بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً ٢٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاصْبِرْ | tut (sabret) |
|
| 2 | نَفْسَكَ | nefsini |
|
| 3 | مَعَ | beraber |
|
| 4 | الَّذِينَ |
|
|
| 5 | يَدْعُونَ | yalvaranlarla |
|
| 6 | رَبَّهُمْ | Rablerine |
|
| 7 | بِالْغَدَاةِ | sabah |
|
| 8 | وَالْعَشِيِّ | akşam |
|
| 9 | يُرِيدُونَ | isteyerek |
|
| 10 | وَجْهَهُ | rızasını |
|
| 11 | وَلَا | ve |
|
| 12 | تَعْدُ | sapmasın |
|
| 13 | عَيْنَاكَ | gözlerin |
|
| 14 | عَنْهُمْ | onlardan |
|
| 15 | تُرِيدُ | isteyerek |
|
| 16 | زِينَةَ | süsünü |
|
| 17 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 18 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 19 | وَلَا | ve |
|
| 20 | تُطِعْ | itaat etme |
|
| 21 | مَنْ | kişiye |
|
| 22 | أَغْفَلْنَا | alıkoyduğumuz |
|
| 23 | قَلْبَهُ | kalbini |
|
| 24 | عَنْ |
|
|
| 25 | ذِكْرِنَا | bizi anmaktan |
|
| 26 | وَاتَّبَعَ | ve tâbi olan |
|
| 27 | هَوَاهُ | keyfine |
|
| 28 | وَكَانَ | ve olan |
|
| 29 | أَمْرُهُ | işi |
|
| 30 | فُرُطًا | aşırılık |
|
Aşeye عشي :عَشِيٌّ güneşin batışı ile sabah vakti aralığındaki süredir. عِشَاء ise akşam namazından yatsıya kadar olan süredir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 14 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اصْبِرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. نَفْسَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ك muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَعَ zaman zarfı اصْبِرْ fiiline mütealliktir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يَدْعُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَدْعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رَبَّهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْغَدٰوةِ car mecruru يَدْعُونَ fiiline mütealliktir. الْعَشِيِّ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında irab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ
يُر۪يدُونَ cümlesi يَدْعُونَ ’deki failinin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. يُر۪يدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وَجْهَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْدُ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَيْنَاكَ fail olup müsenna olduğu için ref alameti elif ’ tir. Sonundaki نَ izafetten dolayı hazf edilmiştir. Muttasıl zamir ك muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْهُمْ car mecruru تَعْدُ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُر۪يدُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi ورد ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً
Cümle عَيْنَاكَ ’deki muhatap zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. تُر۪يدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. ز۪ينَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تُطِـعْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَغْفَلْنَا ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَغْفَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. قَلْبَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَنْ ذِكْرِنَا car mecruru اَغْفَلْنَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. اتَّبَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. هَوٰيهُ mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَمْرُهُ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فُرُطاً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُطِـعْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi طوع ’dir.
اَغْفَلْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi غفل ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اتَّبَعَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ
Ayetin ilk cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …وَاتْلُ cümlesine, atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
مَعَ zaman zarfı اصْبِرْ fiiline mütealliktir. Muzâfun ileyhi konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sabah akşam Rabblerini ananlara ait olan هُمْ zamirine رَبَّ lafzının muzâf olması onları tazim ve tekrim içindir.
بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ [Sabah akşam] ifadesi “her zaman”dan kinayedir.
الْغَدٰوةِ [Sabah] - الْعَشِيِّ [Akşam] kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Rablerini andıkları vakitlerin sabah ve akşam olarak sayılması taksim sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ cümlesi, يَدْعُونَ ’nin failinden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi onların bu hallerinin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.
وَجْهَهُ ibaresi, Allah’ın kuluna ikbalinden mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
وَجْهَهُ [Onun yüzü] ibaresi istiaredir. Yüz (وَجْهَ) bir şeyin zatı ve kendisi demektir. Ya da burada rızası kelimesi hazfedilmiştir. Îcaz-ı hazif şeklinde bir hükmî mecaz vardır.
Allah Teâlâ’nın rızasını (vechini) dilemektan maksat, ihlasla O’na ibadet etmektir. Bu kaydın zikredilmesi, nehyin (kovma) illetini tekid içindir. Zira ihlas, kovmanın zıddı olan ikramın en kuvvetli sebeplerinden biridir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, En’am 52)
صْبِرْ [Sabır] kelimesinin asıl manası, engellemek, alıkoymak, hapsetmektir. Hz. Peygamberin (s.a.v) insanları “masbûre”den nehyetmesi de bu manadadır. Masbûre ise bir yere hapsedilip geriden bir şey atılarak öldürülen hayvan demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ [Kendini tut] ibaresi onu hapset ve sabit kıl, مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ [Sabah akşam Rablerine dua edenlerle] ibaresi bütün vakitlerinde yahut gündüzün iki ucunda demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Kureyş'in ileri gelenleri bir araya geldiler ve Hz. Peygambere (s.a.v), “Sana iman etmemizi istiyorsan şu fakirleri yanından kov. Biz geldiğimizde onlar bulunmasınlar. Onlar için yanına gelecekleri ayrı bir vakit ayır.” dediler. Allah Teâlâ bunun üzerine, “Sabah akşam Rablerine dua edenleri, yanından kovma.” ayetini indirdi ve “Onları kovmanın caiz olmayacağını belirterek aksine onlarla otur, onlarla uyum içinde ol, onlara kıymet ver. Kâfirlerin sözlerine aldırma. Kâfirlere, yanına gelseler de gelmeseler de değer verme.” buyurmuştur. Binaenaleyh bu hadise, kendinden önceki ayetlerde anlatılanlardan ayrı, başlı başına bir şeydir. Bu ayetin bir benzeri de En'am Suresindeki, “Sabah akşam Rablerine dua edenleri yanından kovma.” ayetidir. Cenab-ı Hak o ayette, Hz. Peygamberin o kimseleri kovmasını yasaklamış, bu ayette ise onlarla beraber oturmayı, onlara karşı sabır göstermeyi emretmiş ve “Candan sebat et.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً
Cümle, atıf harfi وَ ’la …وَاصْبِرْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından da mutabakat vardır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi, عَيْنَاكَ ‘deki zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Muzâfun ileyhten hal, mümkün olmuştur. Çünkü muzâf, muzâfun ileyhin cüzüdür.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَلَا تُطِـعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle … وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
لَا تُطِـعْ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
اَغْفَلْنَا fiilinin Allah’a ait azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
Veciz anlatım kastıyla gelen ذِكْرِنَا izafetinde ذِكْرِ kelimesinin azamet zamirine izafesi, onun şeref ve itibarının yüksekliğini göstermiştir.
يَدْعُونَ - تَعْدُ kelimeleri arasında ise cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ cümlesi atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اتَّبَعَ هَوٰيهُ ibaresinde istiare sanatı vardır. اتَّبَعَ fiili هَوٰيهُ ‘a nisbet edilerek heva, kişileştirilmiş, arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطاً cümlesi, atıf harfi وَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Müsned olan فُرُطاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ cümlesiyle تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْحَيٰوةِ - الدُّنْيَا ve قَلْبَهُ - عَيْنَاكَ kelime grupları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
لَا تُطِـعْ - وَاتَّبَعَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, وَاصْبِرْ - فُرُطاً kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
يُر۪يدُونَ - تُر۪يدُ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Hz. Peygamberin boyun eğmemesi gereken kimselerin; kalplerinin gafil kılınmış olması, boş arzularına uymaları ve işlerinin aşırılık olduğu özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır.
فُرُطاً , haddi aşan demektir. Leys, “فرط : Aşırı demektir. Nitekim Arapçada, ‘شان فلان فرط (Falancanın her işi fart'dır yani aşırılıktır.) denir demiştir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ sonra, وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ [Gözlerini onlardan ayırma.] buyurmuştur. Bu fiil عَنْ harf-i ceri ile müteaddi olur. Bu harf-i cer, uzaklık manası taşır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Fiilin faili, iki gözdür. ك zamirine muzâf olduğu için tesniye ن 'u düşmüştür.
وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ ve ولا تُعَدِ şeklinde de okunmuştur. اَغْفَلَنَا şeklinde de okunmuştur ki o zaman fiil kalbe isnat edilir, mana da kalbi bizi onu unutup da sorumlu tutmayacağımızı zannetti şeklinde olur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا [Dünya hayatının zinetini arzu ederek] buyurmuştur. Bu, hal cümlesidir. [Kalbini bizi anmaktan gaflet verdiğimiz] buyruğundan, haktan yüz çevirmek, [heva ü hevesine uyanı] buyruğunda ise halka yönelmek kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Bu kelam, şu hususa dikkat çekmektedir: O kodaman kâfirlerin Peygamberimize bu teklifte bulunmalarının sebebi, onların kalplerinin, Allah'tan ve O'nun cihetinden gafil olması ve hissiyata tamamen dalmalarıdır. Bundan dolayı da onlar, gerçek şerefin, bedenin süsü ile değil fakat ruhun ziyneti ile olduğunu kavrayamamışlardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً ٢٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقُلِ | de ki |
|
| 2 | الْحَقُّ | bu gerçek |
|
| 3 | مِنْ | -dendir |
|
| 4 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 5 | فَمَنْ | artık kimse |
|
| 6 | شَاءَ | dileyen |
|
| 7 | فَلْيُؤْمِنْ | inansın |
|
| 8 | وَمَنْ | ve kimse |
|
| 9 | شَاءَ | dileyen |
|
| 10 | فَلْيَكْفُرْ | inkar etsin |
|
| 11 | إِنَّا | çünkü biz |
|
| 12 | أَعْتَدْنَا | hazırladık |
|
| 13 | لِلظَّالِمِينَ | zalimlere |
|
| 14 | نَارًا | bir ateş |
|
| 15 | أَحَاطَ | kuşatmıştır |
|
| 16 | بِهِمْ | onları |
|
| 17 | سُرَادِقُهَا | çadırı |
|
| 18 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 19 | يَسْتَغِيثُوا | feryad edip yardım isteseler |
|
| 20 | يُغَاثُوا | kendilerine yardım edilir |
|
| 21 | بِمَاءٍ | bir su ile |
|
| 22 | كَالْمُهْلِ | erimiş maden gibi |
|
| 23 | يَشْوِي | haşlayan |
|
| 24 | الْوُجُوهَ | yüzleri |
|
| 25 | بِئْسَ | o ne kötü |
|
| 26 | الشَّرَابُ | bir içecektir |
|
| 27 | وَسَاءَتْ | ve ne kötü |
|
| 28 | مُرْتَفَقًا | ağırlanmadır |
|
Mehele مهل : مَهْلٌ bir işi acele etmeden teenî ile yapmak ve sakin olmaktır. Bu köke ait if'al formundaki أمْهَلَ fiili nazikçe/yumuşakça davranmak; acele edipte onu sıkıştırmamak, ona biraz mühlet vermek demektir. مُهْلٌ kelimesi ise zeytinyağının tortusudur. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri mühlet ve mehildir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir. Mekulü’l-kavli, الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ ’dur. قُلِ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. الْحَقُّ mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
شَٓاءَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mef’ûlun bihi mahzuftur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
ل emir lamıdır. يُؤْمِنْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
وَ atıf harfidir. مَنْ iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
شَٓاءَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mef’ûlu bihi mahzuftur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
ل emir lamıdır. يَكْفُرْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنْ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi أمن ‘dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَعْتَدْنَا cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَعْتَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِلظَّالِم۪ينَ car mecruru اَعْتَدْنَا fiiline müteallik olup, cer alameti ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. نَاراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَعْتَدْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi عتد ‘dir.
اَلظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ
Fiil cümlesidir. اَحَاطَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِهِمْ car mecruru اَحَاطَ fiiline mütealliktir. سُرَادِقُهَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur
اَحَاطَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حوط ‘dir.
وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ
وَ atıf harfidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَغ۪يثُوا şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karinesi olmadan gelen يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ cümlesi şartın cevabıdır.
يُغَاثُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i faili olarak mahallen merfûdur. بِمَٓاءٍ car mecruru يُغَاثُوا fiiline mütealliktir. كَالْمُهْلِ car mecruru مَٓاءٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. يَشْوِي cümlesi, مَٓاءٍ ’in ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَشْوِي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْوُجُوهَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki şibh cümle, ikincisi fiil cümlesi şekindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْتَغ۪يثُوا fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi غوث ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
يُغَاثُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi غوث ’dir.
بِئْسَ الشَّرَابُۜ
Fiil cümlesidir. بِئْسَ camid fiil olup zem fiillerindendir. الشَّرَابُ kelimesi بِئْسَ ’nin faili olup damme ile merfûdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri; الماء الذي كالمهل (Erimiş maden gibi olan su) şeklindedir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır: 1. Failinin ال ’lı gelmesi. 2. Failinin ال ’lı isme muzâf olarak gelmesi 3. Bu fiillerin مَا harfine bitişik olarak gelmesi.4. Failinin ism-i mevsûl olarak gelmesi. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. سَٓاءَتْ zem anlamı taşıyan camid fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. سَٓاءَتْ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; جهنم ’dir. مُرْتَفَقاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُرْتَفَقاً ; sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i mef’ûludür.
وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ
Ayet, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki …وَاصْبِرْ نَفْسَكَ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mütekellim Allah Teâlâ, muhatab Hz. Peygamberdir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلِ fiilinin mekulü’l-kavli olan الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede icaz-ı hazif sanatı vardır. مِنْ رَبِّكُمْ , müsnedün ileyh olan الْحَقُّ ’nun mahzuf haberine mütealliktir.
فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubunda gelen terkipte مَنْ شَٓاءَ cümlesi, şarttır. İsim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Şart ismi مَنْ müsnedün ileyh, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan شَٓاءَ cümlesi, müsneddir.
Cümlede müsnedin mazi fiil cümlesi olarak gelmesi, hükmü takviye, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَ karînesiyle gelen cevap cümlesi olan فَلْيُؤْمِنْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir sıygasıyla gelmiş olsa da gerçek manada emir anlamı taşımamaktadır. Muhayyerlik bildiren şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
شَٓاءَ fiilinin mef’ûlünün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Genel olarak شَٓاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazfedilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb birşey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Aynı üslupta gelen وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْ cümlesi, makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Görüldüğü gibi ayetteki فَلْيُؤْمِنْ - فَلْيَكْفُرْۙ emir fiilleri muhatabın iki durumdan birini tercih etmede muhayyer olduğunu belirtmek üzere kullanılmıştır.
Ayetteki iki şart cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.] ifadesine, iman etmeyenlerin kararlarının sonucuna katlanmak zorunda oldukları anlamı idmâc edilmiştir.
فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ cümlesiyle, وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
فَلْيَكْفُرْۙ - فَلْيُؤْمِنْ fiilleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فَمَنْ - شَٓاءَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah Teâlâ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ [Hak, Rabbinizdendir.] ifadesiyle, kulun kendi keyfine göre hareket etmesinin doğru olmadığını ima etmekle birlikte فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْ [Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.] cümlesiyle muhatabın iman veya küfrü tercih etme hususunda muhayyer olduğunu beyan etmektedir. (Süleyman Gür, Kādî Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ [De ki: Hak Rabbinizdendir.] Yani hak Allah tarafından olandır; keyfin istediği şey değildir. الْحَقُّ ‘ın mahzuf mübtedanın haberi ve مِنْ رَبِّكُمْ de hal olması da caizdir. (Beyzâvî,E nvârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu ayet-i kerimede ibhamdan sonra açıklamak maksadıyla mef’ûl hazf olmuştur. Çünkü فَمَنْ شَٓاءَ denildiğinde birşey istendiği bellidir ama istenen şey müphemdir. Şartın cevabı gelince bu müphemlik ortadan kalkar. Birinci bölümde bunun iman, ikinci bölümde ise küfür olduğu anlaşılır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
“Artık dileyen…” ifadesi, açıkça onlar için bir tehdittir ve onların imanına ihtiyaç olmadığını, kendilerinin ve imanlarının olup olmamasına aldırmadığını bildirmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümlenin önceki cümle için ta’liliyye olduğu da söylenmiştir.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَنَّ ’nin haberi olan اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَعْتَدْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
اَعَدَّ fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tehekkümî inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.
‘Vardır’ demek başka birşey, ‘hazırladık’ demek başka birşeydir. İkinci ifadede vurgu vardır. Hazırlık misafir için yapılır. Ateşin onları misafir bekler gibi hazırlanarak beklediğini ifade eder.
Zamir makamında bahsi geçenlerin zalimler olarak zahiren zikredilmesi, tahkir ifadesinin yanında kâfirlerin zalim olduğunu vurgulamıştır. Bu ifadede iltifat ve ıtnâb sanatları vardır.
O kâfirlerin zalim olarak ifade edilmeleri, küfrü tercih etmenin ve seçmenin haddi aşmak ve eşyanın yerini haksız olarak değiştirmek olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Zalimlerden maksat, müşriklerdir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki şirk büyük zulümdür.” (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اَعْتَدْنَا fiiline müteallik لِلظَّالِم۪ينَ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
اَعْتَدْنَا fiilinin mef’ûlü olan نَاراً ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا cümlesi, نَاراً için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede tasrihi istiare vardır. Onları çevreleyen ateş her yanı kaplayan çadıra benzetilmiştir. Çadır nasıl içindekileri çevreler, kaplarsa ateş de onları çepeçevre saracaktır. Câmi her ikisindeki çepeçevre sarma özelliğidir. Müşebbehün bih yani müstearun minh zikredildiği için istiare-i tasrîhiyyedir.
Bu kelam, ağır bir azap vaadidir; mezkûr tehdide de tekiddir ve onun ifade ettiği küfür zecrinin (küfürden caydırmanın) illetinin beyanıdır yahut muhayyer bırakmanın zahirinden anlaşılan, onların küfrüne aldırmamanın ve kendilerini küfürden caydırmaya da pek önem verilmemesinin sebebini beyan etmektedir. Çünkü küfrün cezasını hazırlamak, kendilerine mühlet verilmesinin sebeplerindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
سُرَادِقُهَا , kıl çadırın etrafında bulunan engel ve mânia anlamındadır. Buna göre Cenab-ı Hak, cehennemin, o cehennemlikleri bütün yönden saran çadır benzeri birşey olduğunu haber vermiştir ki bundan maksat, onların o cehennemden kurtuluşlarının olmadığını ve cehennemin dışında kalan şeylere sapmak suretiyle ferahlayacakları bir alanın ve boşluğun bulunmadığını; tam aksine cehennemin onları her yönden kuşattığını açıklamaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Inşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan يَسْتَغ۪يثُوا müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
ف karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Şart ve cevap cümleleri arasında muvazene ve müşâkele sanatları vardır.
بِمَٓاءٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.
كَالْمُهْلِ car mecruru, nekre isim olan بِمَٓاءٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَشْوِي الْوُجُوهَ cümlesi, بِمَٓاءٍ için ikinci sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَسْتَغ۪يثُوا - يُغَاثُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا [Eğer susarlarsa sulanırlar] ifadesinin ardından serinlik ve içecek arzusunu karşılayan su zikredilip, sonrasında içilemeyecek bir şey verilmesi, onlara olan zemmi tekid etmiştir. Bu, tekidü’z-zem bima yeşbihu’l-medh sanatıdır.
يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ ifadesi ile onların umut besleyecekleri bir zemin oluşmuş fakat devamındaki ifadeler gerçeğin bunun tam tersi olduğunu göstermiştir. (Hasan Uçar, Kur'ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
Ebu Ubeyde ve Ahfeş, “Altın, bakır ve gümüş kabilinden eritmiş olduğun her şey, الْمُهْل 'dür” demişlerdir. Bunun, cehennemliklerden akan irin ve kan olduğu veya bir çeşit katran olduğu da ileri sürülmüştür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ [Erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile yardım edilir.] cümlesinde teşbih vardır. Benzetme edatı ile benzetme yönü anlatıldığı için buna mürsel mufassal teşbih denir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Zuhaylî, ayet-i kerimenin كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ kısmında teşbih edatı ve benzetme yönü zikredildiği için “teşbîh-i mürsel mufassal” bulunduğunu söylemektedir. Yani bu zalim kâfirler cehennem ateşinin sıcaklığı dolayısıyla susuzluklarını gidermek için ateşte oldukları sırada medet dileyip yardım ve su isteyecek olurlarsa yağ tortusu yahut kan ve irini andıran katılaşmış bir su ile imdatlarına koşulur. Kâfir içmek için yaklaştığında o su yüzünü kavurur, öyle ki yüz derileri dökülür.
