Bakara Sûresi 258. Ayet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ  ٢٥٨

Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 تَرَ görmedin mi? ر ا ي
3 إِلَى
4 الَّذِي kimseyi
5 حَاجَّ tartışan ح ج ج
6 إِبْرَاهِيمَ İbrahim’le
7 فِي hakkında
8 رَبِّهِ Rabbi ر ب ب
9 أَنْ diye
10 اتَاهُ kendisine verdi ا ت ي
11 اللَّهُ Allah
12 الْمُلْكَ hükümdarlık م ل ك
13 إِذْ zaman
14 قَالَ dediği ق و ل
15 إِبْرَاهِيمُ İbrahim
16 رَبِّيَ benim Rabbim ر ب ب
17 الَّذِي ki
18 يُحْيِي yaşatır ح ي ي
19 وَيُمِيتُ ve öldürür م و ت
20 قَالَ dedi ق و ل
21 أَنَا ben de
22 أُحْيِي yaşatır ح ي ي
23 وَأُمِيتُ ve öldürürüm م و ت
24 قَالَ dedi ki ق و ل
25 إِبْرَاهِيمُ İbrahim
26 فَإِنَّ şüphesiz
27 اللَّهَ Allah
28 يَأْتِي getirir ا ت ي
29 بِالشَّمْسِ güneşi ش م س
30 مِنَ -dan
31 الْمَشْرِقِ doğu- ش ر ق
32 فَأْتِ sen de getir ا ت ي
33 بِهَا onu
34 مِنَ -dan
35 الْمَغْرِبِ batı- غ ر ب
36 فَبُهِتَ şaşırıp kaldı ب ه ت
37 الَّذِي kimse (o adam)
38 كَفَرَ inkar eden ك ف ر
39 وَاللَّهُ Allah
40 لَا
41 يَهْدِي doğru yola iletmez ه د ي
42 الْقَوْمَ toplumu ق و م
43 الظَّالِمِينَ zalim ظ ل م
 

Bir önceki sayfada ayetel kürsiyi okuduk. Bununla tevhidi öğrendik ve sayfa sonunda tevhid sebebiyle oluşan sağlam bağdan bahsedildi. Şimdi o sağlam bağın ilk örneğini görüyoruz.Hz. İbrahim ve Nemrud. Nemrud adını Kur’ân vermiyor. Çünkü her dönemin hayatı ve ölümü kendisinin verdiğini sanan farklı Nemrudları var.

Ayetel kürsi de geçen Hayy isminin de örnek çalışması gibidir ayet. Sadece Allahın Hayy oldugunu bilen biri Nemrud un karşısında böyle dik durabilir, ona böyle sorular sorabilir ve onun tarafından öldürülmekten endişe etmezdi.

 

   Şeraqa شرق :

  شَرَقَتِ الشَّمْسُ  güneş doğdu demektir. Mastarı شُرُوقٌ şeklinde gelir. أشْرَقَتِ الشَّمْسُ  ise güneş parladı ve ışık saçtı manasına gelir. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri şark, işrak, maşrık ve müsteşriktir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

 

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ 

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَرَ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl, اِلَى  harfi ceriyle  تَرَ  fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri;  إلى قصة الذي حاج (Tartışanların kıssasına kadar) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  حَٓاجَّ  ‘ dir. Îrabtan mahalli yoktur.

حَٓاجَّ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  اِبْرٰه۪يمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. ف۪ي رَبِّ  car mecruru  حَٓاجَّ   fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪ٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  لِ  harfi ceriyle mef’ûlun lieclih manasında  حَٓاجَّ  fiiline müteallik olup, mahallen mecrurdur. Takdiri; لأن آتاه الله  şeklindedir.   

اَنْ  masdariyyedir.   اٰتٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  الْمُلْكَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِذْ  zaman zarfı  حَٓاجَّ  fiiline mütealliktir.  قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمُ  fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.

Mekulü’l-kavl,  رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ ’ dir.  قَالَ  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.  

رَبِّيَ  mübteda olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُحْي۪ وَيُم۪يتُ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يُحْي۪  fiili,  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’ dir. يُم۪يتُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur. 

يُم۪يتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’ dir.

حَٓاجَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  حجج ’ dir. 

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اٰتٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dir.

يُحْي۪   fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’ dir. 

يُم۪يتُ   fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ

 

Fiil cümlesidir.  قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’ dir. Mekulü’l kavl,  اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُ  ‘ dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

Munfasıl zamir  اَنَا۬  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اُحْي۪  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

اُحْي۪  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  اَنَا۬ ’ dir.  اُم۪يتُ  cümlesi, atıf harfi وَ ’ la makabline matuftur. 

اُم۪يتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  اَنَا۬ ’ dir. 

 

قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اِبْرٰه۪يمُ  fail olup damme ile merfûdur. Mekulü’l kavl, şart cümlesidir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن زعمت أنّك قادر فإن الله (Eğer kadir olduğunu iddea ediyorsan muhakkak ki Allah...) şeklindedir.  

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.  

ٱللَّهَ  lafza-i celâl  إِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَأْت۪ي  cümlesi  إِنَّ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَأْت۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfûdur. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. بِالشَّمْسِ  car mecruru  يَأْت۪ي  fiiline mütealliktir.  مِنَ الْمَشْرِقِ  car mecruru  يَأْت۪ي  fiiline mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,إن كنت قادرا فأت بها. şeklindedir.(Eğer getirmeye kadirsen, getir.) şeklindedir.

أْتِ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. بِهَا  car mecruru  أْتِ fiiline mütealliktir. مِنَ الْمَغْرِبِ  car mecruru  أْتِ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بُهِتَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي naib-i fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرَ ’ dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ‘ dir. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. لَا يَهْدِي  haber olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَهْدِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’ dir. الْقَوْمَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ ’ nin sıfatı olup nasb alameti  ي ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الظَّالِم۪ينَ  ; sülâsi mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۙ


Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Hemze takriri manada istifham harfi,  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. Takrir, mütekellimin, muhatabın ikrarını sağlamak için kullandığı bir üsluptur.

 Takrir (itirafa zorlama): Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi) 

 Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

 İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak mana itibariyle taaccüb ve takrir kastı taşıdığından, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Allah Teâlâ’nın ‘’görmedin mi?’’ uyarısıyla asıl amaç emir ve yasaklarını hatırlatmak ve yüce kudretini muhataba göstermektir. Ayrıca cümlede tecâhul-i arif sanatı vardır.

تَرَ  fiili aklî (manevi) bir durumla ilgili olup basiretle (hissî) ilgili değildir. İlim manasında rü’yet kelimesinin kullanılmasında, sebep müsebbep alakası ile mecaz-ı mürsel vardır. Zikredilen rü’yet, kastedilen ise ilim olan müsebbeptir. Şöyle de ifade edilebilir; manevi, aklî ve görülmez olan bir anlatım, gözle görülen, canlı bir şey menziline konulmuştur. 

Mecrur mahaldeki   الَّذ۪ي  has ism-i mevsûlü, başındaki  الي  harf-i ceriyle  تَرَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar teviliyle mahzuf  لِ  harfi ceriyle mef’ûlun lieclih manasında  حَٓاجَّ  fiiline mütealliktir. Takdiri; لأن آتاه الله (Allah ona verdiği için) şeklindedir.  

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesinde tecrîd sanatı vardır. 

Cümleye muzaf olan  اِذْ  zaman zarfı,  حَٓاجَّ  fiiline mütealliktir. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْـي۪ وَيُم۪يتُ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

رَبِّيَ  müsnedün ileyh,  الَّذ۪ي  müsneddir.

Haber konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  يُحْـي۪ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi de tazim ifadesi ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Müsnedün ileyh olan  رَبِّيَ , veciz ifade kastına matuf olarak izafetle gelmiştir. Bu izafette Hz. İbrahim’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hz. İbrahim’e, şan ve şeref kazandırmıştır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Aynı üsluptaki  وَيُم۪يتُ cümlesi atıf harfi  وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi tezattır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil sıygasında gelen cümleler, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يُحْـي۪ - يُم۪يتُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

تَرَ  ve  اٰتٰي  fiilleri iki mef’ûle müteaddi olan fiillerdendir. 

Kur’an'da geçen  أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için,  و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

اَلَمْ تَرَ  ifadesi zahiren istifhâm ise de muhatabı taaccübe sevk eden bir ifadedir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

Bu ifade Kur’ânın en azim cümlelerinden biridir. Pek çok kez tekrarlanmıştır. Bundan sonra da acayip, garip, akla-mantığa aykırı şeyler zikredilmiştir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 1, s. 343)

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şayet “Allah’ın kâfire hükümranlık vermesi nasıl mümkün olabilir?” dersen, şöyle derim: Bu konuda iki görüş vardır. İlk görüşe göre: Allah Teâlâ ona galibiyet ve saltanat kurmasını sağlayacak mal, hizmetçiler, takipçiler bahşeder, fakat saltanat ve hakimiyetin bizzat kendisini vermez. Diğer görüşe göre ise; Allah onu imtihan etmek için kendisine hükümranlık vermiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l - Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Mukadder ta’lil lamında istiare vardır. ل  kendi dışında bir mana için kullanıldığından istiare-i tebeiyyedir. Bu istiare tehekküm içindir. وتَجْعَلُونَ رِزْقَكم أنَّكم تُكَذِّبُونَ [ve Allah’ın verdiği rızka O’nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?] (Vâkıa/82) ayetinde olduğu gibi küfür şükür yerine konmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah (c.c), hükümdarlık verdi diye ya da hükümdarlık verdiği için bu nimet o şahsı şımartmış ve onu bu haksız tartışmaya sevketmiştir. Bu, küfrün en çirkin yüzüdür. Çünkü vacib olan şükür yerine Allah (c.c) hakkında tartışmaya girmiştir. Nitekim halk dilinde "Ben sana iyilik yaptığım için bana düşmanlık yaptın" denir. Bu ayet-i kerime, Allah'ın (c.c) kâfirlere hükümdarlık hakkı vermediğini iddia edenlere karşı bir hüccettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl) 

اِذْ قَال  ِifadesi َ حَٓاجَّ  fiili ile mansubdur. İkinci yorum, yani “Allah kendisine hükümranlık verdiğinde tartıştı” manası tercih edilirse, o zaman bu ifade  ُاٰتٰيهُ  ifadesinden bedeldir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

حَٓاجَّ [Tartışmaya giren…] Mücadele eden, münazara yapan demektir. ف۪ي رَبِّه۪ٓ [Rabbi hakkında] yani ‘’Allah’ın rab olmasına muhalefet ederek’’ demektir. Buradaki zamirin Hz. İbrahim’e de, onunla  الَّذ۪ي حَٓاجَّ  [tartışmaya giren] kişiye de ait olması caizdir. Çünkü Allah, ikisinin de bütün mahlukatın da Rabbidir. Hz. İbrahim ile  الَّذ۪ي حَٓاجَّ [tartışmaya giren] Nemrûd b. Ken‘ân b. Senhârîb b. Nemrûd b. Kûş b. Sâm b. Nûh’tur. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ  [Allah ona hükümdarlık vermişti.] Yani o, Allah Teâlâ kendisine hükümdarlık verdi diye böyle yapıyordu. [Yani Allah’ın verdiği hükümdarlık kendisine bu cüreti sağlıyordu.] Buradaki zamir Hz. İbrahim ile tartışan Nemrut'a aittir. Yani Allah ona ziyadesiyle mal-mülk, geniş imkânlar ve bütün dünyayı kapsayan tam bir hakimiyet nasip etmişti.

Huzeyfe şöyle demiştir: Buradaki zamir Hz. İbrahim’e aittir. Çünkü [esas] mülk, ilahi emir ve nehyin tatbik ediliyor olmasıdır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ  [Rabbi hakkında İbrahim ile tartışan ]buyurulmak suretiyle rab unvanının zikri ve O'nun İbrahim'e ait olan zamire izafesi, İbrahim için bir teşrif (şereflendirme) olup onun bu münakaşada ilahi inayetle destekleneceğine işarettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli ’ s-Selîm - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu cümlede geçen ‘görmekten’ maksat, insan kalbini görmektir. Soru şeklinde sorulması da karşıdaki kişilerde şaşkınlık oluşturmak amacıyladır. يُحْي۪ وَيُم۪يتُۙ  ifadesinde muzari fiilin kullanılması, cümleye teceddüt ve süreklilik anlamı katmıştır. Cümlede öldüren ve hayat verenin yalnız Allah olabileceği vurgusu yapılmıştır. Anlamı şu şekildedir: “Öldüren ve dirilten, sadece bir olan Yüce Allah'tır.” Bu cümlede  يُم۪يتُۙ [öldüren] ve  يُحْي۪  [dirilten] kelimeleri arasında, söz sanatlarından olan tıbâk sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir, Hasan Uçar,Kur’ân-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları) 

اَلَمْ تَرَ  ibaresi, ‘’gözle görür gibi bilmedin mi?’’ demektir.

حَٓجَّ  gitti, haccetti;  حَٓاجَّ  ise karşı çıktı demektir. İnsan karşı çıkma eylemi sırasında dönüp dönüp kendi fikrini savunur.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ [İbrahim ile tartışmaya gireni ( Nemrud’u) görmedin mi?!] Bu ve bundan sonraki ayetlerin önceki ayetler ile irtibatı şöyledir: Önceki ayet-i kerimede Allah Teâlâ [Allah iman edenlerin dostu, velisidir.] (Bakara 2/257) buyurmuştu. Yani Allah Teâlâ’nın Hz. İbrahim’i kâfirle tartışmasında desteklemesi -ve böylece kâfirin afallayıp kalması- gibi. O, dünya hayatında hüccet ve delilleri vasıtasıyla iman edenleri de düşmanlarına karşı destekler. Onların basiretlerini açar ve tâgūtun yani şeytanın verdiği vesveseler kaybolur.  اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي [Onu görmedin mi?] Yani görüş ve idrakin ona ulaşmadı mı? Açık bir şekilde görerek anlamaya ve idrak etmeye benzeyen bilgin bu noktaya varmadı mı? Bu ifadenin hakikati şudur: ‘’Sen bu gerçeği bizim haber vermemizle bil, öğren. Çünkü bizim verdiğimiz haber kesin bir bilgi kaynağıdır.’’  الَّذ۪ي حَٓاجَّ  [Tartışmaya giren…] Mücadele eden, münazara yapan demektir.  ف۪ي رَبِّه۪ٓ  [Rabbi hakkında] yani Allah’ın Rab olmasına muhalefet ederek demektir. Buradaki zamirin Hz. İbrahim’e de onunla tartışmaya giren kişiye de ait olması caizdir. Çünkü Allah, ikisinin de bütün mahlukatın da Rabbidir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

قَالَ اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُۜ


 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَنَا۬ اُحْـي۪ وَاُم۪يتُ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَنَا۬  mübteda,  اُحْـي۪ cümlesi haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. 

Aynı üsluptaki  وَاُم۪يتُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la habere atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi tezattır.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden cümleler, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اُحْـي۪ - اُم۪يتُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

يُم۪يتُ - اُم۪يتُ  ve  اُحْـي۪ - يُحْـي۪  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu cümle bir istînâf cümlesi olup gizli bir sualin, yani "o hükümdar ne demiş?" sualinin cevabıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالَ  fiilinin mekulü’l kavli şart üslubunda gelmiştir. Takdiri; … إن زعمت ذلك [Eğer bunu iddia ediyorsan …] olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ  şeklindeki cevap cümlesi  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Mukadder şart ve mezkur cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Zamir makamında ism-i celâlin, muhatabı ikaz ve kalplerde haşyet uyandırmak için zahir olarak tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ ‘nin haberi olan  يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ ‘nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Verdi manasındaki  آتِي  fiili, بِ  harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الشَّمْسِ - الْمَشْرِقِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِبْرٰه۪يمُ - الَّذ۪ي - قَالَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

 

 فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ

 

 İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede rabıta harfi  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuştur. Takdiri,  إن كنت قادرا. [eğer kadirsen…] olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkur cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi olan  فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Emir üslubunda olmasına rağmen cümle, emir anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak tehaddi ve tahzir anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir.

Şart cümlesine  فَ  ile atfedilen  فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada haber cümlesi, inşâ cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesinin inşâ cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Naib-i fail konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  كَفَرَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ismi mevsûlle marife oluşu, tahkir ifade etmenin yanında o kişinin sıla cümlesindeki özellikle bilindiğine ve meşhur olduğuna işaret eder.

Cümlede mezhebü’l-kelâmî sanatı vardır.

Kelâm, dinî esasları kesin aklî delillerle ispat eden bir ilimdir. Bu yüzden belagatçının kendi iddiasını ispat etmek ve rakibinin iddiasını çürütmek için kelâm ilmine nispet edilen kesin aklî delilleri kullanmasına el-mezhebü’l-kelâmî denilmiştir. (Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları Dr. Mustafa AYDIN)

Ayetteki  مِنَ  harfleri ibtida ifade eder.

الْمَشْرِقِ - الْمَغْرِبِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. 

فَأْتِ - يَأْت۪ي   kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ  ayetindeki emrin amacı; taciz, şaşırıp kalmak ve azarlamadır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1566)

الَّذ۪ي كَفَر  [o kâfir..] denmesi, hükmün illetini bildirmek ve bu tartışmanın küfür olduğunu sarahatle ifade etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

بَهَتَهُ  onu şaşırttı demektir. Bühtan ise insanı şaşırtacak derecedeki yalana denir. Yani bu ifade: “Kâfir bu apaçık delil karşısında diyecek bir şey bulamadı, tıkanıp kaldı.” anlamına gelir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Ayette İbrahim (a.s) Nemrut’a karşı delilini açıkça ve en karşı konulamaz bir mantık ile ispat etmiştir. Bu yönüyle ayet, İbrahim’in (a.s) ağzından dökülen ifadelerle mezhebu’l - kelâmî sanatı için güzel bir örnek teşkil etmektedir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)

[İbrahim, ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir.’ dedi.] Nemrut bu söze cevap veremeyince tartışma sonlanmış oldu. Bu da  فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ [Bunun üzerine kâfir afallayıp kaldı.] cümlesiyle ifade edilmiştir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Ayette mantık yollu kelam sanatı vardır. İbrahim (a.s) Nemrut’a karşı. Nemrut’un [ben de diriltir ve öldürürüm] demesi demagoji, cedeldir. O zaman İbrahim (a.s) ona kendi acziyetini gösterecek başka bir delil getirmiştir.

فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ  ibaresi şaşkınlığın asıl sebebinin küfür olduğunu ifade eder. Burada كَفَرَۜ  fiili yerine كفير  şeklinde (devamlılık ifade eden) ismi fail gelseydi bu ince mana ifade edilmiş olmazdı. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir) 

Bu ayet-i kerime, Allah dünyada kendisine hükümdarlık, güç, kuvvet ve üstünlük verdiği takdirde kâfire "hükümdar" demenin caiz olduğuna delildir. Aynı şekilde karşılıklı münazara, tartışma ve delil getirmenin de müsbet bir davranış olduğuna delildir. Kur'an-ı Kerim ve sünnette, bu kabilden düşünenler için pek çok örnekler vardır. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


 وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ

 

 وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması mehabet duyguları uyandırmak ve ikaz içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki lafza-i celâlde tecrîd sanatı tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned  لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ , müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de muzari fiil olması hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.

Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

İsim cümleleri sübut ifade eder. 

الظَّالِم۪ينَ  kelimesi  الْقَوْمَ  için sıfattır. İsm-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

يَهْدِي - كَفَرَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الظَّالِم۪ينَ  - كَفَرَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyildir. Tezyil cümleleri ıtnâb babındandır. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekit etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekit etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) -Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ [Allah zalim kavmi hidayete erdirmez.] Yani iddialarında batıla tabi olanları geçerli delile sevk etmez. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet,  ٱللَّهُ وَلِیُّ ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ یُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۖ  ayeti üzerine gelen can alıcı bir tezyîl cümlesidir. (Aşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

 Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)