Bakara Sûresi 164. Ayet

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ  ١٦٤

Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 فِي
3 خَلْقِ yaratılışında خ ل ق
4 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
5 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
6 وَاخْتِلَافِ ve değişmesinde خ ل ف
7 اللَّيْلِ gece ل ي ل
8 وَالنَّهَارِ ve gündüzün ن ه ر
9 وَالْفُلْكِ ve gemilerde ف ل ك
10 الَّتِي
11 تَجْرِي taşıyıp giden ج ر ي
12 فِي
13 الْبَحْرِ denizde ب ح ر
14 بِمَا şeyleri
15 يَنْفَعُ faydasına olan ن ف ع
16 النَّاسَ insanların ن و س
17 وَمَا
18 أَنْزَلَ indirip ن ز ل
19 اللَّهُ Allah’ın
20 مِنَ -ten
21 السَّمَاءِ gök- س م و
22 مِنْ
23 مَاءٍ su م و ه
24 فَأَحْيَا dirilterek ح ي ي
25 بِهِ onunla
26 الْأَرْضَ yeri ا ر ض
27 بَعْدَ sonra ب ع د
28 مَوْتِهَا öldükten م و ت
29 وَبَثَّ yaymasında ب ث ث
30 فِيهَا orada
31 مِنْ -ten
32 كُلِّ her çeşit- ك ل ل
33 دَابَّةٍ canlıyı د ب ب
34 وَتَصْرِيفِ ve evirip çevirmesinde ص ر ف
35 الرِّيَاحِ rüzgarları ر و ح
36 وَالسَّحَابِ ve bulutları س ح ب
37 الْمُسَخَّرِ emre hazır bekleyen س خ ر
38 بَيْنَ arasında ب ي ن
39 السَّمَاءِ gök س م و
40 وَالْأَرْضِ ve yer ا ر ض
41 لَايَاتٍ elbette deliller vardır ا ي ي
42 لِقَوْمٍ bir topluluk için ق و م
43 يَعْقِلُونَ düşünen ع ق ل
 

159. ayette kitapta apaçık beyan edildiği halde delilleri gizleyenlerden bahsetmişti. Başka ayetler de var diyor Allah, gökleri, yeri, geceyi, gündüzü, denizlerde yüzüp giden gemileri, yağmuru, rüzgarları, bulutları sayıyor ve bizi aklımızı kullanmaya, akletmeye çağırıyor. ”Bunları yaratan disiplini, uyumu, dengeyi, güzelliği seviyor olmalı“ diye düşünmeli... Rahman suresinde bahsedilen koca koca gemilerin deniz üzerinde süzülürken ufacık inci tanesinin neden denizin dibinde olduğunu düşünmeli mesela.. Kur’ân gözlüklerini tak da öyle bak ne ayetler göreceksin diyor Allah...

Hepimizi Kur’ân gözlüklerini takanlardan eyle Rabbim..

 

Fülk gemi demektir. Hem tekil, hem çoğul için kullanılır. Ayette çoğul olarak gelmiştir ( bu sonrasında gelen ismi mevsulun müennes olmasından da bellidir). Türkçe’de kullandığımız filika yine bu köktendir. Feleğin darbesi manasına felaket de bu köktendir. Aynı kökten gelen felek kelimesi yıldızların akıp gittiği yerdir. Onun bu şekilde isimlendirilmesi gemi gibi olduğu içindir.

Tecrî kelimesinin kökü cerâ (جرى) olup hızlı geçiş demektir. Aslen suyun geçişi ve kendi akışıyla akıp giden şeydir. Cereyan kelimesini Türkçe’de kullanmaktayız. Yine câri, mecrâ kelimelerini kullanmaktayız. Cariye kelimesi de bu kökten olup muhtemelen her hizmete koştuğu için bu ismi almıştır. Macera, cereyan eden şey, olup biten olay demektir. İcra da harekete geçirme demektir.

Besse (بثّ) ayırmak manasında olup rüzgarın tozu toprağı savurması gibi bir savurma ifade eder. Ayetteki manası Yüce Allah’ın olmayan şeyleri yaratıp onları ortaya çıkarmasına işarettir. Bess, insanın içindeki üzüntü ve sırları da ifade eder.

Tasrîf kelimesinin kökü sarafe (صرف) olup bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek veya onu başkasıyla değiştirmek demektir. Tasrîfu-r riyâh rüzgarları bir halden başka bir hale yönlendirme demektir. Türkçe’deki sarf, masraf, israf, tasarruf, sarraf kelimeleri bu köktendir. Sırf kelimesi de bu kökten olup başkasından ayrılan, duru olan her şey için kullanılır. Sanki onu bulandıran şey kendisinden çevrilmiştir. Arapça’daki sarf ilminde de kelimeler şekilden şekle girmektedir.

 

 

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ 

 

İsim cümlesidir. إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ف۪ي خَلْقِ  car mecruru  إِنّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَٱلۡأَرۡضِ وَٱخۡتِلَـٰفِ  kelimeleri atıf harfi وَ ‘ la  ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ ’ye matuftur. الَّيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. النَّهَارِ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. الْفُلْكِ  atıf harfi وَ ‘ la خَلْقِ ’ye matuftur.

ٱلَّتِی  müfred müennes has ism-i mevsûl, ٱلۡفُلۡكِ ’ nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَجۡرِی ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

تَجْر۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. فِی ٱلۡبَحۡرِ  car mecruru  تَجۡرِی  fiiline mütealliktir.

مَا  müşterek ism-i mevsûl, بِ  harf-i ceriyle  تَجۡرِی  fiiline veya  تَجۡرِی ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبّسة بما ينفع الناس  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  یَنفَعُ ٱلنَّاسَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)  

 

وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ


مَا  müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘ la önceki  مَا ‘ ya matuftur. İsm-i mevsûlun sılası أَنزَلَ ’ dir. Îrabtan mahâlli yoktur. 

Fiil cümlesidir. أَنزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. ٱللَّه  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنَ ٱلسَّمَاۤءِ  car mecruru  أَنزَلَ  fiiline mütealliktir. مِن مَّاۤء  car mecruru  أَنزَلَ ‘nin mahzuf mef’ûlunun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ما أنزله الله من السماء حال كونه ماء (Allah onu gökten su olarak indirdi.) şeklindedir.

Burada, مِنَ ٱلسَّمَاۤءِ ’deki  مِنَ  edatı ibtidai gaye içindir. Ayetteki, “sudan’’ kasıt yağmurdur ve suyun cinsini açıklamak içindir. Çünkü gökten yağmur da, başka şey de iner (yağar). (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) 

أَنزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 


 فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا 


Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَحۡیَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِهِ  car mecruru  أَحۡیَا  fiiline mütealliktir. الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

بَعۡدَ  zaman zarfı  أَحۡیَا  fiiline mütealliktir. مَوۡتِهَا  muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

أَحۡیَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.

 

وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ

 

Cümle, atıf harfi وَ  ile فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ  cümlesine matuftur. Fiil cümlesidir. بَثَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. فِیهَا  car mecruru  بَثَّ  fiiline mütealliktir. مِنْ كُلِّ  car mecruru  بَثَّ  fiiline mütealliktir. دَٓابَّةٍۖ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Şayet: ‘’ وَبَثَّ فِیهَا [ve oraya yaymasında] cümlesi, أَنزَلَ [indirdi] fiili üzerine mi yoksa  أَحۡیَا [diriltti] fiili üzerine mi atfedilir?’’ dersen, şöyle derim: ‘’Açık olan, bunun sıla hükmüne dahil olan  أَنزَلَ  üzerine atfedilmesidir.’’ Çünkü  فَأَحۡیَا بِهِ ٱلۡأَرۡضَ   ifadesi, أَنزَلَ  üzerine atfedilmiş olup, böylece ona bitişmiş ve bir tek şey gibi yekpareye dönüşmüştür. Adeta “Ve yeryüzüne bir tür su indirip de orada her tür canlıyı yaymasında...” denmiş gibi olmaktadır. Bunun  أَحۡیَا  üzerine atfı da caizdir ki, o zaman mana: [Ve yağmurla yeryüzünü diriltmesinde ve orada her türden canlıyı yaymasında…] şeklinde olur. Çünkü insanlar bereket sayesinde neşvünema bulur ve yağmur sayesinde yaşarlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

 وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ


تَصۡرِیفِ  kelimesi, ayetin başındaki  خَلۡقِ ’ya matuf olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. ٱلرِّیَـٰحِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. السَّحَابِ  atıf harfi وَ  ile  ٱلرِّیَـٰحِ ’ye matuftur. 

ٱلۡمُسَخَّرِ  kelimesi  ٱلسَّحَابِ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Mekân zarfı  بَیۡنَ , ism-i mef’ûl ٱلۡمُسَخَّرِ ’ye mütealliktir. ٱلۡأَرۡضِ  atıf harfi وَ  ile makabline matuftur.

لَ  harfi  اِنَّ ’ nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

اٰيَاتٍ  kelimesi  إِنَّ ’nin muahhar ismi olup kesra ile mansubdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. لِقَوْمٍ  car mecruru  اٰيَاتٍ  ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. یَعۡقِلُونَ  cümlesi  قَوْمٍ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

يَعْقِلُونَ  fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

ٱلۡمُسَخَّرِ ,sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûlüdür.  

 

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ  وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  , isim cümlesi ve ibtidâ lamı olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ  car mecruru, اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Ayetin sonundaki  لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ  ibaresi, اِنَّ ’nin muahhar ismidir.

وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ  izafeti ve  الْفُلْكِ , car-mecrur ف۪ي خَلْقِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camiâ temasüldür.

وَالْاَرْضِ , muzâfun ileyh olan  السَّمٰوَاتِ ‘ye,  النَّهَارِ  ise yine muzâfun ileyh olan الَّيْلِ ‘ye tezat nedeniyle atfedilmiştir. 

Semavat, yeryüzünü de kapsadığı halde semavattan sonra  الْاَرْضِ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır. 

ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ - ٱلۡأَرۡضِ  ve ٱلَّیۡلِ - ٱلنَّهَارِ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab ve murâât-i nazîr sanatları vardır.

الْفُلْكِ  için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي  ‘nin sılası olan  تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harfi-cerle  تَجۡرِی ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri,  متلبّسة  şeklindedir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sılası olan  يَنْفَعُ النَّاسَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İzafetler az sözle çok anlam ifade etme amacına matuftur.

الَّت۪ي - مَا ; ٱلۡفُلۡكِ - تَجۡرِی - ٱلۡبَحۡرِ ; ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ - ٱلۡأَرۡضِ ; ٱلَّیۡلِ - ٱلنَّهَارِ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetteki ikinci ism-i mevsûl  مَٓا , atıf harfi  وَ ‘ la ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ  car-mecruruna atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.

Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sılası olan  اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا  cümlesi atıf harfi  فَ  ile sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  بِهِ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْاَرْضَ ‘ya takdim edilmiştir.

بَعۡدَ مَوۡتِهَا  izafeti, az sözle çok anlam ifadesi içindir.

أَحۡیَا - مَوۡتِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Makabline matuf olan  وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ  cümlesi de atfedildiği cümle gibi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

دَٓابَّةٍ ’deki nekrelik kesret ve nev,  مَٓاءٍ  kelimesinin nekre gelişi ise nev ve kıllet ifade eder. 

بَثَّ  fiiline müteallik olan  مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ ’deki  مِنْ , teb’iz manasındadır.

ٱلسَّمَـٰوَ ٰ⁠تِ - ٱلسَّمَاۤءِ  kelimeleri arasında iştikak cinası, ٱلسَّمَاۤءِ - مَٓاءٍ   kelimeleri arasında cinas-ı nakıs, bu gruplardaki kelimeler arasında ve  مِن - مَٓا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır. 

‘’Su’’ kelimesi nekre olarak gelerek suyun azlığı, yüceliği veya çokluğu vurgulanmış olabilir. Nekrelik duruma göre bazen azlık bazen çokluk ifade eder. Az bir su ile bu kadar çok şeyin hayat bulması da enteresan bir olaydır. 

Buradaki  فَ  harfi sadece sebep ile müsebbebin birleşmesiyle yerin bitkisini ortaya çıkaran Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin kemâline işaret eder. فَ  harfi; suyun inmesiyle birlikte arzın bitkilerinin çıkmasının inanılmaz bir hızla olduğunu gösterir. Bir şeyin Allah Teâlâ’nın sadece  كنْ (ol) demesiyle olduğu o zatın kudretinin eserlerini bize göstermek için arada geçen müddet bizden saklanmıştır. 

Az sözle çok anlam ifade etmek amacıyla gelmiş  وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ   izafeti, ayetin başındaki  ف۪ي خَلْقِ ’ya matuftur. وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ  terkibi, muzâfun ileyh olan  الرِّيَاحِ ‘ye matuftur. Ciheti camia tezayüftür. 

السَّحَابِ  için sıfat olan  الْمُسَخَّرِ , ism-i mef’ûl vezninde gelerek mekan zarfı  بَيْنَ ‘ye müteallak olmuştur. 

الْاَرْضِ , muzafun ileyh olan  السَّمَٓاءِ ‘ya tezat nedeniyle atfedilmiştir.

ٱلسَّمَاۤءِ - ٱلۡأَرۡضِ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatı ve tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

ٱلرِّیَـٰحِ - ٱلسَّحَابِ - ٱلسَّمَاۤءِ - ٱلۡأَرۡضِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.

Müsnedün ileyhin nekre gelişi  kesret, nev ve tazim ifade eder. Delillerin yüceliğine işaret edilmiştir.

لِقَوْمٍ  car mecruru  لَاٰيَاتٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  قَوْمٍ ‘deki nekrelik ise muayyen olmayan cins ve tazim içindir.

لِقَوْمٍ  için sıfat olan  يَعْقِلُونَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Yaratılmasında ayetler bulunanların sayılmasında taksim لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ  ibaresinde cem sanatları vardır. 

Ayette mezhebü’l-kelamî sanatı vardır.

Biz alıştığımız şeyleri birer mucize gibi göremiyoruz ama hepsi çok muazzam olaylardır.

Burada tevhidin delilleri sayılmıştır. Mantık yollu kelamdır. İnsanı mantıken ikna etmek üzere getirilmiş deliller sayılmıştır.

Bizim bu nimetlerden elde ettiğimiz faydaları hatırlayıp, bunun gereği olarak şükretmemiz istenmektedir. 

مِن مَٓاءٍ ’deki مِن , bِeyaniyye veya ibtidaîyyedir. Suyun inmesinin beyanı veya bu inmenin başlangıcıdır. Ayrıca مِن ’de tebyiz manası vardır. Çünkü semadan, semadaki suyun hepsi değil bir kısmı iner. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,soru;1243 )

Cenâb-ı Hakk'ın, ölümünden sonra yeryüzünü diriltmekle nitelemiş olması, bir mecazdır. Çünkü hayat, ancak idrak eden ve bilme kabiliyeti olabilecek varlıklar için söz konusu olabilir. Ölüm de böyledir; ne var ki cisim diri olunca kendisinde bir tür güzellik, göz alıcılık, gösteriş, dirilme ve gelişme gözlenir. İşte bundan dolayı bu şeylerin bulunmasına hayat kelimesi ıtlak edilmiş olur. Bu da, kısalığına rağmen birçok manalarını ihtiva eden fasih bir sözdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

وَبَثَّ فِیهَا مِن كُلِّ دَٓابَّةٍ  [orada her türlü canlıyı yaymasında] ifadesi de  أَنزَلَ 'ye matuftur, sanki yağmurun inmesini, onunla bitkilerin oluşmasını ve yeryüzüne canlıların dağılmasını Allah'ın birliğine delil getirmiş gibi oluyor. Ya da  أَحۡیَا 'ya matuftur, çünkü hayvanlar bol ürünle çoğalır ve hayatla da yaşarlar. بَثَّ ‘ de yaymak ve dağıtmaktır. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Saygınlık ve şeref bakımından üstün olması ve arza da şamil olması sebebiyle gökyüzü yeryüzüne takdim edilmiştir. Gecenin gündüze takdiminin sebebi, Yasin 37. ayette belirtildiği üzere yaratılıştaki önceliğidir. Geminin sudan önce zikredilmesi ise, ikisi birlikte olduklarındaki menfaat üstünlüğü sebebiyledir. (Faydalı şeyleri taşımak insanlara fayda getirmek gibi) (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;1242)

Burada zikredilen  الْفُلْكِ  kelimesi gemiler demektir. Tekili de çoğulu da, müzekkeri ve müennesi de aynıdır. Şu kadar var ki tekildeki harekeler, çoğuldaki harekelerin aynı değildir. Adeta çoğul için başka bir kelime çatısı kurulmuş gibidir. ٱلۡفُلۡكِ  kelimesi tekil ve müzekkerdir. Yüce Allah: في الفلك المشحون [O dopdolu gemide] (Yasin,36/41) ayetinde bu kelimeyi müzekker olarak kullanmaktadır. [Denizlerde akıp giden gemilerde] şeklinde bu ayet-i kerimede ise, müennes olarak kullanmaktadır ki bunun tekil ve çoğul olma ihtimali de vardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Beyzâvî ayette yer alan  ٱلۡفُلۡكِ [gemi] kelimesi ve onun  ٱلرِّیَـٰحِ  ve  ٱلسَّحَاب ‘dan önce zikredilmesiyle ilgili şu ifadeleri kullanır: “Gemiden maksat denizi ve onun bütün özelliklerini Allah’ın varlığına delil getirmektir. Özellikle onun zikredilmesi, denize dalmaya ve onun acayipliklerini görmeye sebep olmasındandır. Bundan dolayı onu yağmurdan ve buluttan önce zikretmiştir; çünkü bu ikisinin menşei genellikle denizdir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Gece ve gündüzün durumu, yağmurun yağması, yeryüzünün canlanması gibi kevni ayetlerden bahsedilirken asıl amaç, Allah'ın birliğinin ve kudretinin gözler önüne serilerek Allah'a denk olacak başka bir şeyin varlığının imkânsızlığını vurgulamaktır. Bağlamının dışında anlam yüklenmiş bu ayetlerde idmâc sanatı vardır.

Kâfirlerin Allah’ın dışında ilahlar edinme konusundaki mantıksızlıkları, geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan teakkul kelimesi ve “hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?” şeklindeki fasılayla dile getirilmiştir. (Hasan Uçar /Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

يَعْقِلُونَ , Ayet bu sözle sona ererek akla ayrıcalık tanınmıştır. Çünkü akıl ayetleri anlamayı sağlar. Onunla tefekkür edilir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1245)

Cem sanatı, üslûpda îcâz sağlayan sanatlardandır. Çünkü iki veya daha fazla şeyi bir hükümde birleştirir. Bu hükümler ayrı ayrı zikredilirse kelam uzar. Yanısıra hükmün zikrinin gecikmesi muhatabın merakını celb eder. Bu arada fikir yürütmeye başlar. Böylece nefiste iyice yerleşir. Bir hükümde birleştirilen şeylerin sayısı arttıkça bu merak da buna paralel olarak artar. Bu sayede heyecan artar, dikkatler uyanık tutulur.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Ayetin sonunda zikredilen لَاٰيَاتٍ  kelimesinin sadece mahluklar hakkında olduğu bilinen bir husustur. Çünkü mahluk, Yaratıcının varlığına delalet edendir. O halde bu ayet  خَلۡقِ kelimesinin mahluk manasına geldiğini gösterir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

سماء  çoğul olarak  السماوات  şeklinde zikredilmiştir. Çünkü meşhur olan, göklerin mahiyetleri birbirinden farklı tabakalardan oluştuğudur; fakat yer öyle değildir.(Ebüssuûd  ,İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

تَصْر۪يفِ  [Evirip çevirmesinde] kelimesi; esmesinde ve hallerinde demektir. Hamza ile Kisâî tekil olarak  ريح  okumuşlardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Bu ayette gözümüzün önünde olan, sürekli içinde yaşadığımız Allah’ın varlığının delilleri sayılmıştır. Bu ayetin başında gökler ve yer denirken  سماء  kelimesi çoğul gelmiş, daha sonra iki kere  سماء  kelimesi tekil gelmiştir. Böyle tekil ve marife olarak gelen  سماء  kelimesinin atmosfer için, yani dünya seması için kullanıldığı söylenir.

Kur’an’da  الرِّيَاحِ  [rüzgar] kelimesi genellikle tekil geldiği yerlerde bir azaba delalet etmiş, çoğul geldiği yerlerde rahmete delalet etmiştir. (Sâmerrâî - Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir -  Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُون [Aklını kullanan bir topluluk için ibretler vardır], yani kahir kudrete işaret eden bir çok ayetler ve mucizeler vardır. Apaçık hikmet ve geniş rahmet vardır ki bunlar hep ilahlığın özelliğidir. İşte düşünebilen, hem baş ve hem kalp gözüyle görenler için ibret alınacak gerçekler vardır. Çünkü bütün bunlar Allah'ın yüce kudretini gösterir, hikmetine işaret eder. İşte düşünebilenler bu yaratılanlara bakarak bunları yaratana delil getirir ve böylece O'nun birliğini kabul etmiş olurlar. Burada müşriklerin bilgisiz ve cahil olduklarına da bir tariz vardır. Çünkü müşrikler bundan önceki [Sizin İlâhınız tek bir ilâhtır] (Bakara: 163) Ayetinin doğruluğunu gösteren bir delil istiyorlardı. İşte ayet bunların akılsızlıklarını ortaya koyuyor ve bunu tescil ediyor. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

Akıl: Kalb ve ruhun madeninde, beynin ışığında bulunan manevi bir nurdur ki insan bununla, duyu organlarıyla hissedilemeyen şeyleri anlar. Akıl yürütmek; sebeplerle sebeplerin meydana getirdiği şeyler ve eser ile eseri meydana getiren şeyler arasındaki ilgiyi, yani “illiyet kanunu” dediğimiz, sebebi neticeye bağlayan kanunu ve ona bağlı olan gerekli ilgileri idrak ederek eserden müessire veya müessirden esere yahut da bir müessirin iki eserinin birinden diğerine intikal etmektir. 

“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur, Allah’ın yarattığı şeylerin ilki kalemdir, Allah’ın yarattığı şeylerin ilki akıldır.” (İbn Ebi Asım, es-Sünne, I, 48; Hilyetü’l-Evliya, VII, 318; Keşfü’l-Hafa, I, 309, 311 ve Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)