Burada aynı zamanda bir tehekküm ve istihza üslubu söz konusudur.
İbni Âşûr bunu şöyle ifade ediyor: Buradaki ‘yardımlarına yetişilir’ anlamındaki يُغَاثُوا ifadesi, kendisi sebebiyle yardım talep edilen şeyin artırılması anlamında müsteâr olarak kullanılmış olup tehekküm üslubuyla gelmiştir. Bu, bir şeyin zıddına benzer bir şey ile tekit edilmesi kabilindendir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsîru’l Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle, gayri talebî inşâî isnaddır. الشَّرَابُ , zem anlamı taşıyan camid fiil بِئْسَ ‘nin failidir. Takdiri هو olan mahsusu, mahzuftur. Yani cümle الماء الذي كالمهل (Erimiş maden gibi olan su) manasındadır. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
Aynı üslupta gelen وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. İki cümle arasında lafzen ve manen ittifak vardır.
نَاراً ‘e aid müstetir zamir هي , zem fiili سَٓاءَتْ ’in failidir. مُرْتَفَقاً , temyizdir.
يُغَاثُوا - مَٓاءٍ - الشَّرَابُ ve يَشْوِي - نَاراًۙ ve بِئْسَ - سَٓاءَتْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayet, kasıt (irade) ve sebep (dâî) olmaksızın, herhangi bir failden herhangi bir fiilin sadır olmasının imkânsız olduğuna delalet eder. Bu ayette iki istiâre bulunmaktadır.
Birincisi: yukarıda bahsedildiği gibi اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ [Ateş duvarları/çadırları zalimleri sarmıştır] ifadesidir. Diğer istiare de وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً [Ne kötü ikametgâh yeridir!] sözüdür. مُرْتَفَق [üzerine dirsekle dayanılan yastık] demektir. Koltuk yastığı demek olan mirfeka da bu anlamla ilgilidir. Bunun benzeri وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟ [Onların barınağı cehennemdir, o ne kötü döşektir! (Rad Suresi, 18)] ayetidir. Burada Yüce Allah, çadırları (سُرَادِقُ ) zikredince, sözün cüzleri birbirine benzesin, dizimi muntazam olsun diye yastıkları (مُرْتَفَق) da ardından zikretmiştir. Bir görüşe göre buradaki مُرْتَفَق , toplanma yeri yani müctema anlamında olup sanki bu görüşün sahibi, ifadenin ve ساءت مرافقة (Cehennem arkadaşlık/dostluk bakımından ne kötüdür!) anlamında olduğunu belirtmek istiyor. Çünkü arkadaşlık/dostluk, bir insan topluluğunun bir araya gelmesiyle oluşur. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)
Bazı kimseler şöyle demiştir: “Ateş, arkadaşlık gayesiyle bir araya toplanmak ve konaklamak açısından ne kötü bir yerdir. Çünkü cehennemlikler de tıpkı cennetliklerde olduğu gibi arkadaşlık etmek için bir araya toplanırlar. Nitekim, Allah Teâlâ cennetlikler hakkında, ‘Onlar ne iyi arkadaştır!’ buyurmuştur. Cehennemdeki arkadaşlar ise kâfirler ve şeytanlardır. Buna göre ayetin manası, ‘O arkadaşlar ve arkadaşlığın yapıldığı o yer, ne kötüdür.’ şeklinde olur. Bu tıpkı, ‘Cennetteki arkadaşları ile o arkadaşlığın yapıldığı cennet, ne güzel yerdir.’ denilmesine benzer.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاًۚ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 2 | الَّذِينَ | onlar ki |
|
| 3 | امَنُوا | inandılar |
|
| 4 | وَعَمِلُوا | ve yaptılar |
|
| 5 | الصَّالِحَاتِ | iyi işler |
|
| 6 | إِنَّا | elbette biz |
|
| 7 | لَا | asla |
|
| 8 | نُضِيعُ | zayi etmeyiz |
|
| 9 | أَجْرَ | ecrini |
|
| 10 | مَنْ | kimsenin |
|
| 11 | أَحْسَنَ | güzel yapan |
|
| 12 | عَمَلًا | işi |
|
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاًۚ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası آمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.
عَمِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. اِنَّا لَا نُض۪يعُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا نُض۪يعُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نُض۪يعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. اَجْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası اَحْسَنَ عَمَلاً ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اَحْسَنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَمَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
آمَنُوا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi امن ’dir.
نُض۪يعُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi ضيع ’dir.
اَحْسَنَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi حسن ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
الصَّالِحَاتِ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاًۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. الَّذ۪ينَ müsnedün ileyh, اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاً cümlesi müsneddir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve subût ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin isminin ism-i mevsûlle gelmesi, habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tazim içindir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üslupla gelen وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesi atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bahsi geçenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi onlara tazim ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Buradaki عملوا الصالحات ibaresinin aslı عَمِلُوا الأعمال الصالحات şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.
الَّذ۪ينَ ’de cem’, اٰمَنُوا ve عَمِلُوا kelimelerinde taksim sanatı vardır.
اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاً cümlesi, اِنَّ ’nin haberidir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
اِنَّ ‘nin haberi olan لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاً cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin, muzari fiil cümlesi olması, hükmü takviye, hudus, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لَا نُض۪يعُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
اَجْرَ ’nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ’in sıla cümlesi olan اَحْسَنَ عَمَلا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلاً ifadesinde istiare sanatı vardır. Güzel amel işleyenlere verilecek mükafat, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Mef’ûl olan عَمَلاً ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
عَمِلُوا - عَمَلاً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, اَحْسَنَ - الصَّالِحَاتِ ve الَّذ۪ينَ - مَنْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu kelam, mezkûr muhayyer bırakma ifadesinden anlaşılan imanı teşvik etmenin illeti gibidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
İman edip de güzel amellerde bulunanlara gelince ifadesi, salih amelin imandan başka olduğuna delalet eder. Çünkü ayetteki atıf, başkalığı gerektirir.
