وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ ٢٣٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِنْ | ve eğer |
|
| 2 | طَلَّقْتُمُوهُنَّ | onları boşarsanız |
|
| 3 | مِنْ |
|
|
| 4 | قَبْلِ | önce |
|
| 5 | أَنْ |
|
|
| 6 | تَمَسُّوهُنَّ | henüz dokunmadan |
|
| 7 | وَقَدْ | takdirde |
|
| 8 | فَرَضْتُمْ | (bir mehir) tesbit ettiğiniz |
|
| 9 | لَهُنَّ | onlar için |
|
| 10 | فَرِيضَةً | vermeniz gerekir |
|
| 11 | فَنِصْفُ | yarısını |
|
| 12 | مَا | şeyin (mehrin) |
|
| 13 | فَرَضْتُمْ | tesbit ettiğiniz |
|
| 14 | إِلَّا | hariç |
|
| 15 | أَنْ |
|
|
| 16 | يَعْفُونَ | (kadının) vazgeçmesi |
|
| 17 | أَوْ | veya |
|
| 18 | يَعْفُوَ | vazgeçmesi |
|
| 19 | الَّذِي | kimsenin (erkeğin) |
|
| 20 | بِيَدِهِ | elinde olan |
|
| 21 | عُقْدَةُ | akdi |
|
| 22 | النِّكَاحِ | nikah |
|
| 23 | وَأَنْ |
|
|
| 24 | تَعْفُوا | (erkekler) sizin affetmeniz |
|
| 25 | أَقْرَبُ | daha yakındır |
|
| 26 | لِلتَّقْوَىٰ | takvaya |
|
| 27 | وَلَا |
|
|
| 28 | تَنْسَوُا | unutmayın |
|
| 29 | الْفَضْلَ | iyilik etmeyi |
|
| 30 | بَيْنَكُمْ | birbirinize |
|
| 31 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 32 | اللَّهَ | Allah |
|
| 33 | بِمَا | şeyleri |
|
| 34 | تَعْمَلُونَ | yaptıklarınız |
|
| 35 | بَصِيرٌ | görür |
|
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ
Fiil cümlesidir. Ayet, atıf harfi وَ ile önceki ayetteki istînâfa matuftur.
اِنْ iki muzariyi cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَلَّقْتُمُو şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنْ قَبْلِ car mecruru طَلَّقْتُمُوهُنَّ fiiline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, قَبۡلِ ’ nin muzâfun ileyhi olarak mahallen mecrurdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَمَسُّو fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُنَّ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً cümlesi, failin veya zamir olan mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. فَرَضْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. لَهُنَّ car mecruru فَرَضْتُمْ fiiline mütealliktir. فَر۪يضَةً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
نِصْفُ mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri; عليكم أو لهنّ şeklindedir.
Veya mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri; فالواجب نصف (vacip olan yarısıdır.) şeklindedir. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası فَرَضْتُمْ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
فَرَضْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
إِلَّاۤ istisna harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mahzuf harf-i cer üzere mahzuf muzaf olarak mahallen mecrurdur. Farziyyetin umumiyyetinden müstesna olarak mahallen mansubdur. Takdiri, فنصف ما فرضتم في كلّ حال إلا في حال العفو.( Af durumu dışında her türlü halde farz olanın yarısı.) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَعْفُونَ fiili,(ن) nûnu’n-nisvenin bitişmesiyle mebni muzari fiildir. Mahallen mansubdur. Faili nûnu’n-nisve olarak mahallen merfûdur. يَعْفُوَا fiili atıf harfi أَوۡ ile يَعْفُونَ atfedilmiştir.
يَعْفُوَا fetha ile mansub muzari fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
بِيَدِه۪ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عُقْدَةُ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النِّكَاحِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Cemi müzekker muhatap mazi fiillere, mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir و harfi getirilir. طَلَّقۡتُمُوهُنَّ fiilinde olduğu gibi. Buna ‘işbâ vavı - işbâ edatı’ denilir.
اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ [Kendileri bağışlarsa…] Allah Teâlâ bununla boşanmış kadınları kastetmektedir. Şayet: ‘’ اَلرِّجَالُ يَعْفُونَ ile النِّسَاءُ يَعْفُونَ cümleleri arasında ne fark vardır?’’ dersen, şöyle derim: İlkinde و erkeklerin zamiri, نَ da ref‘ alameti iken, ikincisinde و fiilin orta harfi, نَ ise kadınlara ait zamirdir; bu يَعْفُونَ mebni olup, âmilin fiilin lafzında hiçbir alameti yoktur ve fiil nasb mahallindedir (اَن harfi یَعۡفُونَ fiilini mahallen nasbetmiştir.) Bu yüzden erkeği anlatan يَعْفُوَ fiili de o fiilin mahalline atfedilmiştir.(Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
طَلَّقْتُمُو fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi طلق ’ dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ
İsim cümlesidir. وَ itiraziyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَقْرَبُ haber olup damme ile merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَعْفُٓوا fiili نَ ‘ un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلتَّقْوٰى car mecruru اَقْرَبُ ’ ya müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur.
اَقْرَبُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَنسَوُا۟ fiili نَ ‘ un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. الْفَضْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
بَیۡنَ mekân zarfı, الْفَضْلَ ’ nin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafzı, اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle بَص۪يرٌ ‘ a mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تَعْمَلُونَ ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تَعْمَلُونَ fiili نَ ‘ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı fail olarak mahallen merfûdur. بَص۪يرٌ kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
بَص۪يرٌ ;mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki … اِنْ طَلَّقْتُمُ النِّسَٓاءَ مَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Şart üslubundaki terkipte طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَمَسُّوهُنَّ cümlesi, masdar tevili ile قَبْلِ ‘nin muzâfun ileyhidir. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَر۪يضَةً cümlesi, failin veya zamir olan mef’ûlün halidir. Yani, فارضين لهنّ أو مفروضات لهنّ (Onlar için farz olan veya razı oldukları) şeklindedir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
فَ karinesiyle gelen فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ şeklindeki cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. نِصْفُ , takdiri عليكم أو لهنّ (Size veya onlara) olan mahzuf haber için mübtedadır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
نِصْفُ ‘in muzâfun ileyhi konumunda olan müşterek has ism-i mevsûl مَا ‘nin sılası olan فَرَضْتُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اِلَّٓا , istisna edatı, اَنْ , masdar harfidir. اَنْ ve akabindeki يَعْفُونَ cümlesi masdar teviliyle hal olan فَرَضْتُمْ ‘den istisna edilen, müstesnadır. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِۜ cümlesi, masdarı müevvel olan يَعْفُونَ cümlesine اَوْ atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
يَعْفُوَا fiilinin failinin konumunda olan müfret müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ‘nin sılası olan بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. بِيَدِهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عُقْدَةُ النِّكَاحِ , muahhar mübtedadır.
عُقْدَةُ النِّكَاحِ sözü; bağlamak manasına gelen عقد kökünden olup nikâh bağı demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
اَنْ تَمَسُّوهُنَّ ibaresi kinaye yoluyla cinsel birleşme anlamında kullanılmıştır.
مَا ve الَّذ۪ي ismi mevsûlleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فَر۪يضَةً - فَرَضْتُمْ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
النِّكَاحِۜ - طَلَّقْتُمُوهُنَّ kelimeleri arasında tıbâk-ı icâb sanatı vardır.
فَرَضْتُمْ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَمَسُّوهُنَّ [Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz kadınları, temas etmeden boşarsanız…] Burada mehri belirlenmiş olan hanımlardan cinsel birliktelik olmadan boşananların hükmü açıklanmıştır. اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ [Ancak kadınların vazgeçmesi müstesna.] Yani onların bu yarımdan feragat etmeleri ve bir şey almamaları müstesnadır. اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ [Veya nikâh bağı elinde bulunanın [velinin] vazgeçmesi hali müstesna.] Yani koca âlicenaplık gösterir ve bedelin tamamını kadına bağışlar. Koca normalde dinen üzerine vacip olan miktarı, yarısını verir. Ancak kadının mehri hiç istememesi veya adamın gönüllü olarak tamamını vermesi hariçtir. Nikâh bağı elinde olan kişi kocadır. Zira boşama yetkisi kocanın elinde olduğundan nikâh bağının bekası ona bağlıdır. Bu nedenle böyle isimlendirilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru ' l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اِلَّٓا اَنْ يَعْفُونَ اَوْ يَعْفُوَا الَّذ۪ي بِيَدِه۪ عُقْدَةُ النِّكَاحِ cümlesinde elin zikredilmesi; yapılan işlerin ekseriyetle elle yapılmasındandır. Hepsi ona dayandırılır. Bu ifade kinaye olarak, evlilik ilişkisini ve boşanmayı sona erdirme kudreti olarak zikredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1507)
وَاَنْ تَعْفُٓوا اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki تَعْفُٓوا cümlesi, masdar teviliyle mübteda, اَقْرَبُ , haberdir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
Müsned olan اَقْرَبُ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
لِلتَّقْوٰى car mecruru اَقْرَبُ ’ ya mütealliktir.
يَعْفُونَ - يَعْفُوَا - تَعْفُٓوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümle tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
اَنْ edatı fiille birlikte masdardır. Cümle şöyle anlaşılabilir: ‘’Affetmeniz, takvaya daha yakındır.’’ Bir görüşe göre bu, kocalara hitaptır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ
وَ , istînâfiyyedir. Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ [Aranızda iyilik ve ihsanı unutmayın.] Burada kocalar, âlicenaplık gösterip mertlik ve yiğitliklerini ispatlamak için mehri tamamlamaya teşvik edilmektedir. Bir görüşe göre bu, kocalara ve karılara birlikte hitaptır. Bu en meşhur ve nassın zahirine en uygun görüştür. Yani kocanın bütün mehri vermesi, kadının ise tamamını affetmesi hayırlıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَاَنْ تَعْفُٓوا ve وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ cümlelerinde hitap umumi olup erkek ve kadınları kapsar. Fakat burada tağlîb yoluyla erkeklere ait bir sıyga gelmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Cümle önceki tezyile atfedilmiş tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl olan مَا başındaki بِ harf-i ceriyle بَص۪يرٌ ’e mütealliktir. Sılası olan تَعْمَلُونَ , muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüme işaret etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. بِمَا تَعْمَلُونَ ifadesi, siyaktaki önemine binaen amili olan بَص۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir.
بَص۪يرٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu vasfın müsnedün ileyhin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret eder.
Sıfat-ı müşebbehe; benzeyen sıfat demektir. -faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Yaptıklarınızı görür] ifadesinde Allah Teâlâ, herşeyden haberdar olduğunu beyan ederken, bunun içine hesap ve cezayı idmâc etmiştir. Aynı zamanda lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
تَعْمَلُونَ kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
Allah müminlerin yaptıklarını gördüğü gibi mümin olmayanların da yaptıklarını görür. Onun için bu sözde hem vaad hem vaîd vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr,Bakara/110)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ [Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görür.] Yani Allah işlediğiniz hayır ve şerleri görür. Bu ifade itaat/ibadetlere karşı vaad, günahlara karşı da en etkili şekilde yapılmış bir tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara/110) Lazım-melzum alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Nesefî bu ayetin tefsirinde “…Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı ziyadesiyle görür. O’nun katında hiçbir amel edenin (namaz kılan, zekat verenin) ameli zayi olmaz, yok olmaz” demek suretiyle basîr ismini ayetin evveliyle ilişkilendirmiş ve Allah Teâlâ’nın kullarının tüm ibadetlerine ve amellerine vakıf olduğunu belirtmiştir. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)