Bakara Sûresi 165. Ayet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ  ١٦٥

İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنَ -dan
2 النَّاسِ İnsanlar- ن و س
3 مَنْ kimi
4 يَتَّخِذُ tutar ا خ ذ
5 مِنْ
6 دُونِ başka د و ن
7 اللَّهِ Allah’tan
8 أَنْدَادًا eşler ن د د
9 يُحِبُّونَهُمْ onları severler ح ب ب
10 كَحُبِّ sever gibi ح ب ب
11 اللَّهِ Allah’ı
12 وَالَّذِينَ (kimseler)
13 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
14 أَشَدُّ en çok ش د د
15 حُبًّا severler ح ب ب
16 لِلَّهِ Allah’ı
17 وَلَوْ keşke
18 يَرَى görselerdi ر ا ي
19 الَّذِينَ (kimseler)
20 ظَلَمُوا zulmedenler ظ ل م
21 إِذْ zaman
22 يَرَوْنَ gördükleri ر ا ي
23 الْعَذَابَ azabı ع ذ ب
24 أَنَّ gerçekten
25 الْقُوَّةَ kuvvetin ق و ي
26 لِلَّهِ Allah’a aittir
27 جَمِيعًا bütünüyle ج م ع
28 وَأَنَّ ve gerçekten
29 اللَّهَ Allah’ın
30 شَدِيدُ şiddetlidir ش د د
31 الْعَذَابِ azabı ع ذ ب
 

Ayetteki “onları severler” kelimesi yuhibbuneha olarak gelseydi bunların sadece önlerine koyup ibadet ettikleri cansız putlar olduğunu söyleyebilirdik. Ama “yuhibbunehüm” olunca içinde canlı varlıklar da var demektir bu.. Farkına varmadığımız neleri Allah gibi sever olduk soralım kendimize. Nasıl mı? İnsan neyi seviyorsa onun hakkında çok konuşur. Ne hakkında çok konuşuyoruz? Çocuklarımız mı, eşlerimiz mi, moda mı, spor mu, sinema mı, arabalar mı? Dikkat diyor ayet, putlar önünüzde olduğu gibi kalbinizde de olabilir. Ayet Allah’tan başkasını sevmeyi değil, Allah’tan başkasını Allah gibi sevmeyi kınıyor.

“O kimseler ki zulmettiler” de geçen zulüm, Allah’a gereken sevgiyi göstermemektir. Allah’a gereken sevgiyi göstermeyen dünyada da, ahirette de Allah’ın gücünü test etmeyi göze almıştır. Ayetin içeriği sevgiden güce ve şiddetli bir azaba dönüştü bir anda...

Rabbim bizi kalbinde doğru sevgiyi barındıranlardan, dünyada da, ahirette de senin  rahmetinle kucaklananlardan eyle...

 

Riyazus Salihin, 376 Nolu Hadis

Enes İbni Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre  Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu:

“Üç  özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, imanın tadını tadar:

Allah ve Rasûlünü, (bu ikisinden başka) herkesden fazla sevmek.

Sevdiğini Allah için sevmek.

Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.”

Buhârî, Îmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân 67.Ayrıca bk. Tirmizî, Îmân 10  

 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ النَّاسِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَتَّخِذُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَتَّخِذُ  damme ile merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنْ دُونِ  car mecruru يَتَّخِذُ  fiiline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْدَاداً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّخِذُ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  أخذ ’dir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

اَنْدَادًا  , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ 


Cümle, اَنْدَاداً ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  يُحِبُّونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

كَ  teşbih ve cer harfidir. كَحُبِّ  car mecruru mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  اللّٰهِۜ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُحِبُّونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حبب  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ


İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰمَنُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَشَدُّ  kelimesi, mübteda  الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. حُباًّ  temyiz olup fetha ile mansubdur. لِلّٰهِ  car mecruru  حُباًّ ’e mütealliktir. 

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنُٓوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

اَشَدُّ , ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


  وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ


Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَوْ  gayri cazim şart harfidir. يَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُٓوا ’dur. لَوْ  ‘in cevabı mahzuftur. Takdiri, لو يرى الذين ظلموا العذاب لعلموا أنّ القوّة لله جميعا (Eğer zulmedenler azabı görselerdi bütün gücün Allah olduğunu bilirlerdi.) şeklindedir.

ظَلَمُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اِذْ  zaman zarfı  يَرَى  fiiline mütealliktir. يَرَوْنَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يَرَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla mahzuf elif üzere merfû muzari fiildir. يَرَوْنَ  bilmek anlamında kalp fiillidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْعَذَابَۙ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Burada cevap mahzuftur. Çünkü, لَوْ (eğer) arzu duyulan özlenen bir ifadenin başında veya kendisinden korkulan bir durumu anlatan bir cümlenin başında yer alınca, o zaman akla gelebilecek tüm sorulara bir cevap içeren bir ifade ya da cümle ile birleştirilmesi oldukça az rastlanır. Yani, çoğunlukla cevap net olarak gösterilmez. Ki bu edattan sonra mazi (geçmiş zamanlı) fiil gelir, aynı şekilde bu, kelimeye eğer mazi manasına delalet edecekse yine bu edat gelir. Ancak burada geleceğe ait fiilin başına yani Muzari (şimdiki zaman) fiilinin başına gelmiş olması şu sebepledir. Allah’ın gelecekten haber vermesi, doğruluğu itibariyle tıpkı geçmişte olmuş bir vakıanın gerçekliği manasındadır. Zira Allah’ın bildirdiği şey mutlaka gerçekleşeceğine göre bu bir manada mazi anlamındadır, olmuş gibidir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

 

اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ

 

اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَرَوْنَ  fiilinin mef’ulün bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

الْقُوَّةَ  kelimesi  أَنَّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. لِلّٰهِ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. جَم۪يعاً  hal olup fetha ile mansubdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, atıf harfi وَ ‘ la önceki masdar-ı müevvele matuftur.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَد۪يدُ  kelimesi  اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

شَد۪يدُ  , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنَ النَّاسِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَتَّخِذُ  fiiline müteallik olan  مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car-mecruru, siyaktaki önemine binaen mef’ûl olan  اَنْدَاداً ‘e takdim edilmiştir.

اَنْدَاداً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cins ve tahkir ifade eder. 

دُونِ اللّٰهِ  izafeti muzâf ve muzâfun ileyhin gayrını tahkir içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ  cümlesi  اَنْدَاداً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Veciz ifade kastına matuf  كَحُبِّ اللّٰهِ  izafeti teşbih harfi  كَ  ile birlikte  يُحِبُّونَهُمْ  fiiline mütealliktir. Bu izafette Allah ismine muzâf olan  حُبِّ , şan ve şeref kazanmıştır.

حُباًّ لِلّٰهِ  ifadesinde zamir yerine zahir lafz-ı celâlin zikredilmesi ıtnâb sanatıdır.

Müfredin müfrede benzetildiği teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  car mecruru  يَتَّخِذُ ‘deki zamirin mahzuf haline mütealliktir.  يُحِبُّونَهُمْ  cümlesi ise, مَنْ يَتَّخِذُ  cümlesinden bedel-i iştimaldir. Çünkü  الِاتِّخاذَ  [edinmek] muhabbeti ve ibadeti kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

حُباًّ لِلّٰهِ  şeklinde zahir isim  لِلّٰهِ  ibaresinin zikrinde, حُباًّ ’i şereflendirme ve şanını yüceltmeye işaret vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1255)

Ayet, kemâlatı sınırsız, melik-ül mülkün dışında, aşağılık putları ilah edinen müşriklerin akıllılarına ve sefihlerine bildiri olmak üzere vahyolunduğu için lafza-i celâlle gelmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1248) 

دُونِ  kelimesi, فوق  kelimesine zıt manada, zarf olarak kullanılır. Bu kelime bazan  غير manasında isim olarak da gelir. [Yoksa Ondan başka tanrılar mı edindiler? (Enbiya, 24.) ayeti buna misaldir. Burada  دُونِ  kelimesi غير  manasındadır. Zemahşeri; bu kelimenin ‘’bir şeyin altında bulunan’’ manasına geldiğini söyler. Kelime aynı zamanda daha geniş manada kabul edilerek haddi aşma, manasında kullanılır. «müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmeyin..» (Nisa, 144.) ayeti buna misaldir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân)

يُحِبُّونَهُمْ  ibaresinde  اَنْدَاداً , akıllılara has zamirle ifade edilmiştir. Çünkü müşrikler onların fayda ve zarar verdiğine, ilah olduklarına inanıyorlardı. Bu ibare de onların itikatları sebebiyle böyle gelmiştir.

Allah Teâlâ’nın  يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ  sözünde teşbih üslubuyla, müşriklerin Allah Teâlâya olan sevgileriyle, taatte ve tazimde putlarına olan sevgileri eşitlenmiştir. 

مِنَ النَّاسِ  ibaresinde  مِنَ  ba'diyet ifade eder. Tasgir için bir işarettir. Müşriklerin tasgirine işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 1250)

Ayetteki “onları severler” kelimesi  يُحِبُّونَها  şeklinde gelseydi bunların sadece önlerine koyup ibadet ettikleri cansız putlar olduğu söylenebilirdi. Ama  يُحِبُّونَهُمْ  olunca içinde canlı varlıklar da olduğu anlaşılır. Ayet Allah’tan başkasını sevmeyi değil, Allah’tan başkasını Allah gibi sevmeyi kınıyor.

حِبّ  sevgi demektir. Kur’an’da “aşk” kelimesi hiç geçmez. Burada  ودود  kelimesi de kullanılabilirdi. Ama  حِبّ  kelimesinde çoğalan sevgi manası vardır. Aslında iyi görülen veya zannedilen şeyi istemek demektir.  حِبّ  ve  حبوبات  kelimeleri de bu köktendir. Sevdikçe o sevgi çoğalır. Sevgi, değerini sevilenden alır. Tıpkı ilim gibi. İlim de konusuna göre değer kazanır. İlim maluma tabidir.


وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِۜ

 

Cümle itiraziyyedir. İtiraz cümleleri tetmim ıtnâbı babındandır. 

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Birbirini takip eden iki cümle arasına gelen ara cümle, beliğ kelâmın güzelliğini daha da artırır. Cümle-i muterizenin buradaki faydası, hakikatin kuşkusuz meydana çıkacağını muhataplara bildirmektir. (Safvetü't Tefâsir)

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  اٰمَنُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve iman edenleri tazim ve teşvik içindir.

Müsned olan  اَشَدُّ  ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

حُباًّ  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

لِلّٰهِ  car mecruru  حُباًّ ’e mütealliktir. Bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâl, telezzüz, teberrük ve haşyet kastıyla tekrar edilmiştir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

يُحِبُّونَهُمْ - حُباًّ - حُبِّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

اَشَدُّ حُباًّ لِلّٰهِ  [Allah'ı daha çok seven] şeklinde  اَشَدُّ  kelimesini açıkça kullanarak, mukayese yapmak;  اَحُباًّ لِلّٰهِۜ  şeklinde mukayese yapmaktan daha mübalağalıdır. Yüce Allah [Artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katı] mealindeki ayette de kasveti (katılığı) mukayese ederke n اقسا demek uy­gun düştüğü halde daha aşırılık ifade etmesi için  اشد قسوة  buyurmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

İmanı kuvvetli olanlar başka şeyleri sevseler de, onlarda Allah sevgisi en güçlü sevgidir.

Allah’ı sever gibi severler buyurulurken birinci cümlede “sevmek” kelimesi fiil olarak, ikincisinde masdar olarak gelmiştir. Masdar bir şeyin asıl kaynağını ifade eder. Asıl sevilecek şey Allah’dır. Asıl sevilmeyi hak eden, sevilmeye değer olan, sevilecek O’dur ve esas seven de O’dur. Bizim sevgilerimiz mecazîdir. Dolayısıyla mürsel, mücmel teşbih vardır.

Bu, ibtidaî bir cümle olup gelecek bir konuya hazırlıktır ki, o da, müşriklerin, dinî reislerine olan sevgilerinin öbür dünyada kendileri için üzüntü kaynağı olacağıdır. Yani müminlerin Allah'a olan muhabbeti müşriklerin kendi dinî reislerine muhabbetinden çok kuvvetlidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayeti kerime Allah'tan başkasını sevmeyi değil, Allah'tan başkasını Allah'ı sever gibi sevmeyi kınar.


 وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ


Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada şart cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Atfedilen cümlenin haberî manada olması, inşâ cümlesinin haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart islubundaki terkipte  يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ  cümlesi şarttır. Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Fail konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan ظَلَمُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِذْ  zaman zarfı,  يَرَى  fiiline mütealliktir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَرَوْنَ الْعَذَابَ  cümlesi,  اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir. 

Muzafun ileyh olan  يَرَوْنَ  fiili iki mef’ûle müteaddidir. İlk mef’ûlü  الْعَذَابَۙ ’dır, ikinci mef’ûlü ise mahzuftur. Takdiri  نازلا بهم  (Onlra nazil olan) şeklindedir.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’yi takip eden  اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاً  şeklindeki isim cümlesi masdar teviliyle  يَرَى  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberinin mahzuf oluşu îcâz-ı hazif sanatıdır.

جَم۪يعاًۙ , haldir, dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

يَرَى -  يَرَوْنَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şartın, takdiri  لرأيت عجبا ولكان منهم مالا يدخل تحت الوصف من الندامة والحسرة  (Muhteşem bir şey görürdünüz ve aralarında tarif edilemeyecek bir pişmanlık ve kalp kırıklığı olurdu.) olan cevabı mahzuftur. Cevabın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubâlağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

ظَلَمُٓوا - ءَامَنُوۤا۟  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden  وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ

şeklindeki isim cümlesi masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atıftır. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin, bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi, haşyet uyandırmak ve korkuyu artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla  اللّٰهَ  isminde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek ve mehabet için zamir makamında zahir ismin zikrinde ıtnâb ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

شَد۪يدُ  kelimesi,  الْعَذَابِ  lafzının sıfatı olmasına rağmen öne geçmiş ve mevsûfuna muzâf olmuştur. “Allah’ın azabı şiddetlidir.” yerine “Allah, azabı şiddetli olandır.” buyrulmuştur. Bu ifadede bir vurgu vardır.

اَنَّ ’nin haberi olan  شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ  izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C.7, S. 238)

شَد۪يدُ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayetteki  الْعَذَابِ  kelimesi konudaki önemine binaen tekrar edilerek ıtnâb sanatı yapılmıştır.

اَنَّ - الْعَذَابِ - اللّٰهَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatı vardır.

اَشَدُّ - شَد۪يدُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

شَد۪يدُ - الْقُوَّةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki şart cümlesinin cevabının hazfi, azabın idrak edilemeyecek, tarifi mümkün olmayan korkunçluğuna, şiddetine işaret etmenin yanında, tefhîm ifade eder. 

[O kimseler ki zulmettiler] de geçen zulüm, Allah’a gereken sevgiyi göstermemektir. Allah’a gereken sevgiyi göstermeyen, dünyada da ahirette de Allah’ın gücünü test etmeyi göze almıştır. Ayetin içeriği bir anda sevgiden güce ve şiddetli bir azaba dönüşmüştür.

الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا  ibaresiyle,  یَتَّخِذُ  fiilinde mazmun olan kişileri zahir olarak ifade edilmiştir.

Allah'ın dışında ortaklar edinmenin azim bir zulüm olduğunu vurgulamak üzere izmardan izhara iltifat edilmiştir.  یُحِبُّونَهُمۡ ’ deki zamir,  ظَلَمُٓوا  sıfatıyla izhar edilmiştir.

الَّذ۪ينَ  ile Allah’a denk eşler edinen, ortaklar kabul edenler ifade ve işaret edilmiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu, dinleyicinin zihninde olayı canlandırmak, tasvir etmek ve şiddetli azabın sebebi olan korkunç zulmü tescil içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

اِذْ , mazi manalı zaman zarfıdır. Burada müstakbel manada istiare edilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/165)

Mazi manalı  اِذْ ’in müstakbel manada kullanılması, istikbale dönük haberin tahakkukundaki kesinliğe ve tekide delalet eder. Mazi mecradaki ifade, gaybleri en iyi bilen Allah teala’nın haberinin gerçekleşeceğini ifade eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru;1256)

[Keşke nefislerine zulmedenler gördükleri zaman] eşler edinmekle zulmedenler bilselerdi, azabı gördükleri zaman; onu kıyamet gününde gözleriyle gördükleri zaman demektir. Gelecek; geçmiş yerine konulmuştur, çünkü gelmesi kesindir, meselâ  وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ [Cennet halkı seslendi] (Araf/44) kavlinde olduğu gibi. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bu kelime bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler ِ لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle, şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Allah Teâlânın bu sözünde, korkutarak terbiye kastı vardır. Onların kalplerindeki şüpheyi gidermek maksadıyla, azabı yüceltmek ve azabın şiddetinde mübalağa için daha önce الْعَذَابِ  şeklinde ifade edilen azap, burada  شَد۪يدُ الْعَذَابِ  şeklinde zikredilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru;1252)

[Ve O'nun azabının çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi] Şirk koşarak zulüm işlemiş olanlar, eğer her bakımdan kudretin Allah'a ait olduğunu, sevap ve ceza bakımından her şeyin O'nun elinde bulunduğunu, putlarının hiçbir şeye sahip olmadıklarını, zalimlere karşı, kıyamet gününde azabının şiddetini çıplak gözleriyle gördüklerinde, putlara taptıklarından dolayı pişmanlık duyacaklardır. Öyle pişmanlık duyacaklar ki nerede ise tavsif edilemez. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)