ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ضَرَبَ | misal verir |
|
| 2 | اللَّهُ | Allah |
|
| 3 | مَثَلًا | misaliyle |
|
| 4 | عَبْدًا | bir köle |
|
| 5 | مَمْلُوكًا | başkasının malı olan |
|
| 6 | لَا |
|
|
| 7 | يَقْدِرُ | gücü yetmeyen |
|
| 8 | عَلَىٰ |
|
|
| 9 | شَيْءٍ | hiçbir şeye |
|
| 10 | وَمَنْ | ve kimseyi |
|
| 11 | رَزَقْنَاهُ | rızıklandırdığımız |
|
| 12 | مِنَّا | katımızdan |
|
| 13 | رِزْقًا | rızık ile |
|
| 14 | حَسَنًا | güzel |
|
| 15 | فَهُوَ | ki o |
|
| 16 | يُنْفِقُ | infak eder |
|
| 17 | مِنْهُ | ondan |
|
| 18 | سِرًّا | gizli |
|
| 19 | وَجَهْرًا | ve açık |
|
| 20 | هَلْ | olurlar mı? |
|
| 21 | يَسْتَوُونَ | bunlar eşit |
|
| 22 | الْحَمْدُ | Hamd |
|
| 23 | لِلَّهِ | Allah’adır |
|
| 24 | بَلْ | fakat |
|
| 25 | أَكْثَرُهُمْ | çokları |
|
| 26 | لَا |
|
|
| 27 | يَعْلَمُونَ | bilmezler |
|
Bu iki âyette insanların içinde yaşadıkları tecrübelerden yola çıkılarak, onların sağ duyusuna hitap edilmek suretiyle şirk inancının anlamsızlığına ve mantıksızlığına dikkat çekilmektedir. Burada örnekleri verildiği gibi gerek ekonomik ve sosyal yönden gerekse psikolojik ve ahlâkî bakımdan farklı seviyelerde bulunan iki insan arasında bile bir denklik kurulması apaçık bir haksızlık ve mânasızlık olarak görüldüğüne göre Allah ile diğer varlıklar arasında nasıl bir benzerlik kurulabilir?
İlk âyetin asıl amacının, müminle kâfir arasında bir karşılaştırma yaparak bunların birbirlerine denk tutulamayacağını anlatmak olduğu ileri sürülmüşse de (Taberî, XI, 148-149; Râzî, XX, 83-84), müfessirlerin çoğunluğuna göre her iki âyetin de asıl amacı, Allah’ı her türlü ortaklık iddialarından tenzih edip tevhid ilkesini vurgulamaktır. Ayrıca burada dolaylı olarak yüce Allah’ın insanlar için olumlu ve gerekli gördüğü bazı imkânların ve niteliklerin de altı çizilmiş bulunmaktadır ki bunları muktedir olma, geniş maddî imkâna sahip bulunma, infak etme, ifade gücü, özgürlük, üzerine aldığı işi hayırlı ve başarılı bir şekilde sonuçlandırma, adaleti hâkim kılma ve istikamet sahibi olma şeklinde sıralayabiliriz.
سوي Seveye :
مُساواة metre, tartı ve ölçekle yapılan geçerli denkliktir. Kimi zaman bu kelimeyle keyfiyet/nitelik ifade edilir.
إسْتَوَى fiili iki şekilde kullanılır: Birincisi: İki ya da daha fazla fail alır, örneğin Zeyd ve Amr şu hususta birbirlerine denk oldular gibi.. لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِۜ (Bunlar Allah katında bir değildirler.) Tevbe 9/19 ayeti de bu kullanıma misal teşkil etmektedir.
İkincisi: Bir şeyin kendi zatındaki denk, düz, doğru ve muadil olması anlamındaki kullanımıdır. ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ (Üstün akıl sahibi (melek) doğruldu) Necm 53/6 ayeti de buna misal oluşturmaktadır.إسْتَوَى fiili عَلَى harfi ceri ile müteaddi olduğunda istilâ yani ele geçirme/üzerinde hakimiyet kurma anlamı taşır. إلى harfi ceri ile geçişli olduğunda ise ya bizzat ya da tedbir ve planlama yoluyla bir şeye erişme/ulaşma manası taşır.
سَوِيٌّ miktar ve keyfiyet/nitelik açısından ifrat ve tefritten korunan şeye denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 83 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri seviye, tesviye etmek, müsavi, istiva, (mâ) siva ve seyyanendir.
(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ
Fiil cümlesidir. ضَرَبَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مَثَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عَبْداً kelimesi مَثَلاً ‘den bedel olup fetha ile mansubdur.
مَمْلُوكاً kelimesi عَبْداً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesi, عَبْداً ‘ın ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَقْدِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلٰى شَيْءٍ car mecruru يَقْدِرُ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَن atıf harfi وَ ile عَبْداً ‘ e matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlu sılası رَزَقْنَاهُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
رَزَقْنَا sükûn üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنَّا car mecruru رَزَقْنَا fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri; من عندنا (Katımızdan)‘dır. رِزْقاً ikinci mef’ûlun bih veya mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. حَسَناً kelimesi رِزْقاً ‘ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْفِقُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُنْفِقُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْهُ car mecruru يُنْفِقُ fiiline mütealliktir. سِراًّ hal olup fetha ile mansubdur. جَهْراً atıf harfi وَ ile makabline matuftur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi نفق ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
مَمْلُوكاً ; sülâsî mücerredi ملك olan fiilin ism-i mef’ûludur.
هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ
Fiil cümlesidir. هَلْ istifham harfidir. يَسْتَوُ۫نَ fiili ن ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
يَسْتَوُ۫نَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
İsim cümlesidir. اَلْحَمْدُ mübteda olup damme ile merfûdur. لِلّٰهِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir.
بَلْ ibtidâ harfi istidrak manasındadır. اَكْثَرُهُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا يَعْلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُونَ fiili ن ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَلْ ; Önce söylenen bir şeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrâb/ اِضْرَابْ denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder.Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki halbuki bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَكْثَرُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً عَبْداً مَمْلُوكاً لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراًۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim, teberrük ve telezzüz içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
عَبْداً , mef’ûl olan مَثَلاً ’den bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَبْداً için sıfat olan مَمْلُوكاً , tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَبْداً ve مَثَلاً kelimelerindeki nekrelik muayyen olmayan cins ve nev ifade eder.
Menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî olan لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesi, عَبْداً ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
شَيْءٍ ’in tenkiri kıllet ve nev içindir. Menfi siyakta nekrelik, selbin umumuna işaret eder.
Ayette عَبْداً ve مَمْلُوكاً kelimelerinden sonra gelen لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ cümlesinin ilavesi, Allah’a kul olanlarla, insana kul olanları birbirinden ayırmak için yapılan ihtiras ıtnâbıdır.
عَبْداً ‘e atfedilen müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقاً حَسَناً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Ayetin başındaki lafza-ı celâlden bu cümlede azamet zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
رَزَقْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. رَزَقْنَاهُ fiiline müteallik مِنَّا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir. Rızkın Allah’tan olduğunu vurgulamak için azamet zamirinin tekrarı ıtnâb sanatıdır.
İkinci mef’ûl olan رِزْقاً ’daki nekrelik ise nev ve tazim ifade eder.
حَسَناً kelimesi رِزْقاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
رِزْقاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Sıla cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilen فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِراًّ وَجَهْراً cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Birbirine tezat nedeniyle atfedilen سِراًّ ve جَهْراً kelimeleri يُنْفِقُ fiilinin failinden haldir.
عَبْداً - مَمْلُوكاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, رَزَقْنَاهُ ve رِزْقاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
سِراًّ kelimesinin جَهْراً kelimesine takdiminin sebebi gizli infakın daha fazla sevap kazandırdığından olabilir.
سِراًّ (gizlice) ile جَهْراً (açıkça) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
ضَرَبَ اللّٰهُ ile رَزَقْنَاهُ kelimeleri arasında gaibden mütekellime geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Bu, Allah Teâlâ’nın kendisi ve kendisine ortak koşulan putlarla ilgili olarak getirdiği meseldir. Onların Allah’a ortak koşan hallerini, tasarruftan aciz bir köle ile işinde dilediği gibi tasarrufta bulunan efendiyi bir tutan kişinin haline benzetmiştir. Bu köle ile efendi, Allah Teâlâ’nın kulu olma konusunda eşittir. Allah’a şirk koşanlar da onun kulu olmalarına rağmen âlemlerin rabbi olan Allah’ı ne zannediyorlar ki; en aciz mahlukları ortak koşuyorlar? İşte böyle; kölelerle hürler bir olur mu? Putlar da hiç bir şey yapamayan kölelere benzer. Yüce Allah’a gelince mülk onundur. Rızık onun elindedir. Kâinatta istediği gibi tasarruf eder. O halde nasıl olur da Allah Teâlâ ile putlar bir tutulur? Mürekkeb mürekkebe benzetilmiş, müşebbeh hazf edilmiştir. İstiare-i temsiliyye oluşmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cenab-ı Hak, her köle, sahip olunmuş ve tasarrufa kadir olmadığı halde daha niçin, "Hiçbir şeye gücü yetmeyen, kendisine başkasının sahip olduğu bir köle" diye tavsif etmiştir. Biz deriz ki burada عَبْداً [köle] kelimesinin zikredilmesi, onunla hür olanın farklı olduğunu göstermek içindir. Çünkü hür hakkında da bazan, "O, Allah'ın kulu kölesidir" denir. Ayetteki [Hiçbir şeye gücü yetmeyen] tabiri de bahsedilen bu köle ile مُكاتَب ve مَأْذُون (tasarrufa izin verilmiş) köle arasındaki farkı göstermek için getirilmiştir. Çünkü bu iki çeşit köle, tasarrufta bulunabilirler.
"Ayetteki [Kendisine... rızık nasip ettiğimiz] ifadesindeki منْ edatı, zahire göre bu, mevsûfedir. Sanki köleye denk düşsün diye, [Kendisine rızık nasip ettiğimiz bir hür] denilmiştir. Bunun mevsûle olması da imkânsız değildir.
Cenab-ı Hak ayette, iki kişi hakkında cemi olarak, "Bunlar müsavi olurlar mı?" buyurmuştur. Bu [Hürler ve köleler, denk midir?] manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kulun kölelikle nitelenmesi onu hürden ayırmak içindir, çünkü hür de bir kuldur. Gücünün yetmemesi de mükâtep ve izinli köleden ayırmak içindir. Onu mal sahibi olana alternatif göstermesi de kölenin mülk sahibi olamayacağına delildir. مَنْ edatını عَبْداً ‘e uyması için mevsûfe kabul etmek daha uygun görünüyor. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Önce gizli harcamanın zikredilmesi, onun açık harcamadan üstün olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
هَلۡ , istifham harfidir. Cümle istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp takrir, ikrara zorlamak ve tevbih manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
هَلْ يَسْتَوُنَ [Hiç bunlar eşit olur mu?] Burada هَلْ يَسْتَوِيَانِ hiç bu ikisi eşit olur mu?” buyurulmayıp da çoğul kipi zikredilmesi yalnız iki kişi değil, iki grup arasında karşılaştırma kastedildiğine işarettir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi,faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car-mecrur لِلّٰهِ , mahzuf habere mütealliktir. اَلْحَمْدُ müsnedün ileyhtir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Allah lafzının tekrarlanması hiç şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümledeki iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır.
اَلْحَمْدُ , mevsûf/maksûr, haber sıfat/maksûrun aleyh olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.
Bu beliğ cümle; hamdin Allah’ın mülküne mahsus olduğuna delalet etmek için gelmiştir. Bu ifade ya iddiaî, izafî ifrat kasrıdır. İddiaî kasır olmasını şöyle açıklayabiliriz: Hamd sadece nimete yapılır. Allah’tan başkası nimet verdiğinde bu nimet onun eliyle gelmiştir ama veren yine Allah’tır. İzafî kasr manasını da şöyle açıklayabiliriz: Müşrikleri red için gelmiş ifrâd kasrıdır. Çünkü onlar Allah’a hamd ettikleri gibi putlarına da hamd ediyorlardı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
Haberiyye formunda gelen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, nimetlere şükredenlerin cevabı olarak irşad manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/16/75 )
بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. بَلْ , idrâb harfi, bu ayette intikal için gelmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyh olan اَكْثَرُهُمْ ‘un izafetle marife olması, az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.
Ism-i tafdil vezninde gelen اَكْثَرُ , mübalağa ifade etmiştir.
Menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt ve istimrar ifade eden لَا يَعْلَمُونَ cümlesi müsneddir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede müsnedin menfi muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder.
Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur'an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بَلْ atıf harfidir. Kendisinden sonra cümle geldiğinde idrâb harfi olur. İdrâbın manası bazen mukabilinin -kendinden öncekinin- hükmünü iptal, bazen da bir manadan diğerine intikaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 1 s. 437)
بَلْ atıf edatlarından biridir. Ancak diğer atıf edatları gibi hüküm bakımından atıf görevi görmez. Bu edat, matufu sadece îrab yani hareke bakımından matufun aleyhe atfeder. Anlamsal açıdan ise tersinelik ilişkisi kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Bu cümle Kur’an’da aynen veya ufak değişikliklerle birçok kez tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 314)
بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ [O insanların çoğu bilmiyorlar] denilmesi, bazılarının bunu bildiklerini, fakat inat olarak gereğini yapmadıklarını zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)