اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُولَٰئِكَ | onlar öyle kimselerdir ki |
|
| 2 | لَهُمْ | kendileri için vardır |
|
| 3 | جَنَّاتُ | cennetleri |
|
| 4 | عَدْنٍ | Adn |
|
| 5 | تَجْرِي | akar |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | تَحْتِهِمُ | altlarından |
|
| 8 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 9 | يُحَلَّوْنَ | bezenirler |
|
| 10 | فِيهَا | orada |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | أَسَاوِرَ | bileziklerle |
|
| 13 | مِنْ | -dan |
|
| 14 | ذَهَبٍ | altın- |
|
| 15 | وَيَلْبَسُونَ | ve giyerler |
|
| 16 | ثِيَابًا | giysiler |
|
| 17 | خُضْرًا | yeşil |
|
| 18 | مِنْ |
|
|
| 19 | سُنْدُسٍ | ince ipekten |
|
| 20 | وَإِسْتَبْرَقٍ | ve kalın ipekten |
|
| 21 | مُتَّكِئِينَ | yaslanırlar |
|
| 22 | فِيهَا | orada |
|
| 23 | عَلَى | üzerine |
|
| 24 | الْأَرَائِكِ | koltuklar |
|
| 25 | نِعْمَ | ne güzel |
|
| 26 | الثَّوَابُ | sevap |
|
| 27 | وَحَسُنَتْ | ve ne güzel |
|
| 28 | مُرْتَفَقًا | ağırlanma |
|
Sendese سندس : سُنْدُسٌ astarlık olarak kullanılan ince ipek brokar kumaştır.(Tahqiq)
Kuran’ı Kerim’de sadece isim olarak 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sündüs (parlak renkli çiçekli ve nakışlı ipek kumaş) dür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ جَنَّاتُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَهُمۡ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. عَدْنٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تَجْر۪ي cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
تَجْر۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهِمُ car mecruru تَجْر۪ي fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَارُ fail olup damme ile merfûdur.
يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُحَلَّوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru يُحَلَّوْنَ fiiline mütealliktir.
مِنْ اَسَاوِرَ car mecruru يُحَلَّوْنَ fiiline müteallik olup, müntehel cumû’ sıygasından gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مِنْ ذَهَبٍ car mecruru اَسَاوِرَ ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَلْبَسُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ثِيَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. خُضْراً kelimesi ثِيَاباً sıfatı olup fetha ile mansubdur. مِنْ سُنْدُسٍ car mecruru ثِيَاباً ’ın mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. اِسْتَبْرَقٍ. atıf harfi و ’la makabline matuftur.
مُتَّكِـ۪ٔينَ atıf harfi و ’la makabline matuftur. مُتَّكِـ۪ٔينَ kelimesi يَلْبَسُونَ ’deki failinin hali olup nasb alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. ف۪يهَا car mecruru مُتَّكِـ۪ٔينَ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. عَلَى الْاَرَٓائِكِ car mecruru مُتَّكِـ۪ٔينَ ’ye mütealliktir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَلَّوْنَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حلي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُتَّكِـ۪ٔينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟
Fiil cümlesidir. نِعْمَ camid fiil olup medih fiillerindendir. الثَّوَابُ kelimesi نِعْمَ ’nin faili olup damme ile merfûdur. نِعْمَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; الجنّة şeklindedir.
وَ atıf harfidir. حَسُنَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. حَسُنَتْ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; جنات ’dir. مُرْتَفَقاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.Ayette melhuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tazim amacına matuftur. İşaret isminin haberi isim cümlesi formunda gelmiştir. Uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismi olması işaret edilenlerin mertebesinin yüksekliğine işaret etmek ve cennet ehlini önemseyerek dikkatleri onlarda yoğunlaştırmak içindir.
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)
Haber olan لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتُ , muahhar mübtedadır.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde مِنْ harfiyle geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)
Aynı üslupta gelen يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ cümlesi de üçüncü haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ ذَهَبٍ car-mecruru, يُحَلَّوْنَ fiiline müteallik مِنْ اَسَاوِرَ ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
… يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ cümlesine matuf olan وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
خُضْراً kelimesi ثِيَاباً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مِنْ سُنْدُسٍ ve ona temasül nedeniyle atfedilen وَاِسْتَبْرَقٍ car-mecrurları, ثِيَاباً ‘in mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُتَّكِـ۪ٔينَ kelimesi يَلْبَسُونَ ’deki failden haldir.
اَسَاوِرَ , ثِيَاباً ve اِسْتَبْرَقٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade ederek güzelliklerinin tarif edilemeyecek evsafta olduğunun işaretidir.
Ayette cennetin çeşitli özellikleri sayılmıştır. Bu bedî’ sanatlardan taksim üslubudur.
تَجْر۪ي - الْاَنْهَارُ ve يُحَلَّوْنَ - اَسَاوِرَ - ذَهَبٍ ve وَيَلْبَسُونَ - ثِيَاباً - سُنْدُسٍ اِسْتَبْرَقٍ ve نِعْمَ - حَسُنَتْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سُنْدُسٍ - اِسْتَبْرَقٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
خُضْراً [Yeşil] ثِيَاباً için birinci, مِنْ سُنْدُسٍ ikinci sıfattır. مِنْ , sıfatı açıklamak için beyaniyyedir.
Ayetteki اُو۬لٰٓئِكَ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup ‘’biz zayi etmeyiz’’ cümlesi de mutarıza, ara cümledir. Sen, hem biz zayi etmeyiz ifadesini hem de onlar ifadesini, اِنَّ ’nin iki ayrı haberi kabul edebileceğin gibi اُو۬لٰٓئِكَ ifadesini, önceki ayette müphem bırakılan اَجْرَ (mükâfat) kelimesini beyan eden müstenef bir kelam da kabul edebilirsin. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Renkler içinden yeşil rengin tahsis edilmiş olması, bütün renklerin en güzeli ve en zarifi olduğu içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette hem ince dibanın hem de kalın dibanın zikredilmesi, nefislerin arzuladığı ve gözlerin zevk aldığı her şeyin cennette mevcut olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Dünyadakilerin elbiseleri ya zinet elbisesidir ya da tesettür, giyinip örtünme elbisesidir. Zinet elbisesi hakkında Cenab-ı Hak, “Orada altın bileziklerle bezenecekler.” buyurmuştur. Bu, “Allah onları bu şekilde bezer ve süsler.” veya “Melekler onları bu şekilde süsler.” anlamındadır.
Bazı kimseler de, onların her birinin üzerinde üç çeşit bilezik bulunduğunu; tefsirini yapmakta olduğunuz ayetten dolayı altın bilezikler, “Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” (İnsan Suresi, 21) ayetinden dolayı gümüş bilezikler. “...incilerle…” (Hac Suresi, 23) ayetinden dolayı da inciden yapılma bilezikler bulunduğunu söylemişlerdir
Örtünme için giydikleri elbiseler ise bu da “İnce ipek kumaştan, kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir.” ayetinin ifade ettiği husustur ki bunlarla ahiretteki ince ipek kumaş ile kalın ipek kumaş kastedilmiştir. Birincisi سُنْدُسٍ [sündüs], ince ipek demektir. İkincisi de اِسْتَبْرَقٍ [kalın ipek] demek olup bu kelimenin aslının Farsça olduğu daha sonra Arapçalaştığı da ileri sürülmüştü. Kelimenin Farsçadaki aslı ise “kalın” anlamında olan (اِسْتَبْرَقٍ)dır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle gayri talebî inşâî isnaddır. الثَّوَابُ , medh anlamı taşıyan camid fiil نِعْمَ ‘nin failidir. Takdiri هي olan mahsusu mahzuftur. Yani cennet kastedilmiştir.
Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
نِعْمَ medh fiili, bir şahsı veya nesneyi övmek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
Aynı üslupta gelen وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Atfedilen cümlenin inşâ manasında olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle medh manası sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Müstetir zamir هي , yani cennet, medh fiili حَسُنَتْ ’in failidir. مُرْتَفَقاً , temyizdir.
Cennet ehline, cennette verilecek nimetlerin sayıldığı önceki cümlede taksim, son iki cümlede ise cem’ sanatı vardır.
نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟ [O, ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeridir] ayetinin ifade ettiği Cennet ile, بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً [Ne kötü bir içecek ve ne kötü bir kalma yeridir] ayetinin ifade ettiği Cehennem arasında güzel bir mukabele sanatı vardır. (Safvetü’t Tefasir)