Nahl Sûresi 94. Ayet

وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ٩٤

Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَتَّخِذُوا yapmayın ا خ ذ
3 أَيْمَانَكُمْ yeminlerinizi ي م ن
4 دَخَلًا bozan bir şey د خ ل
5 بَيْنَكُمْ aranızı ب ي ن
6 فَتَزِلَّ kayar ز ل ل
7 قَدَمٌ ayak ق د م
8 بَعْدَ sonra ب ع د
9 ثُبُوتِهَا sağlam bastıktan ث ب ت
10 وَتَذُوقُوا ve tadarsınız ذ و ق
11 السُّوءَ kötülüğü س و ا
12 بِمَا dolayı
13 صَدَدْتُمْ engel olduğunuzdan ص د د
14 عَنْ -dan
15 سَبِيلِ yolu- س ب ل
16 اللَّهِ Allah’ın
17 وَلَكُمْ ve sizin için vardır
18 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
19 عَظِيمٌ büyük ع ظ م
 
İnsanların, dinî ve ahlâkî bakımdan farklı inanç ve davranışları benimseyip uygulayarak farklı gruplar oluşturacak şekilde yaratılmaları bir imtihan gereği olup hayat bu imtihanla anlam kazanmaktadır. Ama bu imtihanın sonunda da bir sorumluluk vardır. İnsanlar, diğer görevleri yanında ahde vefâ gösterip göstermedikleri, yeminlerini tutup tutmadıkları hususunda da yüce Allah tarafından mutlaka sorguya çekileceklerdir. Çünkü, ahdini ve yeminini bozmak, birey açısından bir ahlâk ve karakter bozukluğunu ifade ettiği gibi toplumsal hayat bakımından da bir güvensizlik ve istikrarsızlık ortamı doğurmakta, bu da hem mânevî hem de maddî bakımdan daha başka vahim sonuçlara yol açmaktadır. 94. âyetteki “...sapasağlam basmışken ayağınız kayar” ifadesinin bu istikrarsızlığa, “acı meyve”nin bundan doğan sosyal sıkıntılara, “ağır azab”ın âhiretteki cezaya işaret ettiği de düşünülebilir. Başta Zemahşerî olmak üzere birçok müfessire göre bu âyetin asıl gayesi, Hz. Peygamber’le biatleştikten sonra bu ahdini ve yeminini bozma temayülünde olanları uyarmaktır. Ancak bu durum, âyetin hükmünün genelliğini engellemez. Zemahşerî’ye göre (II, 343), bir kimsenin ahdini ve yeminini bozarak dürüstlükten sapması, bu konuda başkalarına kötü örnek olacağı için âyette bu tutum “insanları Allah yolundan saptırmak” olarak değerlendirilmiştir. 
Kuran Yolu Tefsiri
 

  ذوق  Zeveqa :

ذَوْقٌ ağızda bir tadın olmasıdır. ذَوْقٌ sözcüğü kök itibarıyla kendinden az miktarda tadılan yiyecek ve içecek için kullanılır. Zira miktar çok olduğunda buna أكْلٌ denir. Kur'an-ı Kerim'de azapla ilgili ذَوْقٌ kelimesi tercih edilmiştir. Çünkü örf bakımından her ne kadar az miktarda yenen şeyler için kullanımı yaygın olsa da çok yenen şeyler için de kullanılabilir. Bundan dolayı Yüce Allah her iki hususu da bildirmesi için bu sözcüğü özellikle tercih etmiştir. Bu kelime rahmetle ilgili de kullanılmaktadır ve Kur'an'da bunun da misali mevcuttur.  (Müfredat)  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 63 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli zevktir.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  

 

وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّخِذُٓوا  fiili  نْ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَيْمَانَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. دَخَلاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  بَيْنَ  mekân zarfı olup  دَخَلاً ’e mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, önce geçen mukadder masdara matuf olarak mahallen merfûdur. Takdiri, لا يكن منكم اتخاذ ايمان فزلل قدم (Sizden yeminlerini … edinen olmasın yokda onların ayağı kayar.) şeklindedir.

تَزِلّ  fetha ile mansub muzari fiildir.  قَدَمٌ  fail olup damme ile merfûdur. بَعْدَ  zaman zarfı olup  تَزِلَّ  fiiline mütealliktir.  ثُبُوتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

بَعْدَ  ve  قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: 1. Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. 2. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. 3. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında  اَنْ  bulunur. 4. Muzâfun ileyhleri hazf edilince zamme üzere mebni olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَتَّخِذُٓوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَذُوقُوا  fiili  نْ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. السُّٓوءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا  ve masdar-ı müevvel, بِ  harf-i ceriyle  تَذُوقُوا  fiiline mütealliktir.

صَدَدْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  صَدَدْتُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâli muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.


وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. و  istînâfiyyedir.  لَكُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin ilk cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İkinci mef’ûl olan  دَخَلاً ’deki nekrelik, kıllet, nev ve tahkir ifade eder.

Fa-i sebebiyyenin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا  cümlesi masdar tevilinde önce geçen mukadder masdara matuftur. Takdiri  لا يكن منكم اتخاذ ايمان فزلل قدم (Sizden yeminlerini … edinen olmasın yoksa onların ayağı kayar.)  şeklindedir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَا تَتَّخِذُٓوا  cümlesi nehyi açıklar,  تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ  cümlesi makablindeki  تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلاً بَيْنَكُمْ  (Nahl Suresi/92) sözünü tekid eder.  فَتَزِلَّ قَدَمٌ  cümlesinden,  عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ  cümlesine kadar olan bölüm de  دَخَلاً  ile kısaca ifade edilen mana için tefrîğdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

قَدَمٌ ’daki nekrelik, nev ve kıllet içindir.

Aynı üslupla gelen   وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , harf-i cerle  تَذُوقُوا  fiiline mütealliktir. 

Sılası olan  صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Masdar harfine dahil olan  بِ  harfi sebebiyet bildirir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru,  صَدَدْتُمْ  fiiline mütealliktir.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Yeminlerinizi aranızda hile vasıtası yapmayın anlamındaki cümlenin benzeri 92. ayette de geçmişti. Aralarında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تَذُوقُوا  [tadarsınız] fiilinde istiare vardır. Kötülük; çirkinlik hususunda acı bir yiyeceğe benzetilmiştir. Müşebbeh bih (müstear minh) hazf edilmiş ve kendisine onunla ilgili bir şey (lâzımı) olan tadarsınız ifadesiyle işaret edilmiştir. Yani “tatmak” zararın tesirini idrak etmek anlamında müsteâr olarak kullanılmıştır.

سَب۪يلِ  kelimesi din manasında istiaredir.  سَب۪يلِ  aslında yol demektir. Hedefe ulaştırmak bakımından benzer oldukları için din yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır. 

تَزِلَّ قَدَمٌ  ifadesi istiaredir. Burada  قَدَمٌ  (ayak) ile kastedilen dinde sebattır. Bir şey üzerinde sabit durup istikrarlı olmak sadece ayak ile gerçekleştiği için bu mananın ayak lafzıyla anlatılması güzel düşmüştür. Allah Teâlâ’nın  فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا  [Ayağınız sebat etmişken kayar.] sözüyle kastedilen ise muhtemelen, “Dininiz zayıflar, kesin inancınız bulanır da kayan ayak bir tarafa meyletmiş sütun gibi olur.” şeklindeki anlamındadır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

قَدَمٌ ’nin müfred ve nekre olarak zikredilmesi, bir tek ayağın bile hak yolda iken kaymasının önemli olduğunu, çok sayıda ayağın kayması halinde ise bunun büyük bir önemi haiz olduğunu ifade etmek içindir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

سَب۪يلِ  kelimesi lügatte “yol” manasınadır. Araplar, inançları, insanın üzerinde yürüyüp cennete gideceği yola benzettiler. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

 وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ


وَ , istînâfiyyedir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. 

Siyaktaki önemine binaen takdim edilen  لَكُمْ, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ, muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ ’daki nekrelik, tarifi imkansız bir nev olduğuna ve tahkire işaret eder. 

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

السُّٓوءَ - زِلَّ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı,  تَزِلَّ - ثُبُوتِ  arasında tıbâk-ı hafîy vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ ilk ayette ahitleri ve yeminleri bozmaktan sakındırınca, bu ayette de yine sakındırarak yeminlerinizi aranızda hile ve fesada alet edinmeyin buyurmuştur ki bundan murad, mutlak manada yeminleri bozmaktan sakındırmak değildir. Aksi halde aynı konuda, faydasız bir tekrar yapılmış olurdu. Aksine, bununla kastedilen, kendilerine bu hitabın yöneltildiği o kimseleri, yeltendikleri ve yaptıkları hususi (belli) bazı yeminleri bozmaktan nehiydir. İşte bu sebepten müfessirler şöyle demişlerdir: “Bu ayet ile ahdi bozmama hususunda, Resulullah’a (s.a.v) biat eden (söz veren) kimseler kastedilmiştir. Çünkü Hak Teâlâ'nın ‘Aksi halde ayak (İslâm'da) sebat etmişken kayar.’ ifadesi ile anlatılan tehdit daha önce bulunan bir ahdi bozmaya uygun düşmez. Bu ancak, Allah'a ve O'nun kanunlarına iman hususunda Resulullah'a verilen sözü bozma işine uygun düşer. O halde ayetteki ayak (İslâm'da) sebat etmişken kayar ifadesi, iyi halden sonra belaya, nimetten sonra sıkıntıya düşen herkes için zikredilmiş bir mesel (bir durum)dur. Çünkü Müslüman olma hususundaki sözünü bozan, yüksek mertebeden kaymış ve böyle bir sapıklığın içine düşmüş olur. Ayetteki Allah'ın yolundan alıkoymanız sebebiyle (dünyada) kötü azabı tadarsınız cümlesi buna delalet eder. Cenab-ı Hak, ayrıca sizin için (ahirette) büyük bir azap var yani ‘Tadacağınız o fena azap, büyük bir azap ve çetin bir cezadır.’ buyurmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)