bir kul ise temkinlidir. Hataya düşmekten ve düşürmekten korkar. Aklından geçenlere ve dilinden dökülenlere dikkat eder. Güveni kendine değil, Allah’adır. 

Ey Allahım! Kovulmuş şeytandan Sana sığınırız. Kalplerimizde kibir kırıntısı bırakma. Hatalarımızda ısrar etmekten ve başkalarını da yanıltmaktan muhafaza buyur. Bizi haddini bilenlerden ve edebini takınanlardan eyle. Rahmetinle hatalarımızı fark etmemizi ve onları düzeltmemizi kolaylaştır. Aklımızı ve amellerimizi beğenerek; kendimizi ve nefsimizin beğendiklerini üstün görmekten muhafaza buyur. Kalplerimizi hakikate aç ve bizi Senin rızan için Senin yolunda doğru yaşayanlardan ve salih bir kul olarak ölüp dirilenlerden eyle. 

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji