بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداًۙ ٣٥
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
دَخَلَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. جَنَّتَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ cümlesi, دَخَلَ fiilindeki failin hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ظَالِمٌ mübtedanın haberi olarak damme ile merfûdur.
لِ harf-i ceri zaiddir. نَفْسِ lafzen mecrur, ism-i fail ظَالِمٌ ’un mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَالِمٌ , sülasi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداًۙ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, مَٓا اَظُنُّ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَظُنُّ damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. اَنْ ve masdar-ı müevvel اَظُنُّ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَب۪يدَ fetha ile mansub muzari fiildir. İşaret ismi هٰذِه۪ٓ fail olarak mahallen merfûdur. اَبَداً zaman zarfı, تَب۪يد fiiline mütealliktir.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَدَخَلَ جَنَّتَهُ وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ
Ayetin ilk cümlesi, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
وَهُوَ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ cümlesi, دَخَلَ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لِنَفْسِه۪ۚ car-mecruru ظَالِمٌ ‘a mütealliktir.
Müsned olan ظَالِمٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefsine zulüm eder bir vaziyette girdi çünkü kendini beğenmiş ve inançsız idi. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
“Cenab-ı Hak, bu lafzı önce tesniye getirdiği halde, burada müfred جَنَّتَهُ (bağına) getirmiştir. Bununla, onun mümin müttakilere vaad edilen cennetlerden yana bir nasibi ve cenneti olmadığı; onun cennetinin bu dünyada sahip olduğu o şey olduğu; bu iki ifade ile ne iki cennet ne de onlardan birinin murad edilmediği kastedilmiştir. Daha sonra Cenab-ı Hak, [o nefsine zulmeden olduğu halde] buyurmuştur. Bu, iki cümle arasına girmiş olan bir itiraziyye cümledir. Bununla, Cenab-ı Hak şu hususa dikkat çekmek istemiştir: “O kâfir olan taraf, o nimetlerle kendisini üstün hissederek gururlanıp o nimetleri Cenab-ı Hakk'ın, öldükten sonra diriltmeye muktedir olduğunu inkâr etmeye ve küfrân-ı nimette bulunmaya bir vesile edinince o nimetleri, yerinde kullanmamış olur. Böylece de zalim olmuş olur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
قَالَ مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداًۙ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulül-kavli olan مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداً cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداً cümlesi, masdar teviliyle iki mef’ûle müteaddi olan اَظُنُّ fiilinin iki mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar cümlesinde müsnedün ileyhin ism-i işaretle gelmesi tazim içindir.
ظَنُّ , zıt anlam taşıyan fiillerdendir. Hem ‘bildi, anladı’ , hem de ‘sandı’ manasına gelir. Bu cümlede mütekellimin kesin inancını bildirmektedir.
هٰذِه۪ٓ ile bahçeye işaret edilmiştir. هٰذِه۪ٓ ’de tecessüm sanatı vardır.
تَب۪يدَ - اَبَداًۙ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy, cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي لَاَجِدَنَّ خَيْراً مِنْهَا مُنْقَلَباً ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve hiç |
|
| 2 | أَظُنُّ | zannetmem |
|
| 3 | السَّاعَةَ | kıyametin |
|
| 4 | قَائِمَةً | kopacağını |
|
| 5 | وَلَئِنْ | şayet |
|
| 6 | رُدِدْتُ | döndürülsem bile |
|
| 7 | إِلَىٰ |
|
|
| 8 | رَبِّي | Rabbime |
|
| 9 | لَأَجِدَنَّ | bulurum |
|
| 10 | خَيْرًا | daha güzel |
|
| 11 | مِنْهَا | bundan |
|
| 12 | مُنْقَلَبًا | bir akıbet |
|
وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ
Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki مَٓا اَظُنُّ cümlesine atfedilmiştir.
مَٓا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَظُنُّ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. السَّاعَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَٓائِمَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
قَٓائِمَةً , sülasi mücerredi قوم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي لَاَجِدَنَّ خَيْراً مِنْهَا مُنْقَلَباً
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رُدِدْتُ şart fiili olup, sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir تُ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى رَبّ۪ car mecruru رُدِدْتُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اَجِدَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir.Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. Fiilinin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. خَيْراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنْهَا car mecruru خَيْراً ’e mütealliktir. مُنْقَلَباً temyiz olup fetha ile mansubdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) مُنْقَلَباً , sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan infiâl babının ism-i mef’ûlüdür.
وَمَٓا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَٓائِمَةًۙ
Mekulü’l-kavle dahil olan ayet, önceki ayetteki مَٓا اَظُنُّ اَنْ تَب۪يدَ هٰذِه۪ٓ اَبَداًۙ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber, ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Kıyametin kopacağına inanmayan bahçe sahibinin sözlerindeki قَٓائِمَةً kelimesindeki tenvin, tahkir ifade etmektedir.
قَٓائِمَةً ve السَّاعَةَ kıyametin kopmasından kinayedir.
السَّاعَةَ ve قَٓائِمَةً kelimeleri, اَظُنُّ ‘nun iki mef’ûlüdür.
ظَنُّ , zıt anlam taşıyan fiillerdendir. Hem ‘bildi, anladı’ , hem de ‘sandı’ manasına gelir. Bu cümlede mütekellimin kesin inancını bildirmektedir.
وَلَئِنْ رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي لَاَجِدَنَّ خَيْراً مِنْهَا مُنْقَلَباً
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. İnşâ cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber üslubundan inşâ üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
Şart üslubundaki terkipte ل , kaseme işaret eden muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan رُدِدْتُ اِلٰى رَبّ۪ي , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Bahçe sahibi muhatabını inandırmak için sözlerini mahzuf kaseme delalet eden لَ ve nûn-u sakile ile tekid ederek söylemiştir.
رَبّ۪ي izafeti, mütekellimin Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işaret eder.
Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
لَاَجِدَنَّ خَيْراً مِنْهَا مُنْقَلَباً mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Mef’ûl olan خَيْراً ’deki tenvin kesret, nev ve tazime işaret eder.
مُنْقَلَباً , temyizdir.
رُدِدْتُ - مُنْقَلَباً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın , Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Kasem ve nun-i sakile ile tekit, tehekkümde mübalağa ifade etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onun, Rabbine döndürüldüğü takdirde de dünyadaki bağlarından daha hayırlısını bulacağını umması ve yalan yemini, dünyadaki servetine, zatî liyakatinden ve Allah katındaki üstünlüğünden dolayı sahip olduğuna inanmasından ve dünyevî imkânların kendisi için istidrac (azabının artırılması, tedricî olarak azaba yaklaştırılması) olduğunu idrak etmemesinden dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلاًۜ ٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | dedi ki |
|
| 2 | لَهُ | ona |
|
| 3 | صَاحِبُهُ | arkadaşı |
|
| 4 | وَهُوَ | kendisiyle |
|
| 5 | يُحَاوِرُهُ | konuşan |
|
| 6 | أَكَفَرْتَ | inkar mı ediyorsun? |
|
| 7 | بِالَّذِي |
|
|
| 8 | خَلَقَكَ | seni yaratanı |
|
| 9 | مِنْ |
|
|
| 10 | تُرَابٍ | topraktan |
|
| 11 | ثُمَّ | sonra |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | نُطْفَةٍ | nutfe (sperm)den |
|
| 14 | ثُمَّ | sonra da |
|
| 15 | سَوَّاكَ | seni biçimlendireni |
|
| 16 | رَجُلًا | bir adam olarak |
|
قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلاًۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. صَاحِبُهُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, اَكَفَرْتَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. يُحَاوِرُهُٓ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يُحَاوِرُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifhâm harfidir. كَفَرْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle كَفَرْتَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası خَلَقَكَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
خَلَقَكَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ تُرَابٍ car mecruru خَلَقَكَ ’ye mütealliktir.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. مِنْ نُطْفَةٍ car mecruru atıf harfi ثُمَّ ile مِنْ تُرَابٍ ’e matuftur. سَوّٰيكَ fiili, atıf harfi ثُمَّ ile sıla cümlesine matuftur.
سَوّٰيكَ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رَجُلاً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ ; Matuf ve matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحَاوِرُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi حور ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik-ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَوّٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سوي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلاًۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
Mütekellim Allah Teâlâ’dır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette, وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ [onunla karşılıklı konuşurken] denilmesi, söylenecek kelamın muhavere için söylenen önemli bir kelam olduğuna baştan dikkat çekmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bahçe sahibinin hali olan وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ cümlesi, 34. ayette de geçmişti. Aralarında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ , inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Buradaki soru azarlama için gelen inkâri istifhamdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette bir müminin, kâfir olan arkadaşına aslının adi bir şey olduğunu hatırlatması rivayet edilirken تُرَابٍ kelimesi seçilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
طين değil de تُرَابٍ kelimesinin tercih edilmesi teşâbüh-i etrâf sanatının bir örneğidir. Çünkü تُرَابٍ toprağın en basit halidir.
Mecrur mahaldeki müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي , harf-i cerle اَكَفَرْتَ fiiline mütealliktir. Sılası olan خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنْ نُطْفَةٍ , terahi ifade eden atıf harfi ثُمَّ ile مِنْ تُرَابٍ ’e atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezâyüftür. Kelimelerdeki nekrelik, nev ve tazim içindir.
مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ sözündeki مِنْ harfi, ibtidaiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلاً cümlesi, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan رَجُلاً ’in tenkiri, nev ve tazim ifade eder.
الَّذ۪ي ’den sonra yaratılış merhaleleri sayılmıştır. Bu üslup taksim sanatıdır.
اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ sözündeki istifham inkâr ve taaccüp için kullanılmıştır. Hakiki anlamda değildir. Çünkü arkadaşı onun müşrik olduğunu biliyordu. Bunun delili وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً sözüdür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette kâfir olan, kıyametin de kopacağını sanmıyorum demiş, mümin olan da onu küfre nisbet ederek, Seni, bir topraktan yaratanı inkâr mı ettin? demiştir ki bu da öldükten sonra dirilmenin olacağına dair şüphe duyan kimsenin kâfir olduğuna delâlet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)
Bu ayet, ölüm sonrası dirilişin deliline de işaret etmektedir. Nitekim diğer bir ayette de şöyle denilmektedir: “Ey insanlar! Eğer ölüm sonrası diriliş hakkında şüpheniz varsa düşünün ki Biz sizi muhakkak ki topraktan yaratmışızdır.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Hac Suresi, 5)
لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً ٣٨
لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً
İsim cümlesidir. لٰكِنَّ istidrak harfidir. Munfasıl zamir نا mübteda olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir أنا ‘deki hemze vasıl halinde hazfedilmiştir. هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
Şan zamiri هُوَ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. اللّٰهُ رَبّ۪ي mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
اللّٰهُ üçüncü mübteda olup damme ile merfûdur. رَبّ۪ي haber olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اُشْرِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. بِرَبّ۪ٓي car mecruru اُشْرِكُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَحَداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Dilciler şöyle demişlerdir: لٰكِنَّا۬ ’nın aslı, لكنْ أنا şeklindedir. Bu demektir ki أنا ’deki hemze hazf edilmiş, harekesi لكنْ nûnuna verilmiş ve iki nun bir araya geldiği için de nûnu, لكنْ ’in kendisinden sonra gelen nûna idgâm edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُشْرِكُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Bahçe sahibinin arkadaşının sözlerinin devamıdır.
İstidrak harfi لكن ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Dilciler şöyle demişlerdir: لٰكِنَّا۬ ’nın aslı, لكنْ أنا şeklindedir. Bu demektir ki أنا ’deki hemze hazf edilmiş, harekesi لكنْ kelimesinin nûnuna verilmiş ve iki nun bir araya geldiği için de nûnu, لكنْ ’in kendisinden sonra gelen nûna idgâm edilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
هُوَ ise şan zamiridir. Lafza-i celâlin müsnedün ileyh olduğu اللّٰهُ رَبّ۪ي cümlesi, أنا ‘nin haberidir. Her iki rüknü de marife olması sebebiyle kasr ifade etmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اللّٰهُ mevsûf/maksur, رَبّ۪ي sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبّ۪ي izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla mümin bahçe sahibi, şan ve şeref kazanmıştır.
Mütekellimin Allah lafzından sonra Rab ismini telaffuz etmesi, rabbine olan sevgi, mehabet ve ihtimamına işarettir.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Burada yaratıcının birliği, dört ayrı yolla tasdik edilip teyit edilmiştir; İlki, ayette iki farklı isim cümlesinin kullanılması, ikincisi, لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي sözündeki şan zamiri, üçüncüsü اللَّهَ رَبِّي ifadesinde müsned ve müsnedün ileyhin marife gelerek kasr ifade etmesidir. Allah’ın Rububiyet sıfatı mütekellimin zatına nispet edilmesi, muhataba nispetle olduğu için izâfi kasrdır. Yani sen hariç demektir. Çünkü sen Allah’tan gayrına kulluk ediyorsun. Kasr iki kat tekid ifade eder. Daha sonra da وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً şeklinde lafzi tekid yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لٰكِنَّ , kendisinden sonra gelen cümleye önceki cümlenin hükmüne muhalif bir hüküm kazandırır. Bu yüzden kendisinden önce, sonradan gelecek cümleye muhalif veya mütenakız bir sözün geçmesi lazımdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 474)
İstidrak, önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrak istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrak ise aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrak, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَلَٓا اُشْرِكُ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَٓا اُشْرِكُ fiiline müteallik بِرَبّ۪ٓي car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan اَحَداً ’deki nekrelik, kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi menfî siyakta nekre, selbin umumuna işarettir.
Mütekellimin zamir yerine zahir isimle, Rab ismini, rabbine olan sevgi, mehabet ve ihtimam, ayrıca Allah’ın rububiyet vasfına ihtiyacını göstermek için tekrarlamasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُۙ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِۚ اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالاً وَوَلَداًۚ ٣٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْلَا | gerekmez miydi? |
|
| 2 | إِذْ | zaman |
|
| 3 | دَخَلْتَ | girdiğin |
|
| 4 | جَنَّتَكَ | bağına |
|
| 5 | قُلْتَ | demen |
|
| 6 | مَا | ne |
|
| 7 | شَاءَ | dilerse |
|
| 8 | اللَّهُ | Allah |
|
| 9 | لَا | yoktur |
|
| 10 | قُوَّةَ | kuvvet |
|
| 11 | إِلَّا | başka |
|
| 12 | بِاللَّهِ | Allah’tan |
|
| 13 | إِنْ | gerçi |
|
| 14 | تَرَنِ | sen görüyorsun |
|
| 15 | أَنَا | beni |
|
| 16 | أَقَلَّ | daha az |
|
| 17 | مِنْكَ | senden |
|
| 18 | مَالًا | malca |
|
| 19 | وَوَلَدًا | ve evlatça |
|
وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُۙ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır. Zaman zarfı اِذْ , takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. دَخَلْت ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
دَخَلْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. جَنَّتَكَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُلْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-
kavli, مَا شَٓاءَ اللّٰهُ ’dir. قُلْتَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
مَا iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
شَٓاءَ şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri; كان أو وقع (İdi veya vuku buldu) şeklindedir.
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لو ـ لولا ـ لوما ـ كلما ـ لما şart kelimeleri ile kurulan cümleler geçmiş zaman anlamı ifade eden cümleleridir. (Atik Aydin Yrd. Doç. Dr., İnönü Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili Ve Belagatı Anabilim Dalı, (Arapça Şart Cümlelerinde Zaman) (إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِۚ اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالاً وَوَلَداًۚ
İsim cümlesidir. لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
قُوَّةَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. بِاللّٰهِ car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَرَنِ şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre ise mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bir ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
اَنَا۬ fasıl zamiri veya تَرَنِ ‘deki muttasıl zamiri tekid eder. اَقَلَّ kelimesi تَرَنِ fiilinin ikinci mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. مِنْكَ car mecruru اَقَلَّ ’ye mütealliktir. مَالاً temyiz olup fetha ile mansubdur. وَلَداً atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَقَلَّ ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْلَٓا اِذْ دَخَلْتَ جَنَّتَكَ قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُۙ
Mütekellim bahçe sahibinin arkadaşı, muhatap bahçe sahibidir. Ayet önceki ayetteki mekulü’l- kavle dahildir.
لَوْلَٓا burada teşvik ve pişmanlık ifade eder. Keşke manasındadır.
قُلْتَ fiiline müteallik olan اِذْ , maziye dönük zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan دَخَلْتَ جَنَّتَكَ cümlesine muzâf olmuştur. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قُلْتَ مَا شَٓاءَ اللّٰهُ cümlesi atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki istînâf cümlesi olan لٰكِنَّا۬ هُوَ اللّٰهُ رَبّ۪ي ‘ye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قُلْتَ fiilinin mekulü’l-kavli olan مَا شَٓاءَ اللّٰهُ cümlesi, şart üslubunda haberi isnaddır.
Şart cümlesi olan شَٓاءَ اللّٰهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart fiili شَاۤءَ ’nin mef’ûlü mahzuftur. Bu hazif muhatabın muhayyilesini sınırlamadan düşünmesini sağlayan îcaz sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri; وقع (olur.) olan cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir.
Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)
Genel olarak شَاءَ fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibham; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مَا شَٓاءَ اللّٰهُ , bu, Allah'ın dilemesiyle hasıl olan bir kemâl ve güzelliktir, demektir yahut Allah'ın dilediği şey, mutlaka gerçekleşir, demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
مَا شَٓاءَ اللّٰهُ ifadesi ile ilgili iki açıklama yapılmıştır: a) Bunun başındaki مَا , şartiyyedir, cevabı ise mahzuftur. Buna göre manası, [Allah ne dilerse o olur] şeklinde olur.
b) Bu مَا , mevsûledir ve mahzuf bir mübtedanın haberi olmak üzere mahallen merfûdur. Buna göre manası, “İş, Allah'ın dilediğidir.” şeklinde olur. Alimlerimiz, Allah'ın dilediği herşeyin vuku bulacağının, irade etmediği şeyin ise meydana gelemeyeceğine bu ifadeyi delil getirmişlerdir. “Bu bostanda mevcut olan şu şeyler, Allah'ın dilediği şeylerdir.” demek gibidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِۚ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber inkarî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قُوَّةَ kelimesi لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. بِاللّٰهِ , cinsini nefyeden لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
لَاۤ ve إِلَّا ile oluşan kasr, قُوَّةَ ile بِاللّٰهِ arasındadır. Kasr, kuvvetin sadece Allah'a ait olduğunu şüpheye yer vermeyecek şekilde kesin bir dille belirtmiştir. قُوَّةَ , maksûr/sıfat, بِاللّٰهِۚ maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz, teberrük ve hükmün illetini bildirmek için tekrarlanmasında tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالاً وَوَلَداًۚ
Ayetin son cümlesi şart üslubuyla gelmiş isti’naf cümlesidir. Şartın cevabı bir sonraki ayetteki فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ cümlesidir.
Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi اِنْ تَرَنِ اَنَا۬ اَقَلَّ مِنْكَ مَالاً وَوَلَداًۚ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
تَرَنِ fiilinin sonundaki نِ , nunu vikayedir. Mef'ûl olan ي zamiri mahzuftur. Esre bu hazfın delilidir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَنَا۬ fasıl zamiri, cümleyi tekit etmiştir.
مِنْكَ car-mecrurunun müteallakı olan اَقَلَّ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Temyiz olan مَالاً ve وَلَداًۚ kelimeleri temâsül nedeniyle birbirine atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV. Tekid)
Cümledeki اَنَا۬ , tekid için gelmiş, fasıl zamiridir. Bu kelimeyi, أقَلُّ şeklinde merfû okuyan kıraat اَنَا۬ lafzını mübteda, أقَلُّ kelimesini haber kabul etmiş ve mübteda haber cümlesini, fiilin mef'ulü saymışlardır. Bil ki burada وَلَداًۚ ifadesinin getirilmesi, daha önce geçen (Toplumca da senden kuvvetliyim) ifadesindeki نَفَر kelimesi ile, taraftarları ve çoluk-çocuğunun kastedildiğine delalet eder. Buna göre sanki mümin kardeş, “Eğer sen beni bu fani dünyada mal, evlat ve taraftar bakımından daha güçsüz görüyorsan, (bil ki) Rabbimin bana senin bağından daha hayırlısını (ya bu dünya da ya da ahirette) vermesi, (seninkinin) üstüne ise gökten yıldırımlar göndererek, (onu harab etmesi) muhtemeldir.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاًۙ ٤٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَعَسَىٰ | umulur ki |
|
| 2 | رَبِّي | Rabbim |
|
| 3 | أَنْ |
|
|
| 4 | يُؤْتِيَنِ | bana verebilir |
|
| 5 | خَيْرًا | daha iyisini |
|
| 6 | مِنْ |
|
|
| 7 | جَنَّتِكَ | senin bağından |
|
| 8 | وَيُرْسِلَ | ve gönderir |
|
| 9 | عَلَيْهَا | onun üzerine |
|
| 10 | حُسْبَانًا | yıldırımlar |
|
| 11 | مِنَ | -ten |
|
| 12 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 13 | فَتُصْبِحَ | böylece kesilir |
|
| 14 | صَعِيدًا | bağın |
|
| 15 | زَلَقًا | kupkuru bir toprak |
|
فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاًۙ
Ayet, önceki ayetteki اِنْ تَرَنِ şart cümlesinin cevabıdır.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. عَسٰى terecci harfi, elif üzere mukadder fetha ile mebni nakıs fiildir. كَانَ gibi ismini ref haberini nasb eder.
رَبّ۪ٓي kelimesi عَسٰى ’nın ismi olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَسٰى ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُؤْتِيَنِ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Sonundaki نِ vikayedir. Esre mahzuf mütekellim zamirinden ivazdır. Hazf edilen يَ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bir ي harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.
خَيْراً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ جَنَّتِكَ car mecruru خَيْراً ‘e mütealliktir. يُرْسِلَ fiili, atıf harfi وَ ’la يُؤْتِيَنِ ’ye matuftur.
يُرْسِلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْهَا car mecruru يُرْسِلَ fiiline mütealliktir. حُسْبَاناً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru حُسْبَاناً ’nin mahzuf sıfatına mütealliktir. تُصْبِحَ fiili, atıf harfi فَ ile يُرْسِلَ ’ye matuftur.
اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تُصْبِحَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. تُصْبِحَ ’nun ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. صَع۪يداً kelimesi تُصْبِحَ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. زَلَقاً kelimesi صَع۪يداً ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُرْسِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
تُصْبِحَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبح ‘dır.
يُؤْتِيَنِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
زَلَقاً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنَ السَّمَٓاءِ فَتُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاًۙ
Mütekellim bahçe sahibinin arkadaşı, muhatap bahçe sahibidir.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Fasıl, kemal-i ittisâl sebebiyledir.
Önceki ayetteki şartın, cevabıdır. Terecci manalı nakıs fiil عَسَى ’nın dahil olduğu فَعَسٰى رَبّ۪ٓي اَنْ يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
عَسٰى fiili tereccî harfidir. Tereccî, husûlu arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
عَسٰى fiili Allah Teâlâya isnad edildiğinde gereklilik ifade eder, kulların kelamında ise ümit ve arzu ifade eder, Allah’a nispeti kesinlik, kullara nisbeti şek ve zanna dayanan nisbettir. (Celâleddin es- Suyûtî, c. 1, s. 53)
عَسٰى ‘nın ismi olan رَبّ۪ٓي izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan ي zamiri dolayısıyla mütekellim, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca bu izafet, Allah’ın rububiyet vasfına sığınma isteğinin işaretidir.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُؤْتِيَنِ خَيْراً مِنْ جَنَّتِكَ cümlesi, عَسٰٓى ‘nın haberi konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يُؤْتِيَنِ fiilinin sonundaki نَ , nûnu vikayedir, esre ise mef'ûl olan mütekellim ي ’sından ivazdır. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ikinci mef’ûl olan خَيْراً ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
وَيُرْسِلَ عَلَيْهَا حُسْبَاناً مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهَا car mecruru, konudaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
يُرْسِلَ fiilinin mef’’ûlü olan حُسْبَاناً ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
مِنَ السَّمَٓاءِ car-mecruru, حُسْبَاناً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
حُسْبَاناً , tıpkı hesap manasında بُطْلان ve غُفْران vezninde bir masdardır. Yani ‘Allah'ın takdir ettiği ve hesabettiği miktarda bir azap göndermesi’ demektir. Bu ise o bahçenin harap edilmesine hükmedilmesi manasınadır. Zeccâc حُسْبَاناً ’ın azap manasına kullanıldığını söylemiştir. Bunun, atılan şeyler (oklar) manasında olduğu müfredinin ise حُسْبانَةٌ şeklinde olduğu ve yıldırım manasına geldiği de söylenmiştir.
فَتُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاً cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
تُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاً cümlesi, nakıs fiil تُصْبِحَ dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. صَع۪يداً kelimesi nakıs fiil تُصْبِحَ ’nın haberidir.
Masdar veznindeki زَلَقاً , müsned olan صَع۪يداً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
Malum olduğu üzere masdarla vasıflanmak mübalağa ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 4, s. 112)
صَع۪يداً , yeryüzü (toprak) demektir. زَلَقاًۙ ’da yerin, insanın ayağının kayacağı bir hale gelmesidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْراً فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَباً ٤١
اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْراً فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَباً
İsim cümlesidir. اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يُصْبِحَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. مَٓاؤُ۬هَا kelimesi يُصْبِحَ ’nun ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. غَوْراً kelimesi يُصْبِحَ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
تَسْتَط۪يعَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُ car mecruru طَلَباً ’e mütealliktir. طَلَباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُصْبِحَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi صبح ‘dır.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَسْتَط۪يعَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fil istif’âl babındadır. Sülâsîsi طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.
اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْراً فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَباً
Muhayyerlik ifade eden اَوْ harfiyle önceki ayetteki تُصْبِحَ صَع۪يداً زَلَقاً cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Bahçe sahibinin arkadaşının konuşmasının devamıdır.
Nakıs fiil يُصْبِحَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مَٓاؤُ۬هَا ismi, غَوْراً haberidir.
غَوْراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْراً cümlesinde istiare sanatı vardır. غَوْراً fail olan مَٓاؤُ۬ ‘ya nisbet edilerek su kişileştirilmiş, iradesiyle hareket eden bir şahsa benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
يُصْبِحَ ’nın haberi olan غَوْراً kelimesi, muktezâ-i zâhirin dışında kullanılması sebebiyle mecaz-ı mürseldir. Failliyyet alakasıyla mecaz-ı aklîdir.
غائِراً في الارْض (Ya da suyu dibe çekilir) demektir. غَوْر masdardır, sıfat olarak kullanılmıştır, tıpkı önceki ayetteki زَلَقاًۙ gibidir.
اَوْ يُصْبِحَ مَٓاؤُ۬هَا غَوْراً [Veya bağın suyu yerin dibine çekilir de] ayetinde ism-i fail yerine masdar kullanılarak mübalağa yapılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayetin ikinci cümlesi olan فَلَنْ تَسْتَط۪يعَ لَهُ طَلَباً cümlesi, atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لَهُ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan طَلَباً ‘e takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan طَلَباً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً ٤٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَأُحِيطَ | derken yok edildi |
|
| 2 | بِثَمَرِهِ | ürünü |
|
| 3 | فَأَصْبَحَ | ve başladı |
|
| 4 | يُقَلِّبُ | oğuşturmağa |
|
| 5 | كَفَّيْهِ | ellerini |
|
| 6 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 7 | مَا | şeyler |
|
| 8 | أَنْفَقَ | harcadıkları |
|
| 9 | فِيهَا | ona |
|
| 10 | وَهِيَ | ve o |
|
| 11 | خَاوِيَةٌ | yıkılmıştı |
|
| 12 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 13 | عُرُوشِهَا | çardakları |
|
| 14 | وَيَقُولُ | ve diyordu |
|
| 15 | يَا لَيْتَنِي | keşke ben |
|
| 16 | لَمْ |
|
|
| 17 | أُشْرِكْ | ortak koşmasaydım |
|
| 18 | بِرَبِّي | Rabbime |
|
| 19 | أَحَدًا | kimseyi |
|
وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اُح۪يطَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. بِثَمَرِ car mecruru اُح۪يطَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. اَصْبَحَ ’nın ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ cümlesi اَصْبَحَ ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
يُقَلِّبُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. كَفَّيْهِ mef’ûlun bih olup, müsenna olduğu için nasb alameti ي ‘dir. İzafetten dolayı ن harfi hazf edilmiştir. Muttasıl zamir هِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl عَلٰى harf-i ceriyle يُقَلِّبُ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَنْفَقَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَنْفَقَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. ف۪يهَا car mecruru اَنْفَقَ fiiline mütealliktir.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هِيَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَاوِيَةٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. عَلٰى عُرُوشِ car mecruru خَاوِيَةٌ ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. يَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli, يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ ’dir. يَقُولُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا tenbih edatıdır. لَيْتَ temenni harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref yapar.
Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي harfi لَيْتَن۪ي ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً cümlesi, لَيْتَن۪ي ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
اُشْرِكْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’dir. بِرَبّ۪ٓي car mecruru اُشْرِكْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ی muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَحَداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُح۪يطَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi حوط ’dir.
اَنْفَقَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نفق ‘dır.
اُشْرِكْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ‘dir.
اَصْبَحَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صبح ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يُقَلِّبُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قلب ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاُح۪يطَ بِثَمَرِه۪ فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayetin ilk cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اُح۪يطَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
فَاَصْبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا cümlesi, atıf harfi فَ ile istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَصْبَحَ ’nın haberi olan يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ عَلٰى مَٓا اَنْفَقَ ف۪يهَا cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiil, bahçe sahibinin viran olmuş bahçesi önünde, ellerini sürekli oğuşturduğunu gözümüzün önünde canlandırmıştır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَٓا , başındaki harf-i cerle يُقَلِّبُ fiiline mütealliktir. Sılası olan اَنْفَقَ ف۪يهَا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Arka arkaya üç ayette اَصْبَحَ fiili kullanılmıştır. İlk ikisinde bahçe sahibinin arkadaşının sözlerinde muzari sıygasıyla üçüncü kez bu ayette Allah Teâlâ’nın sözlerinde mazi sıygasıyladır. Bu ifadelerde fiil sıygalarının anlamla uyumu dikkat çekicidir. Bu fiillerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.