‘’Biz şüphesiz iyi amel ve hareket edenin mükâfatını zayi etmeyiz’’ ifadesinin zahiri, mümin kimsenin amelinin güzel olması sebebiyle Allah'tan bir alacağı bulunduğunu iktiza etmektedir. Alimlerimize göre alacaklı olmak, Cenab-ı Hakk'ın vaadinden dolayıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أُولَٰئِكَ | onlar öyle kimselerdir ki |
|
| 2 | لَهُمْ | kendileri için vardır |
|
| 3 | جَنَّاتُ | cennetleri |
|
| 4 | عَدْنٍ | Adn |
|
| 5 | تَجْرِي | akar |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | تَحْتِهِمُ | altlarından |
|
| 8 | الْأَنْهَارُ | ırmaklar |
|
| 9 | يُحَلَّوْنَ | bezenirler |
|
| 10 | فِيهَا | orada |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | أَسَاوِرَ | bileziklerle |
|
| 13 | مِنْ | -dan |
|
| 14 | ذَهَبٍ | altın- |
|
| 15 | وَيَلْبَسُونَ | ve giyerler |
|
| 16 | ثِيَابًا | giysiler |
|
| 17 | خُضْرًا | yeşil |
|
| 18 | مِنْ |
|
|
| 19 | سُنْدُسٍ | ince ipekten |
|
| 20 | وَإِسْتَبْرَقٍ | ve kalın ipekten |
|
| 21 | مُتَّكِئِينَ | yaslanırlar |
|
| 22 | فِيهَا | orada |
|
| 23 | عَلَى | üzerine |
|
| 24 | الْأَرَائِكِ | koltuklar |
|
| 25 | نِعْمَ | ne güzel |
|
| 26 | الثَّوَابُ | sevap |
|
| 27 | وَحَسُنَتْ | ve ne güzel |
|
| 28 | مُرْتَفَقًا | ağırlanma |
|
Sendese سندس : سُنْدُسٌ astarlık olarak kullanılan ince ipek brokar kumaştır.(Tahqiq)
Kuran’ı Kerim’de sadece isim olarak 3 defa geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sündüs (parlak renkli çiçekli ve nakışlı ipek kumaş) dür. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ
İsim cümlesidir. İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ جَنَّاتُ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
لَهُمۡ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. عَدْنٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تَجْر۪ي cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.
تَجْر۪ي fiili ى üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهِمُ car mecruru تَجْر۪ي fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هِمُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَارُ fail olup damme ile merfûdur.
يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ
İşaret ismi اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin üçüncü haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. يُحَلَّوْنَ fiili نَ ’un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا car mecruru يُحَلَّوْنَ fiiline mütealliktir.
مِنْ اَسَاوِرَ car mecruru يُحَلَّوْنَ fiiline müteallik olup, müntehel cumû’ sıygasından gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. مِنْ ذَهَبٍ car mecruru اَسَاوِرَ ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَلْبَسُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. ثِيَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. خُضْراً kelimesi ثِيَاباً sıfatı olup fetha ile mansubdur. مِنْ سُنْدُسٍ car mecruru ثِيَاباً ’ın mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. اِسْتَبْرَقٍ. atıf harfi و ’la makabline matuftur.
مُتَّكِـ۪ٔينَ atıf harfi و ’la makabline matuftur. مُتَّكِـ۪ٔينَ kelimesi يَلْبَسُونَ ’deki failinin hali olup nasb alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. ف۪يهَا car mecruru مُتَّكِـ۪ٔينَ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. عَلَى الْاَرَٓائِكِ car mecruru مُتَّكِـ۪ٔينَ ’ye mütealliktir.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَلَّوْنَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi حلي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُتَّكِـ۪ٔينَ ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟
Fiil cümlesidir. نِعْمَ camid fiil olup medih fiillerindendir. الثَّوَابُ kelimesi نِعْمَ ’nin faili olup damme ile merfûdur. نِعْمَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; الجنّة şeklindedir.
وَ atıf harfidir. حَسُنَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. حَسُنَتْ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri; جنات ’dir. مُرْتَفَقاً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.Ayette melhuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, işaret edilenleri tazim amacına matuftur. İşaret isminin haberi isim cümlesi formunda gelmiştir. Uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismi olması işaret edilenlerin mertebesinin yüksekliğine işaret etmek ve cennet ehlini önemseyerek dikkatleri onlarda yoğunlaştırmak içindir.
İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)
Haber olan لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur لَهُمُ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. جَنَّاتُ , muahhar mübtedadır.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ’nin ikinci haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.
Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde مِنْ harfiyle geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)
Aynı üslupta gelen يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ cümlesi de üçüncü haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ ذَهَبٍ car-mecruru, يُحَلَّوْنَ fiiline müteallik مِنْ اَسَاوِرَ ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
… يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ cümlesine matuf olan وَيَلْبَسُونَ ثِيَاباً خُضْراً مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
خُضْراً kelimesi ثِيَاباً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مِنْ سُنْدُسٍ ve ona temasül nedeniyle atfedilen وَاِسْتَبْرَقٍ car-mecrurları, ثِيَاباً ‘in mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُتَّكِـ۪ٔينَ kelimesi يَلْبَسُونَ ’deki failden haldir.
اَسَاوِرَ , ثِيَاباً ve اِسْتَبْرَقٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade ederek güzelliklerinin tarif edilemeyecek evsafta olduğunun işaretidir.
Ayette cennetin çeşitli özellikleri sayılmıştır. Bu bedî’ sanatlardan taksim üslubudur.
تَجْر۪ي - الْاَنْهَارُ ve يُحَلَّوْنَ - اَسَاوِرَ - ذَهَبٍ ve وَيَلْبَسُونَ - ثِيَاباً - سُنْدُسٍ اِسْتَبْرَقٍ ve نِعْمَ - حَسُنَتْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سُنْدُسٍ - اِسْتَبْرَقٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
خُضْراً [Yeşil] ثِيَاباً için birinci, مِنْ سُنْدُسٍ ikinci sıfattır. مِنْ , sıfatı açıklamak için beyaniyyedir.
Ayetteki اُو۬لٰٓئِكَ kelimesi, اِنَّ ’nin haberi olup ‘’biz zayi etmeyiz’’ cümlesi de mutarıza, ara cümledir. Sen, hem biz zayi etmeyiz ifadesini hem de onlar ifadesini, اِنَّ ’nin iki ayrı haberi kabul edebileceğin gibi اُو۬لٰٓئِكَ ifadesini, önceki ayette müphem bırakılan اَجْرَ (mükâfat) kelimesini beyan eden müstenef bir kelam da kabul edebilirsin. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Renkler içinden yeşil rengin tahsis edilmiş olması, bütün renklerin en güzeli ve en zarifi olduğu içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette hem ince dibanın hem de kalın dibanın zikredilmesi, nefislerin arzuladığı ve gözlerin zevk aldığı her şeyin cennette mevcut olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Dünyadakilerin elbiseleri ya zinet elbisesidir ya da tesettür, giyinip örtünme elbisesidir. Zinet elbisesi hakkında Cenab-ı Hak, “Orada altın bileziklerle bezenecekler.” buyurmuştur. Bu, “Allah onları bu şekilde bezer ve süsler.” veya “Melekler onları bu şekilde süsler.” anlamındadır.
Bazı kimseler de, onların her birinin üzerinde üç çeşit bilezik bulunduğunu; tefsirini yapmakta olduğunuz ayetten dolayı altın bilezikler, “Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir.” (İnsan Suresi, 21) ayetinden dolayı gümüş bilezikler. “...incilerle…” (Hac Suresi, 23) ayetinden dolayı da inciden yapılma bilezikler bulunduğunu söylemişlerdir
Örtünme için giydikleri elbiseler ise bu da “İnce ipek kumaştan, kalın ipekten yeşil elbiseler giyeceklerdir.” ayetinin ifade ettiği husustur ki bunlarla ahiretteki ince ipek kumaş ile kalın ipek kumaş kastedilmiştir. Birincisi سُنْدُسٍ [sündüs], ince ipek demektir. İkincisi de اِسْتَبْرَقٍ [kalın ipek] demek olup bu kelimenin aslının Farsça olduğu daha sonra Arapçalaştığı da ileri sürülmüştü. Kelimenin Farsçadaki aslı ise “kalın” anlamında olan (اِسْتَبْرَقٍ)dır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle gayri talebî inşâî isnaddır. الثَّوَابُ , medh anlamı taşıyan camid fiil نِعْمَ ‘nin failidir. Takdiri هي olan mahsusu mahzuftur. Yani cennet kastedilmiştir.
Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
نِعْمَ medh fiili, bir şahsı veya nesneyi övmek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
Aynı üslupta gelen وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi inşâ cümlesine atfedilmiştir. Atfedilen cümlenin inşâ manasında olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. İnşâ üslubundan haber üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle medh manası sebebiyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Müstetir zamir هي , yani cennet, medh fiili حَسُنَتْ ’in failidir. مُرْتَفَقاً , temyizdir.
Cennet ehline, cennette verilecek nimetlerin sayıldığı önceki cümlede taksim, son iki cümlede ise cem’ sanatı vardır.
نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقاً۟ [O, ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeridir] ayetinin ifade ettiği Cennet ile, بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً [Ne kötü bir içecek ve ne kötü bir kalma yeridir] ayetinin ifade ettiği Cehennem arasında güzel bir mukabele sanatı vardır. (Safvetü’t Tefasir)
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاًۜ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاضْرِبْ | ve anlat |
|
| 2 | لَهُمْ | onlara |
|
| 3 | مَثَلًا | misal olarak |
|
| 4 | رَجُلَيْنِ | şu iki adamı (ki) |
|
| 5 | جَعَلْنَا | vermiştik |
|
| 6 | لِأَحَدِهِمَا | ikisinden birine |
|
| 7 | جَنَّتَيْنِ | iki bağ |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | أَعْنَابٍ | üzüm |
|
| 10 | وَحَفَفْنَاهُمَا | ve onların etrafını çevirmiştik |
|
| 11 | بِنَخْلٍ | hurmalarla |
|
| 12 | وَجَعَلْنَا | ve bitirmiştik |
|
| 13 | بَيْنَهُمَا | ortalarında da |
|
| 14 | زَرْعًا | ekin |
|
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اضْرِبْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُمْ car mecruru اضْرِبْ fiiline mütealliktir. مَثَلاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. رَجُلَيْنِ kelimesi مَثَلَ ’den bedel olup, müsenna olduğu için nasb alameti يْ ‘dir. جَعَلْنَا cümlesi, رَجُلَيْنِ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِاَحَدِهِمَا car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَنَّتَيْنِ mef’ûlun bih olup müsenna olduğu için nasb alameti ي ‘dir. مِنْ اَعْنَابٍ car mecruru جَنَّتَيْنِ ‘ nin mahazuf sıfatına mütealliktir. حَفَفْنَاهُمَا cümlesi قد takdiriyle جَنَّتَيْنِ ’nin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. حَفَفْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُمَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِنَخْلٍ car mecruru حَفَفْنَا fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَعَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بَيْنَهُمَا zaman zarfı جَعَلْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. زَرْعاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاًۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Hz. Peygambere emirle başlayan ayet, emir üslubunda talebi inşâi isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اضْرِبْ fiiline müteallik لَهُمْ car mecruru, ihtimam ve durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
رَجُلَيْنِ , mef’ûl olan مَثَلاً ’den bedeldir. Bedel ıtnâb sanatıdır.
مَثَلاً ’deki tenvin nev ifade eder.
جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ cümlesi, رَجُلَيْنِ için sıfattır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
لِاَحَدِهِمَا ’nın müteallakı olan ikinci mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
جَنَّتَيْنِ ’nin mahzuf sıfatına müteallık olan مِنْ اَعْنَابٍ car mecrurundaki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder. Bu ibaredeki مِنْ , sıfatı açıklayan beyaniyyedir.
“Cennet” lafzının kullanılması, bağ ve bahçede bulunan ağaçların, gölgeleriyle içindekileri gizleyip örttüğü içindir. Bu kelimenin aslı, “örtmek ve bürümek” manasındadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قد takdiriyle hal konumundaki وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ cümlesi de müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Aynı üslupta gelen وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعاً cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle hal cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mekan zarfı بَيْنَهُمَا , konudaki önemine binaen mef’ûl olan زَرْعاً ’a takdim edilmiştir.
زَرْعاًۜ - بِنَخْلٍ kelimelerinin tenkiri nev, kesret ve tazim ifade eder.
هِمَا - جَعَلْنَا kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
جَنَّتَيْنِ - اَعْنَابٍ - نَخْلٍ - زَرْعاً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetteki اضْرِبْ hariç diğer bütün fiiller azamet zamirine isnad edilmiş, mazi fiildir. Mazi fiil sebat, temekkün ve istikrara işaret etmiştir.
Fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
حَفَفْ kelimesi, bir şeyin tarafı, yanı anlamına gelip kelimenin çoğulu الأحِفَّةُ 'dir ve o şeyin tarafları demektir. Keşşâf sahibi ise şöyle der: “Onlar bir şeyi kuşatıp onu tavaf ettiklerinde, etrafını dolaştıklarında, bunu ifade etmek için حفَفْتُ ; Onları onun etrafında dolaştırdım anlamında da حففتُه بهم denir. O halde bu fiil, (aslında) bir mef'ûl alır. بِ harf-i ceri ona ikinci bir mefûl kazandırır. Bu, mesela bir kimsenin, “Onu bürüdüm, örttüm; onu, onunla bürüdüm.” demesi gibidir o, sözüne devamla şöyle der: “Bu özellik, zengin ve varlıklı kimselerin, bağları ve bahçeleri hakkında tercih ettikleri bir vasıf olup bu da onların o (üzüm) bağlarını, meyve veren ağaçlarla çepeçevre kuşatmalarıdır. Bunun aynı zamanda manzarası da çok güzeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayetteki “Ortalarında da bir ekinlik yapmıştık.” cümlesinden şunlar kastedilmiştir: O arazinin, her türlü besin ve meyveyi ihtiva etmesi, sınırlarının geniş ve sahasının da fazla olması aynı zamanda o arazinin içinde onu birbirinden bölüp ayıracak (tepeler ve vadiler vb.) de bulunmamasıdır. Bu arazi, her zaman başka menfaatler de temin eder ki bu da başka mahsül ve başka meyveler demektir. Böylece menfaat ve faydası kesintisiz olup hepsi ardarda gelir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayetlerin maksadı şudur: kâfirler, mallarıyla, taraftar ve yardımcılarıyla Müslüman fakirlere karşı övünüyorlardı. Böylece Allah Teâlâ, fakirin zengin, zenginin de fakir olması ihtimalinden dolayı, bunun iftiharı gerektiren şeyler nevinden olmadığını beyan buyurmuştur. Kendisiyle fahretmenin gerekli olduğu şeye gelince bu, Allah'a itaat ve O'na ibadettir ki bu da fakir müminlerde bulunmaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet, kâfir ve müminin hali hakkında gelmiş bir mesel ayetidir. Mümin, Rabbine şükreden bir bahçe sahibine benzetilmiştir. Bu mümin Rabbinin nimetlerine şükreden, hikmet sahibi, güzel davranışları olan, Allah’ın kendi üzerindeki faziletini itiraf eden bir mümindir. Kâfir ise Allah’ın üzerindeki faziletini inkar eden bir başka bahçe sahibine benzetilmiştir. Bu kişi nimetleri inkâr eder, kibirlidir. Sure bu kâfiri, iki bahçe sahibi olarak tasvir etmiştir. Mürekkeb, mürekkebe benzetilmiştir, müşebbeh hazf edilmiştir. İstiâre-i temsîliyye olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Misal olarak verilen iki adam, İsrailoğullarından iki kardeş veya iki ortak idi. Kâfir olanın adı Katrûs, mümin olanın adı da Yehûzâ idi. Bunlar sekiz bin dirhemi aralarında bölüştüler. Kâfir olan, kendi payı ile arazı ve bağ bahçe satın aldı. Mümin olan ise kendi payını hayır işlerine harcadı. Sonra ayette anlatılanlar oldu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـٔاًۙ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراًۙ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | كِلْتَا | her iki |
|
| 2 | الْجَنَّتَيْنِ | bağ (da) |
|
| 3 | اتَتْ | vermişti |
|
| 4 | أُكُلَهَا | yemişini |
|
| 5 | وَلَمْ | ve |
|
| 6 | تَظْلِمْ | eksik etmemişti |
|
| 7 | مِنْهُ | ondan |
|
| 8 | شَيْئًا | hiçbir şey |
|
| 9 | وَفَجَّرْنَا | ve akıtmıştık |
|
| 10 | خِلَالَهُمَا | aralarından |
|
| 11 | نَهَرًا | bir ırmak |
|
كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـٔاًۙ
İsim cümlesidir. كِلْتَا mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْجَنَّتَيْنِ muzâfun ileyh olup müsenna olduğu için cer alameti ي ‘dir. اٰتَتْ اُكُلَهَا cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اٰتَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘dir. اُكُلَهَا mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
تَظْلِمْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. مِنْهُ car mecruru تَظْلِمْ fiiline mütealliktir. شَيْـٔاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اٰتَتْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراًۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَجَّرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. خِلَالَهُمَا mekân zarfı فَجَّرْنَا fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُمَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نَهَراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَجَّرْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فجر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـٔاًۙ وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراًۙ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
İki bahçe sahibi kıssasının devamı olan ayetin ilk cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan كِلْتَا الْجَنَّتَيْنِ , veciz ifade kastına binaen izafet formunda gelmiştir. اٰتَتْ اُكُلَهَا cümlesi, müsneddir.
Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Mübteda tesniye olduğu halde haberde müfrede iltifat edilmiştir.
وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـٔاً cümlesi, atıf harfi وَ ’la اٰتَتْ اُكُلَهَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya, mazi fiilden muzari fiile, iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَمْ تَظْلِمْ fiiline müteallik مِنْهُ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan شَيْـٔاً , nefy siyakında ve nekre olarak geldiği için hiçbir manası kazanmıştır. Nefiy siyakında nekra selbin umum ve şumûlüne delalet eder.
اٰتَتْ اُكُلَهَا وَلَمْ تَظْلِمْ مِنْهُ شَيْـٔاً cümlelerinde istiare sanatı vardır. Bahçeler, أتي ve تَظْلِمْ fiillerinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Ayetin fasılası olan وَفَجَّرْنَا خِلَالَهُمَا نَهَراً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اٰتَتْ اُكُلَهَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
فَجَّرْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
اُكُلَهَا - الْجَنَّتَيْنِ - نَهَراًۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ظْلِمْ الْجَنَّة ifadesinde istiare vardır. Çünkü buradaki ظْلِمْ , ne sözlükteki ne de din örfündeki asli anlamdadır. ظْلِمْ sözlükte, bir şeyi konulması gereken yerin dışında bir yere koymak anlamında isim; din dilinde ise yarar sağlamak, zararı savmak gayesiyle olmaksızın, haksız yere verilmiş zarar anlamında kullanılan isimdir. Burada kastedilen mana ise (bahçe) sahibinden hiçbir şey esirgemedi şeklindedir ki bu anlamın ظْلِمْ ismiyle ifade edilmesi güzel düşmüştür. Çünkü meyve bahçesi olan o bahçenin meyveleri, bahçe sahibinin hak ettiği şey konumundadır. Bu sebeple bahçe o hak edileni tam ve noksansız olarak çıkardığında sahibine hiçbir şekilde zulmetmedi; yani onun hak ettiği hiçbir şeyi esirgemedi denilmesi güzel düşmüştür. Buna göre şayet bahçe ekinlerini eksik bırakır, beklenen meyveleri vermezse, böylece sahibini zarara sokarsa zalim hükmünde olur. Burada اٰتَتْ اُكُلَهَا [Yemişlerini verdi] ifadesi de bu manayı teyit etmektedir. Çünkü (ayet) اٰتَتْ (vermek) lafzını getirince ardından ظْلِمْ (hakkını vermeme) lafzını getirmesi güzel olmuştur. Zira ظْلِمْ ’ün buradaki manası men (vermemek)’dir. Buna göre sanki burada Allah Teâlâ, “Bahçe, sahibinin hak ettiği her şeyi verdi, ondan hiçbir şeyi esirgemedi.” buyurmuştur. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)
Gerçekleşme sırasına göre ürünlerin yetişmesi, ırmakların fışkırmasından sonra olduğu halde burada bu sıranın aksinin zikredilmesi, iki bağın güzelliklerinin tamamlanmasında her ikisinin ayrı ayrı unsurlar olduklarını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌۚ فَقَالَ لِصَاحِبِه۪ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً وَاَعَزُّ نَفَراً ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَكَانَ | ve vardı |
|
| 2 | لَهُ | O(adam)ın |
|
| 3 | ثَمَرٌ | ürünü |
|
| 4 | فَقَالَ | dedi ki |
|
| 5 | لِصَاحِبِهِ | arkadaşı |
|
| 6 | وَهُوَ | ve o |
|
| 7 | يُحَاوِرُهُ | konuşurken |
|
| 8 | أَنَا | ben |
|
| 9 | أَكْثَرُ | zenginim |
|
| 10 | مِنْكَ | senden |
|
| 11 | مَالًا | malca |
|
| 12 | وَأَعَزُّ | ve güçlüyüm |
|
| 13 | نَفَرًا | adamca da |
|
Havera حور : Hûr حُور hâricî bir cereyanla ayrılmak ve daha iyi veyâ kötü olarak başka bir hâle dönmektir. Maddî ya da ma’nevî olabilir. Amaç önceki hâlden farklı olmaktır. Bu ma’nâda elbisenin kirden temizlenmesi ve beyazlatılması için kullanılır. Mütekellime (konuşmacı) i’tirâz sâdedinde de kullanılır.
