وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ ٢٤٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dedi ki |
|
| 2 | لَهُمْ | onlara |
|
| 3 | نَبِيُّهُمْ | peygamberleri |
|
| 4 | إِنَّ | gerçekten |
|
| 5 | اللَّهَ | Allah |
|
| 6 | قَدْ | elbette |
|
| 7 | بَعَثَ | gönderdi |
|
| 8 | لَكُمْ | size |
|
| 9 | طَالُوتَ | Talut’u |
|
| 10 | مَلِكًا | hükümdar |
|
| 11 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 12 | أَنَّىٰ | nasıl |
|
| 13 | يَكُونُ | olabilir |
|
| 14 | لَهُ | onun |
|
| 15 | الْمُلْكُ | hükümdarlık (mülk) |
|
| 16 | عَلَيْنَا | bizim üzerimize |
|
| 17 | وَنَحْنُ | biz |
|
| 18 | أَحَقُّ | daha layıkız |
|
| 19 | بِالْمُلْكِ | hükümdarlığa |
|
| 20 | مِنْهُ | ondan |
|
| 21 | وَلَمْ |
|
|
| 22 | يُؤْتَ | ve verilmemiştir |
|
| 23 | سَعَةً | genişlik |
|
| 24 | مِنَ | -dan |
|
| 25 | الْمَالِ | mal- |
|
| 26 | قَالَ | dedi |
|
| 27 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 28 | اللَّهَ | Allah |
|
| 29 | اصْطَفَاهُ | onu (hükümdar) seçti |
|
| 30 | عَلَيْكُمْ | sizin üzerinize |
|
| 31 | وَزَادَهُ | ve onun artırdı |
|
| 32 | بَسْطَةً | gücünü |
|
| 33 | فِي |
|
|
| 34 | الْعِلْمِ | bilgisinin |
|
| 35 | وَالْجِسْمِ | ve cisminin |
|
| 36 | وَاللَّهُ | Allah |
|
| 37 | يُؤْتِي | verir |
|
| 38 | مُلْكَهُ | mülkünü |
|
| 39 | مَنْ | kimseye |
|
| 40 | يَشَاءُ | dilediği |
|
| 41 | وَاللَّهُ | Allah(ın) |
|
| 42 | وَاسِعٌ | (lutfu) geniştir |
|
| 43 | عَلِيمٌ | (O herşeyi) bilendir |
|
Peygamberleri onlara Tâlût’un (Saul) Allah tarafından hükümdar olarak tayin edildiğini bildirince buna iki sebeple itiraz ettiler: a) Tâlût uzun boylu, yiğit bir halk çocuğu idi, İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerinden, hükümdar çıkması beklenen ailelerinden değildi. Onların anlayışına göre böyle aileler dururken bir halk çocuğu hükümdar olamazdı; bu makama o değil topluluğun ileri gelenleri lâyık idiler. b) Tâlût zengin değildi; onlara göre hükümdar olacak şahıs aynı zamanda zengin olmalıydı.
Allah Teâlâ bu itiraza peygamberleri aracılığı ile verdiği cevapla yöneticilerde bulunması gereken nitelikler konusunda evrensel mesajlar iletmiş oluyordu. Buna göre: 1. Mülk ve iktidar asaleten Allah’a aittir, kulların bunlara sahip olmaları mecazidir. O halde yönetici, bir kısım çevrelerin değil, öncelikle Allah’ın yönetmeye lâyık gördüğü kimselerde aradığı vasıflara sahip olmalıdır. Âyette Tâlût’u Allah’ın seçmiş olması onun bu açıdan liyakatini göstermekte ve dikkatleri bu yöne çekmektedir. 2. Tâlût bilgili ve güçlüdür; yönetici olacak şahısların zengin değil, bilgili ve güçlü olmaları gerekir. “İlimde ve cisimde başkalarından üstün olmak” mânevî ve maddî nitelikler bakımından namzetler arasında en üstünü olmak demektir. (Diyanet Tefsiri-Kur’ân Yolu) (
Hükümdar tayin edilirken iki prensip gözönünde bulundurulur:
-Askeri iyi yönetebilmek için idareciliği bilmek.
-Zorluklara göğüs gerebilmek için kuvvetli bir bedene sahip olmak.
Her işi bilene, ehline vermek gerekir. Yoksa her açıdan zulum olur.
Benzer şeyleri sevgili peygamberimiz Medine de yaşadı. Hazrec kabilesinin lideri Abdullah b.Ubey b.Selul tam Medine’nin idaresini alacakken peygamberimiz geldi Medine’ye ve peygamberin savaşa girmesi Medine’nin savaşa girmesiydi. Yahudiler ve Abdullah b. Selul taraftarları istemiyordu bunu. Ve o bizden değil, zengin de değil diye hakir görüyorlardı. Kur’ân peygamberimize yahudilerin durumunu anlatırken kendi durumunu da anlatıyor aslında.
Kur’ân bize birini tanıtırken önce sahip olduğu nitelikleri vurgular ve bu nitelikleri kişiye isim olarak verir. Bunu yaparken Arapça olmayan isimler için Arapçaya en yakın harfleri/sesleri seçer.
Josef-Yusuf
Abraham-İbrahim
Yişmail-İsmail gibi.
İşte Talut da İncil’de Saul olarak geçiyor. Bunu benzer seslerle taşıyacak olursak Seul veya Sevl olarak taşınabilirdi. Kök harflere bakarsak se-e-le kökünden “soru soran” anlamına gelir. Bunun yerine Kur’ân bize önce niteliklerini veriyor. ”ilimde ve cisimde bir genişliği/kuvveti var. İncil’de de omuzları ve başı diğer insanlardan çok uzun olarak tanıtıyor. Arapça uzun “tavil”, hiç kimsenin olmadığı /alışılmamış kadar uzun “talut”. Ve bu isimle tanıtıyor onu bize.
Mesela İdris peygamberin ismi Hibru kaynaklarda “hanok” olarak geçer ve iyi okuyan manasına gelir. Kur’ân’a taşınırken “de-re-se“ ders yapan ders çalışan kökünden İdris olarak geçmiştir.
Talut’un seçilmesini anlatan ayetteki vurgu sıradışıdır.
Hem innallahe vurgusu var hem qad, hem de leküm öne çekilerek seçimin Allah tarafından yapıldığı vurgulanmıştır. “Şüphesiz ki Allah, gerçekten, sizin icin Talut’u hükümdar olarak gönderdi”
İki alt satırdaki “estefa” seçme fiili kimseye açıklama yapmayı gerektirmeyen seçimi ifade eder.
صفو Safeve :
صَفاءٌ kelimesinin asıl anlamı bir nesnenin bulanıklıktan arınmış, temiz ve uzak olmasıdır. Bu anlam itibarıyla hâlis taşa صَفا denir. Bakara, 2/158. ayeti kerimede geçen صَفا sözcüğü ise belli bir yerin ismidir. إصْطِفاءٌ bir nesnenin saf, katışıksız ve temiz bölümünü almak manasına gelirken إخْتِيارٌ bir nesnenin hayırlı olan kısmını almak, إجْتِباءٌ ise bir şeyin en seçkin olan bölümünü almak demektir. Kuran-ı Kerim’de bir defa geçen صَفْوَانٌ sözcüğü kaya anlamındadır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri saf (temiz), sâfi, tasfiye, Mustafa, Safâ, Safiye ve Saffet’tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. نَبِيُّهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاً ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. قَدْ بَعَثَ لَكُمْ cümlesi, إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
قَدۡ tahkik harfidir. Tekid ifade eder. بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. لَكُمۡ car mecruru بَعَثَ fiiline mütealliktir. طَالُوتَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayrı munsarif olduğu için tenvin almamıştır. مَلِكاًۜ kelimesi طَالُوتَ ’ nin hali olup fetha ile mansubdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا ‘ dur. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنّٰى istifham ismidir. كَيْفَ manasında amili يَكُونُ olup, الْمُلْكُ ’ un hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونُ nakıs, damme ile merfû muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَكُونُ ’ nun mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. الْمُلْكُ kelimesi , يَكُونُ ’ nun muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
Veya يَكُونُ tam fiil, damme ile merfû muzari fiildir. لَهُ car mecruru يَكُونُ fiiline mütealliktir. الْمُلْكُ fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْنَا car mecruru ٱلۡمُلۡكُ ‘ ün mahzuf haline mütealliktir. وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. اَحَقُّ haber olup damme ile merfûdur. بِالْمُلْكِ car mecruru اَحَقُّ ’ ya mütealliktir. مِنْهُ car mecruru اَحَقُّ ’ ya mütealliktir.
وَ atıf harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.
يُؤْتَ illet harfinin hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. سَعَةً ikinci mef’ûlun bih olarak fetha ile mansubdur. مِنَ الْمَالِ car mecruru سَعَةً ‘ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
أَنَّىٰ harfinin şart ve soru anlamında iki kullanımı vardır. Soru anlamında kullanıldığında nerede, ne zaman, nasıl anlamlarını içerir. Şart anlamında ise أينما- حيثما- كيفما şart edatlarının anlamını verir. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اَحَقُّ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir.
İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Mekulü’l-kavli اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ ’ dur. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur
İsim cümlesidir. إِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. اصْطَفٰيهُ cümlesi إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اصْطَفٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَيْكُمْ car mecruru اصْطَفٰيهُ fiiline mütealliktir.
وَ atıf harfidir. زَادَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بَسْطَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي الْعِلْمِ car mecruru بَسْطَةً ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir. الْجِسْمِ atıf harfi وَ ’ la الْعِلْمِ ’ ye matuftur.
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İtiraziyye de olması caizdir. للَّهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. یُؤۡتِی cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
يُؤْت۪ي fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir. مُلْكَهُ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müşterek ism-i mevsûl مَن ikinci mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَشَٓاءُ ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’ dir.
يُؤْت۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’ dir.
ٱصۡطَفَىٰ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi صفو ’ dir. İftial babının fael fiili ص ض ط ظ olursa iftial babının ت si ط harfine çevrilir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. وَاسِعٌ haber olup damme merfûdur. عَل۪يمٌ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
وَاسِعٌ - عَل۪يمٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَ لَهُمْ نَبِيُّهُمْ اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki istînâfa atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ اللّٰهَ قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
اِنَّ ‘nin haberi olan قَدْ بَعَثَ لَكُمْ طَالُوتَ مَلِكاً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ tahkik harfiyle tekid edilmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَكُمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûl olan طَالُوتَ ‘ye takdim edilmiştir.
مَلِكاًۜ kelimesi, طَالُوتَ ’ nin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
طَالُوتَ ; Arapça olmayan bir isimdir. Bu kelime de tıpkı el-Câmûs kelimesi gibi yabancı dilden geçmiş olsa da, onun aksine gayri munsariftir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالُٓوا اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِۜ
Beyanî istînaf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوۤا۟ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَنّٰى يَكُونُ لَهُ الْمُلْكُ عَلَيْنَا , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda geldiği halde hayret ve şaşkınlık ifade eden cümle soru manasından çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Sadaret hakkı nedeniyle takdim edilmiş zaman zarfı ve soru ismi اَنّٰى ’nın müteallakı olan كاَن ‘nin haberi mahzuftur. الْمُلْكُ , nakıs fiil كاَن ’nin muahhar ismidir.
Veya يَكُونُ tam fiildir. O takdirde اَنّٰى , fail olan الْمُلْكُ ‘den hal olur.
Hal وَ ‘ıyla gelen وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
İsm-i tafdil vezninde gelen müsned اَحَقُّ , mübalağa ifade etmiştir.
الْمُلْكِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْمُلْكِ - مَلِكاًۜ ve قَالُٓوا - قَالَ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَلَمْ يُؤْتَ سَعَةً مِنَ الْمَالِ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.
Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لَمْ يُؤْتَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Mef’ûl olan سَعَةً ’deki nekrelik kıllet ve muayyen olmayan cins içindir. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.
مِنَ الْمَالِ car-mecruru, سَعَةً ‘in mahzuf sıfatına veya لَمْ يُؤْتَ fiiline mütealliktir.
أَنَّىٰ [nasıl?] ve [nereden?] anlamlarında olup, Tālût ’un onlara hükümdar oluşunun yadırgandığını ve uzak bulunduğunu ifade eder. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَنَحْنُ اَحَقُّ بِالْمُلْكِ مِنْهُ [Halbuki biz hükümdarlığa daha layığız.] Onun bize krallık yapmasından bizim ona krallık yapmamız daha evladır. Çünkü biz kralların hanedanından geliyoruz. [Kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemiş.] Yani ona servet de verilmemiştir ki malıyla şeref kazansın. Zira kendisi asilzade değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
وَنَحْنُ اَحَقُّ tabiriyle وَلَمْ يُؤْت tabirinin başındaki bu iki وَ arasında ne fark vardır?” denilirse deriz ki: Birinci وَ hal vavıdır. İkinci وَ da cümleyi, hal vaki olan cümleye atfeden وَ ‘ dır. Buna göre mana şöyle olur: “O bize nasıl hükümdar olabilir ki? Halbuki, kral olmaya ondan daha layık kimseler bulunduğu için, o kral olamaz. Yine, o fakirdir. Hükümdarlığını destekleyecek mal ve mülkün bulunması gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالَ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Zamir makamında ism-i celâlin, hükmün illetini bildirmek, ikazı artırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّ ‘nin haberi olan اصْطَفٰيهُ عَلَيْكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
وَزَادَهُ بَسْطَةً فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ cümlesi atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَالْجِسْمِ car-mecruru tezayüf nedeniyle بَسْطَةً ‘in mahzuf sıfatına müteallik olan فِي الْعِلْمِ ‘ye atfedilmiştir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mef’ûl olan بَسْطَةً ’deki nekrelik kesret ve muayyen olmayan cins içindir. Kelime, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
فِي الْعِلْمِ وَالْجِسْمِ ibaresindeki ف۪ٓي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi ف۪ٓي harfinde zarfiyyet anlamı vardır. الْعِلْمِ ve الْجِسْمِ lafızlarına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. İlim ve beden içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Ilim ve beden ile zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.
زَادَهُۥ - بَسْطَةً - سَعَةً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ٱصۡطَفَىٰهُ kelimesinin aslı إصتفى 'dır. ص harfinden sonra ط harfini söylemek kolay olduğu için, ت harfi ط harfine çevrilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Hükümdarlıkta veraset değil, liyakat esastır.
Bu ayet imametin (halifeliğin) veraset yoluyla geçtiğini söyleyenlerin görüşünün batıl olduğunu gösterir. Çünkü İsrailoğulları, kendi krallarının kral soyundan gelmemesini yadırgamışlardır. Fakat Cenab-ı Allah da onlara, bunun yersiz olduğunu ve hükümdar olmaya, Allah'ın bunun için seçtiği kimselerin müstehak olduklarını bildirmiştir. Bu, تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ [(Allah'ım!) Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, dilediğinden de mülkü geri alırsın] (Al-i İmran, 26) ayetinde ifade edilen hususun bir benzeridir.
Cenab-ı Allah'ın, "Ona bilgice ve vücutça bir üstünlük verdi" cevabının izahı şöyledir: Onlar Tâlût’un melik olmasını şu iki bakımdan tenkid etmişlerdi:
a) O, krallar soyundan değildir. b) Ve o fakirdir.
Allahu Teâlâ, onun hükümdarlığa ehil olduğunu açıklamış ve bu ehliyeti de onda iki sıfatın bulunmasına bağlamıştır: İlim ve güç. Bu iki vasıf, hükümdarlığa hak kazanmak için ilk iki vasıftan daha üstündür. Bu birkaç bakımdan açıklanabilir:
1) İlim ve kudret, gerçek kemal vasıflarındandır. Mal ve makam ise böyle değildir.
2) İlim ve kudret, insanın kendi cevherinde bulunan mükemmelliklerdendir. Mal ve makam ise, insanın zatından ayrı iki şeydir.
3) İlim ve kudreti insandan koparıp almak mümkün değildir. Mal ve makamı ise insandan soyup almak mümkündür.
4) Harp sanatını iyi bilmek ve savaşa son derece dayanıklı olmak gibi şeylerden, ülkenin menfaatini korumada ve düşmanın kötülüklerini yok etme hususlarında elde edilecek istifade, işleri zabt-u rabt altına alacak liyakati ve düşmanı geri döndürecek gücü olmayan, fakat asil ve zengin bir kimseden elde edilecek istifadeden çok daha fazla ve mükemmeldir. Anlatmış olduğumuz hususlar ile, hükümdarlığın alim ve muktedir bir kimseye verilmesinin, asil ve zengin bir kimseye verilmesinden daha uygun olduğu ortaya çıkmış olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Allah Teâlâ ilimce üstünlüğü, vücutça üstünlükten önce zikretmiştir. Bu Allah’ın, ruhî üstünlük ve meziyetlerin, bedenî üstünlüklerden daha yüce, daha şerefli ve daha mükemmel olduğuna bir işaretidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُۜ
Cümle, istînâfiyye veya itiraziyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اللّٰهُ mübteda, يُؤْت۪ي مُلْكَهُ haberdir. Müsned olan يُؤْت۪ي cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûlün sılası olan يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مُلۡكَ kelimesi konudaki önemine binaen ayette üç kez geçmiştir. Kelimenin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
قَالَ - قَالُٓوا ve يُؤْتَ - يُؤْت۪ي gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاللّٰهُ يُؤْت۪ي مُلْكَهُ مَنْ يَشَٓاءُ [Allah, mülkünü dilediğine veriyor…] Yani çekişme konusu olmayacak şekilde mülk O’nundur. Dolayısıyla, onu hükümranlığa uygun gördüğü kimselerden dilediğine vermektedir. [Allah] lütfuyla ve vermesiyle [geniştir.] Malî imkânı bulunmayana bol bol verir ve onu fakirliğin ardından zengin kılar. Hükümranlık için seçtiği kimseyi de [iyi bilir.] (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Ayetin son cümlesinde وَ istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın عَل۪يمٌ ve وَاسِعٌ sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. Haber olan iki vasfın, aralarında و olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayette birinci haber وَاسِعٌ ism-i fail kalıbında gelerek bu sıfatın devamlı olduğuna işaret etmiştir. İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. İkinci haber عَل۪يمٌ, sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelmiş ve mübalağa ifade etmiştir.
Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Ayetin bu son cümlesi, aynen veya ufak farklılıklarla birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, s. 314)
وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ [Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.] Yani keremi ve nimeti geniş olan, tam manasıyla kudret sahibi, neyi seçeceğini bilendir. Bir görüşe göre onlar peygamberlerini yalanlayarak inkâra düşmüşlerdir. Bir görüşe göre onlar mümin idiler ancak meleklerin [Yeryüzünde fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın?] (Bakara 2/30) demeleri gibi onun kral yapılmasına şaşırmış ve hikmetini öğrenmek istemişlerdir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)