Burada ise avuçlarını ovuşturmak manasındaki يُقَلِّبُ كَفَّيْهِ terkibi pişmanlık ve şaşkınlıktan kinayedir. Bunlar arasındaki alaka; pişmanlığın ve ayetlerde geçen ifadelerin vücut dili olmasıdır. Yani utanan insanın yüzünün kızarması gibi gadablanan insanın kaşlarını çatması veya suratını asması gibi pişmanlık duyan insan da gayri ihtiyarî olarak bu hareketleri yapar. Mecaz ve istiare üslupları kinayeden farklıdır. Çünkü onlarda hakiki mananın kastedilmediğine dair karîne vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)
وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا cümlesi ف۪يهَا ’daki zamirin yani bahçenin, halidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَلٰى عُرُوشِهَا car-mecruru, خَاوِيَةٌ ‘e mütealliktir.
خَاوِيَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada hurma ve ekinlerin durumu zikredilmemiş, bağın durumu zikre tahsis edilmiş, çünkü asıl umde odur; hurma ile ekin onun tamamlayıcılarıdır. Yahut bunun zikredilmesi, diğerlerinin zikrine ihtiyaç bırakmaz; Çünkü bağ çardaklarla tahkim edilmişken onun yok olması, diğerlerinin önceden yok olması demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً
Cümle, atıf harfi وَ ’la اَصْبَحَ ’nın haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bu cümlede Allah Teâlâ, bahçe sahibinin sözünü aktarmaktadır.
يَقُولُ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً cümlesindeki nida harfi يَا , tenbih içindir. لَيْتَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, temenni üslubunda talebî inşâî isnaddır. لَيْتَ nevasıhtandır. Hasıl olması arzu edilen, sevilen ama bunun imkansız ya da çok zor olduğu durumlarda kullanılır. Cümleye dahil olan لَيْتَ ‘ nin haberi olan لَمْ اُشْرِكْ بِرَبّ۪ٓي اَحَداً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessümle birlikte hükmü takviye de ifade etmiştir.
اَحَداً ’deki nekrelik kıllet, nev ve umum ifade eder. Olumsuz siyaktaki nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir.
Nida harfi, telehhüf (kaybolan bir şey için üzülme, hayıflanma) manasında kullanılmıştır. لَيْتَن۪ي ise temenni harfidir ve burada kendisinden kastedilen pişmanlıktır. يَا لَيْتَن۪ي sözünün aslı ise, söylenecek sözün akledecek kişinin seviyesine tenzili ile muhataba sunulmasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Temenni: Husûlü arzu edilmekle ve sevilmekle birlikte imkânsız ya da ihtimali çok zayıf bir şeyin olmasını istemektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِراًۜ ٤٣
وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِراًۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُنْ nakıs, sükun ile meczum muzari fiildir. لَهُ car mecruru تَكُنْ ’ün mahzuf mukaddem haberine
mütealliktir. فِئَةٌ kelimesi تَكُنْ ’ün muahhar ismi olup damme ile merfûdur. يَنْصُرُونَ cümlesi, فِئَةٌ ’nin sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَنْصُرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ دُونِ car mecruru يَنْصُرُونَ fiiline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَان ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. مُنْتَصِراً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُنْتَصِراً ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ
Mütekellimin Allah Teâlâ olduğu cümlede وَ istînâfiyyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَمْ muzariye dahil olan cezm edatıdır. Fiilin zamanını maziye çevirir.
Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُ car mecruru nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. فِئَةٌ , muahhar ismidir.
مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
فِئَةٌ (cemaat) kelimesi, manası itibariyle çoğuldur. Binaenaleyh zamirinden önce geldiği için fiilin müzekker olarak gelmesi caizdir. Bunda, aynı zamanda manayı gözetme vardır. (Çünkü فِئَةٌ kelimesi mana itibariyle çoğuldur). Diğer kıraat imamları ise fiili ت ile تَكُنْ şeklinde okumuşlardır. Çünkü bu durumda fail zamiri فِئَةٌ kelimesinin lafzına raci olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesi, فِئَةٌ için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetin sonunda müştakı zikredilen يَنْصُرُونَهُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Veciz ifade kastıyla gelen دُونِ اللّٰهِ izafeti gayrının tahkiri içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
وَمَا كَانَ مُنْتَصِراًۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfî nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُنْتَصِراً , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
يَنْصُرُونَ - مُنْتَصِراً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Onun şirkinden pişmanlık duymasının sebebi sadece tevhid ehlinden olması halinde çiftliğinin güzelce devam edeceğine inanması idi. İşte dini, sırf dünyalık için arzu etmesi yüzünden onun imanı Allah katında makbul olmamıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ هُوَ خَيْرٌ ثَوَاباً وَخَيْرٌ عُقْباً۟ ٤٤
هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi هُنَالِكَ mekân zarfı, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْوَلَايَةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
لِلّٰهِ car mecruru الْوَلَايَةُ ’nin mahzuf haline mütealliktir. الْحَقِّۜ kelimesi لِلّٰهِ lafza-i celâlin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
هُوَ خَيْرٌ ثَوَاباً وَخَيْرٌ عُقْباً۟
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. ثَوَاباً temyiz olup fetha ile mansubdur. خَيْرٌ atıf harfi وَ ’la ilkine matuftur. عُقْباً temyiz olup fetha ile mansubdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:
1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْرٌ ism-i tafdil kalıbındandır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
هُنَالِكَ الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ
Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Peygamber (s.a.v) dir. Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. İşaret ismi هُنَالِكَ mübteda, الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ cümlesi, haberdir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Mekan ifade eden işaret ismi هُنَالِكَ ile duruma işaret edilmiştir. Allah’ın yardımına olan ihtiyaç, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Haber olan الْوَلَايَةُ لِلّٰهِ الْحَقِّۜ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. لِلّٰهِ car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Lafza-ı celâldeki cins ifade eden لِ sebebiyle cümlede kasr (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) oluşmuştur. İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ile haber arasındadır. لِلّٰهِ sıfat/maksurun aleyh, الْوَلَايَةُ. mevsûf/maksur olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda كائِنٍ benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)
الْحَقّ kelimesi لِلّٰهِ için sıfattır. Sıfat, mevsufunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Hal olan الْوَلَايَةُ ve الْحَقِّۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
Uzak için kullanılan ism-i işaret, hali -sahibini çevrelediği için- mekana benzetmek suretiyle acayip duruma işaret etmek manasında müstear olmuştur. Garipliğin uzaklığa benzetilmesi nadiren meydana gelir. Mana, “Böyle bir durumda velayet Allah’a mahsustur.” anlamındadır. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ebu Amr, Hamze ve Kisâî ref ile الحقُّ okumuşlardır ki الْوَلَايَةُ ’nün sıfatı olur. Tekid eden masdar olmak üzere de nasb ile الحقَّ şeklinde okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Mezkûr وَلَايَةُ kelimesi, وِلاية olarak da okunmuştur. Buna göre hakimiyet ve saltanat yegâne olan Allah'ındır manasına gelir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
هُوَ خَيْرٌ ثَوَاباً وَخَيْرٌ عُقْباً۟
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَخَيْرٌ عُقْباً۟ , tezayüf nedeniyle haber olan خَيْرٌ ثَوَاباً ‘e atfedilmiştir.
خَيْرٌ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
ثَوَاباً ve عُقْباً۟ kelimeleri, temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.
Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV. Tekid)
خَيْرٌ kelimesinin tekrarının sebebi; manayı muhatabın nefsinde pekiştirmek, hayrın azametini muhataba hissettirmek olabilir.
Ayrıca bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları, خَيْرٌ - ثَوَاباً kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَش۪يماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِراً ٤٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَاضْرِبْ | ve anlat |
|
| 2 | لَهُمْ | onlara |
|
| 3 | مَثَلَ | misalini |
|
| 4 | الْحَيَاةِ | hayatının |
|
| 5 | الدُّنْيَا | dünya |
|
| 6 | كَمَاءٍ | bir su |
|
| 7 | أَنْزَلْنَاهُ | indirdik |
|
| 8 | مِنَ | -ten |
|
| 9 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 10 | فَاخْتَلَطَ | karıştı |
|
| 11 | بِهِ | onunla |
|
| 12 | نَبَاتُ | bitkisi |
|
| 13 | الْأَرْضِ | yerin |
|
| 14 | فَأَصْبَحَ | ve haline geliverdi |
|
| 15 | هَشِيمًا | çöp kırıntıları |
|
| 16 | تَذْرُوهُ | savurduğu |
|
| 17 | الرِّيَاحُ | rüzgarların |
|
| 18 | وَكَانَ | ve |
|
| 19 | اللَّهُ | Allah |
|
| 20 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 21 | كُلِّ | her |
|
| 22 | شَيْءٍ | şey |
|
| 23 | مُقْتَدِرًا | kadirdir |
|
Heşeme هشم : هَشْم kuru ot ya da bitki gibi yumuşak ve kırılgan şeylerin ufalanması/kırılmasıdır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de isim formunda sadece 2 kez geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hâşim ve Hâşimî'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اضْرِبْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. لَهُمْ car mecruru اضْرِبْ fiiline mütealliktir. مَثَلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْحَيٰوةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةَ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. كَمَٓاءٍ car mecruru اضْرِبْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. اَنْزَلْنَاهُ cümlesi مَٓاءٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْزَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ‘dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَش۪يماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اخْتَلَطَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِه۪ car mecruru اخْتَلَطَ fiiline mütealliktir. نَبَاتُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاَرْضِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَصْبَحَ atıf harfi فَ ile اخْتَلَطَ ’ya matuftur.
اَصْبَحَ nakıs, mebni mazi fiildir. كان gibi isim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اَصْبَحَ ’nın ismi, müstetir olup takdiri هو ’dir. هَش۪يماً kelimesi اَصْبَحَ ’nın haberi olup fetha ile mansubdur. تَذْرُوهُ cümlesi هَش۪يماً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
تَذْرُوهُ fiili وَ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الرِّيَاحُ fail olup damme ile merfûdur.
اخْتَلَطَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi خلط ’dır.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek)ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اَصْبَحَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صبح ‘dır.
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِراً
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
اللّٰهُ lafza-i celâl كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru مُقْتَدِراً ’a mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مُقْتَدِراً kelimesi كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur.
مُقْتَدِراً ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَٓاءٍ اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اضْرِبْ fiiline müteallik لَهُمْ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.
الدُّنْيَا kelimesi الْحَيٰوةِ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
كَمَٓاءٍ car mecruru اضْرِبْ fiilinin mahzuf ikinci mef’ûlün bihine mütealliktir. Mef’ûlün hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesi مَٓاءٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَنْزَلْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Teşbih edatını, müşebbehün bih mürekkep olduğu zaman, müfred bir kelime de takip edebilir. Bu ayette olduğu gibi müfredin, mürekkeb müşebbehün bih ile sıkı bir bağlantısı vardır.
Bu teşbihten murad, dünya hayatını suya benzetmek değildir. Murad; dünya hayatının güzelliğini sonra da helak oluşunu; şiddetli bir yağmurun ardından yeşeren ve güzelleşen bitkilerin daha sonra kuruyup rüzgârın uçurduğu ve sanki hiç orada bulunmamış gibi olma halinden oluşan bir heyete benzetmektir. Vech-i şebeh; mükemmel bir halin akabinde helak olmaktır. Burada teşbih harfi müşebbehün bihe (ki nebattır) değil, nebatın, yapraklarının, meyvelerinin oluşmasında önemli bir unsur olan su lafzına dahil olmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi; Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِه۪ ’deki بِ , sebebiyyedir ve zamir مَٓاءٍ ’ne aittir. Yani yeryüzünün bitkileri su sebebiyle ihtilat etmiş, birbirine karışmıştır. بِ harf-i ceri اخْتَلَطَ fiilinin mef’ûl’e olan geçişliliği için gelmemiştir, zira bu şekilde mana açık olmayacaktır. Yeryüzünün, gökyüzünden sonra zikredilmesi ise tıbâk sanatını daha da güzel hale getirmiştir ve اَصْبَحَ fiili, yaygın olduğu üzere صارَ manasına gelecek şekilde kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاخْتَلَطَ بِه۪ نَبَاتُ الْاَرْضِ فَاَصْبَحَ هَش۪يماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُۜ
Cümle, atıf harfi فَ ile اَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَٓاءِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِه۪ car-mecruru faile takdim edilmiştir. Bu takdim konunun onunla ilgili olduğunu vurgulamak içindir.
فَاَصْبَحَ هَش۪يماً تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ cümlesi, takip ifade eden atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil اَصْبَح ’nın dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَصْبَحَ ’nın haberi هَش۪يماً ‘ dir.
تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ cümlesi, هَش۪يماً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müşebbehün bih su değildir, suyun hali de değildir; bilakis toplamdan çıkarılan durumdur ki o da su ile gelişen bitkinin halidir. Yeşerdi, sürgün verdi, sonra da rüzgârın savurduğu kırıntı haline geldi, hiç olmamış gibi oldu. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِراً
وَ , istînâfiyyedir. Nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
مُقْتَدِراً kelimesi, كَان ’nin haberidir.
Cümlede müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak ve onun kudretine dikkat çekmek içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِكُلِّ شَيْءٍ amili olan مُقْتَدِراً ’e takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün, umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.
Müsned olan مُقْتَدِراً kelimesi, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, مَٓاءٍ - الدُّنْيَا - الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ - الرِّيَاحُۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır.
Tezyîl cümlesi önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullanıldığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiçbir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığı belirtilmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
İsm-i fail, kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiillerin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd.Doç.Dr. M.Akif Özdoğan, Arapçada İsm-İ Fâil Ve İşlevleri, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 )
Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.
Söylemek ve yapmak istediklerim var. Gönlümün içinde çıkmak istediğim yollarım ve hissetmek istediğim duygularım var.
Okumak ve yazmak istediklerim var. Zihnimin içinde keşfetmek istediğim daha önce ayak basılmamış düşünce diyarlarım var.
Yardım etmek ve kurtarmak istediklerim var. "Allahuekber"in anlamını damarlarımda hissederek söyleme isteğim var. Kalbini imanla doldurmuş, cesareti kılıcına işlenmiş kahramanlar gibi tarihte iz bırakasım var.
Anlamak ve öğrenmek istediklerim var. Cahilliğimin bilincinde, susuz kalmış insan gibi ilimden kana kana içesim var. Asla tamam yeter demeden ilim dağını tırmanmaya devam edesim var.
Ulaşmak istediğim basamaklar var. Her şey Allah'tan diyerek, ne kadar ilerlediğinin farkında olmadan, geride kalana kibirlenmeden, önümde olana imrenmeden ilerleyebildiğim kadar ilerleyesim var.
Dünya avuçlarımın arasında, ölüm bir adım arkamda, her an yakalamak üzereymiş gibi yaşama isteğim var. Yaşadım, yazdım, yaptım, okudum demek için değil; verilen her saniyeyi en hayırlı şekilde değerlendirme niyetim var.
Kimsenin sahip olduğu kendinden değil. İnsanın malı da, mevkisi de, ilmi de dahil her şeyi elinden alınabilir ve alınma anında karşı koyacak kuvveti yoktur. Şükretme sebeplerine bakarken daima "mâ-şâAllahu la guvvete illa billah" diyesim var.
Ey dilediğine dilediğini veren Allahım! Bizi; sahip olduğumuz her şeyin Senden geldiğini, hakiki sahibinin Sen olduğunu ve dünya malının geçiciliğini idrak edenlerden; verilenin ya da verilmeyenin bir hayır veya bir imtihan vesilesi olduğu bilinciyle yaşayanlardan; hamd edilesi her nimetle gözgöze geldiğinde Seni ananlardan eyle. Büyüklenmenin ve üstünlük taslamanın her derecesinden Sana sığınırız.
Dünya nimetlerini, Allah’ın rızasına uygun şekilde değerlendirenlerden ve iki cihanını da kazanmaya vesile kılanlardan olmak duasıyla.
Amin.
***
Yeryüzündeki halinden memnun olan insanlardan kimisi vardır; Allah’a şükür yerine, nankörlüğü seçerler. Ellerindeki her şeye, kendileri hakkettiği için sahip oldukları yanılgısındadırlar. Bu yüzden de zor şartlarda yaşamaya çalışanlara farklı bir küçümsemeyle bakarlar ama iyi birer insan oldukları için de şanslarını döndürmeleri için onlara değişik tavsiyelerde bulunurlar. Şükürsüz ya da memnuniyetsiz görünmemek için bazen diğer yaratılmışlara teşekkürü bir borç bilirler. Görüldüğü gibi hesapları dünyalıklarla sınırlıdır. Bu boşluğun getirdiği huzursuzluktan tam anlamıyla kurtulamazlar ve dünyaya daha da sıkı sarılırlar.
Dünyaya dağılan mültecilerin kaybettikleri itibarlarına ve mallarına; doğal afetlerin süpürdüklerine; sağlığını ve sevdiğini yitirenlere bakıldığında işlerin zannettikleri gibi yürümediği bellidir.
Her şeyin Allah’tan geldiğini bilerek iman edenlerin hali ne güzeldir. Onlar, arkasındaki hikmeti bilmedikleri dünyalık hesapları yaparak kendilerini şımartmaktan ya da korkutmaktan; sınırlı bilgisiyle yaptığı değerlendirmelerle bir başkasını yüceltmekten ya da küçümsemekten Allah’a sığınırlar. Dünyanın bir son olmadığını ve bugünün de yarını olduğunu bilerek zorluklara aşırı üzülmekten ya da kolaylıklara aşırı sevinmekten sakınırlar. Üzüntülerini, sevinçlerini ve her türlü isteklerini Allah’a arzederler. Zira hakiki dostluk ve yardım Allah’tandır. Kullarının halini ve ihtiyacını en iyi bilen O’dur. Şüphesiz ki, güç yalnız Allah’ındır.
Ey Allahım! Her şeyin sahibi Sensin. Bizi nankörlükten ve şımarıklıktan muhafaza buyur. Hakiki dost ve yardımcı Sensin. Bizi yalnızlıktan ve çaresizlikten muhafaza buyur. Güç yalnız Senin’dir. Bizi şükür etmesini ve Senden istemesini bilenlerden eyle. Maddi ve manevi; fiziksel ve psikolojik zorluk içerisinde olan her kulunun dostu, yardımcısı ve yol göstericisi ol. Gönüllerimize ve benliklerimize, katından nur ve huzur indir. Akıllarımızı, kalplerimizi ve bedenlerimizi katından şifa ve afiyet ile iyileştir.
Amin.