Havarî حَوارِِي kelimesinin manası da bu şekilde kavminin dîninden ayrılıp yeni bir dîne dönmek/bağlanmaktır.
Hûr حُور kelimesi melekler âleminden ayrılıp insanlarla yaşayabilecek hâle gelmeyi de ifâde eder. (Tahqiq)
Bu kökün üç asli anlamı vardır: Renk, geri dönmek, dönüp durmak. (Makâyıs)
Kur’ân-ı Kerim'de geldiği mânâlar:
1- Dönmek : İnşikak/14
2- Tartışmak : Kehf/34
3- Huri : Vakıa /56
4- Havari : Al-i İmran/ 52, Maide/112, Saff/14, 111. (Kur’ân’da Çok Anlamlılık).
حَوْرٌ ya bi zâtihi ya da fikirde tereddüt ve gidip gelmedir. Aynı köke ait مُحاوَرَة sözcüğü birine sözü geri döndürmek; biriyle atışmak veyahut konuşmaktır. Kuran-ı Kerim'de de geçen تَحاوُرٌ kullanımı da buradan gelir. Ayeti kerimelerde geçen bizim de Türkçede hûri olarak kullandığımız حَوَرٌ kelimesinin asıl manası ise gözdeki siyahlığın içindeki küçük beyazlığın iyice görünmesidir ve bu gözün güzelliğinin en mükemmel şeklidir. Son olarak حَوارِيُّون 'a gelince onlar Hz. İsa'nın yardımcıları/havarileridir.(Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hûri, havari, muhavere, mihver ve havradır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌۚ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
لَهُ car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ثَمَرٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
فَقَالَ لِصَاحِبِه۪ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً وَاَعَزُّ نَفَراً
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِصَاحِبِه۪ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
هُوَ يُحَاوِرُهُٓ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُحَاوِرُهُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحَاوِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Mekulü’l-kavli اَنَا۬ اَكْثَرُ ’dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Munfasıl zamir اَنَا۬ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَكْثَرُ haber olup damme ile merfûdur. مِنْكَ car mecruru اَكْثَرُ ’ye mütealliktir. مَالاً temyiz olup fetha ile mansubdur. اَعَزُّ نَفَراً atıf harfi و ’la اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً ‘e matuftur. نَفَراً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَاوِرُ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حور ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعَزُّ - اَكْثَرُ kelimeleri ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌۚ فَقَالَ لِصَاحِبِه۪ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً وَاَعَزُّ نَفَراً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ car mecruru, كَانَ ’nin ihtimam için takdim edilen mahzuf haberine mütealliktir. ثَمَرٌ , nakıs fiil كَانَ ‘nin muahhar ismidir.
Müsnedün ileyhin nekre gelişi teksir, nev ve tazim ifade eder.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Müsnedün ileyh olan ثَمَرٌ ‘deki nekrelik nev, kesret ve tazim ifade eder.
ثَمَرٌ “Çeşitli mallar” demektir. Bu, Arapların, mal çoğaldığı zaman söyledikleri sözlerdendir. Mücahid'in bu ifadeye, altın ve gümüş manası verdiği de rivayet edilmiştir. Buna göre ayetin manası, “O iki bahçenin yanı sıra pek çok nakit para da bulunuyordu.” şeklinde olur.
فَقَالَ لِصَاحِبِه۪ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً وَاَعَزُّ نَفَراً cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنَا۬ اَكْثَرُ مِنْكَ مَالاً وَاَعَزُّ نَفَراً cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mübteda olan اَنَا۬ ’nin haberi اَكْثَرُ , ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
مَالاً , temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
وَاَعَزُّ , haber olan اَكْثَرُ ’e atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezâyüftür.
İsm-i tafdil veznindeki اَعَزُّ mübalağa ifade etmiştir. نَفَراً , temyizdir.
ثَمَرٌ - مَالاً ile اَعَزُّ - اَكْثَرُ ve يُحَاوِرُهُٓ - قَالَ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Arapçada bir kelime veya cümle ifade edilişi itibarıyla bir ek açıklamaya ihtiyaç duyabilir. Açıklanmaya ihtiyaç duyan müphem isim veya cümleye yapılan ek izahat, o müphem kelime veya cümlenin açıklayıcısı manasında temyizi, başka bir deyişle mümeyyizi olur. (Halil İbrahim Karaöz, Arap Dili Gramerinde Temyiz)
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Ey alemlerin Rabbi olan Allahım! Bizi; sabah akşam Sana dua edenlerle beraber olmaya çalışanlardan ve onlar gibi yaşayanlardan eyle. Bizi; malıyla evlatlarıyla övünenlere, bunlarla üstünlük sağlamaya çalışanlara ve dostlarını da maddi gerekçelerle seçenlere benzemekten koru. Maddi ve manevi alemde, Senden uzak olan ve yalnız hevesleri için yaşayanlardan bedenlerimizi ve gönüllerimizi uzaklaştır. Bizi; dünya işlerinde, onların gösterişlerine kapılmaktan ve onlara meyil etmekten koru. Gün içerisinde, hep Seni ananlardan ve Sana hamd edenlerden olmamız için yardım et.
Ey cenneti ve cehennemi yaratan Allahım! Bizi; iman edenlerden ve Senin rızan için iyi işler yapanlardan eyle. Cehennem azabını bilmekten, cehennemliklerin sesini işitmekten ve içecekleriyle yiyeceklerinin dehşetini hissetmekten Sana sığınırız. Bizi; emirlerine itaat edenlerden ve iki cihanı da kazandıracak hayırlı bir ömür yaşayanlardan eyle. Cennet nimetlerinin tadına varanlardan, cennet kıyafetlerine ve mücevherlerine bürünenlerden, cennet tahtından cennet nimetlerini ve komşularını izleyenlerden olmamızı nasip et.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji