Bakara Sûresi 257. Ayet

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟  ٢٥٧

Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهُ Allah
2 وَلِيُّ dostudur و ل ي
3 الَّذِينَ kimselerin
4 امَنُوا inananların ا م ن
5 يُخْرِجُهُمْ onları çıkarır خ ر ج
6 مِنَ -dan
7 الظُّلُمَاتِ karanlıklar- ظ ل م
8 إِلَى
9 النُّورِ aydınlığa ن و ر
10 وَالَّذِينَ kimselerin
11 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
12 أَوْلِيَاؤُهُمُ dostları da و ل ي
13 الطَّاغُوتُ tağuttur ط غ ي
14 يُخْرِجُونَهُمْ (O da) onları çıkarır خ ر ج
15 مِنَ -tan
16 النُّورِ aydınlık- ن و ر
17 إِلَى
18 الظُّلُمَاتِ karanlıklara ظ ل م
19 أُولَٰئِكَ İşte onlar
20 أَصْحَابُ halkıdır ص ح ب
21 النَّارِ ateş ن و ر
22 هُمْ onlar
23 فِيهَا orada
24 خَالِدُونَ ebedi kalacaklardır خ ل د
 

Allah kullarıyla ilişkisinden iki kelime ile bahseder Kur’ânda.Veli ve mevla...Bakara suresinde her ikisi de geçer. Veli, dost yardımcı, koruyan, himaye eden demektir. Ama “tutum ve davranış” olarak.  Mevla kelimesinin içinde “eylem ve hareket” vardır.

 Bir önceki ayette tağutu inkar edip Allah’a iman edenin sağlam bir zincire tutunduğunu söylemişti. Sadece bir fırtınada ya da zor zamanlarda değil ilelebet Allah böyle birinin dostu, velisi olur.

Tağut da inanmayanların velisi olacaktır hatta kelime çoğul haliyle evliya olarak gelmiştir. İnananların velisi bir tek Allahtır. Yani bizi de, onları da korumak isteyen var. Ancak Muhammed suresinden biliyoruz ki onların Mevla’sı yok..

“Allah inananların mevlasıdır. Gerçeği yalanlayan nankörlerin ise hiçbir mevlası yoktur.”

ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَأَنَّ الْكَافِرِينَ لَا مَوْلَى لَهُمْ

 Yani korumayı isteseler de koruyamayacaklar...

Otorite içeren her türlü ikili ilişkide bir tarafın bir tarafa üstünlüğü vardır. Örneğin öğretmen-öğrenci ilişkisinde öğretmen, ebeveyn-çocuk ilişkisinde ebeveyn, patron-işçi ilişkisinde patron. Burada da Allah (veli)-iman edenler ilişkisi var. Allah iman edenlerin dostudur şeklinde geliyor cümle.

Peki tağut-inkar eden ilişkisinde? Veli tağut olduğuna göre cümle “tağut inkar edenlerin dostudur” şeklinde olmalıydı. Ama tağut cümle içinde bile olsa Allah’ın olduğu yerde olamaz. Onun için ayette tağut “mübteda muahhar” olarak gelmiştir.

 

Riyazus Salihin, 1020 Nolu Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.”

Müslim, Müsâfirîn 212. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 2

 

  Tağave- Tağaye طغو- طغي :

  Mastarı طُغْيانٌ ve طَغَوانٌ olan fiil isyan ve itaatsizlikte sınırı aşmaktır. طَغْوَى sözcüğü bu kökten gelen azgınlık manasında bir isimdir.

  طاغُوتٌ kelimesi ise her türlü haddi aşanlar ile Yüce Allah (cc) dışındaki tüm ibadet edilen ve tapılanları kapsar. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de çeşitli türevleriyle 39 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekli Tâğut'tur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ

 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  وَلِيُّ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl   الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. يُخْرِجُهُمْ  cümlesi, failin veya mef’ûlün hali olarak mahallen mansubdur.

يُخْرِجُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الظُّلُمَاتِ  car mecruru  یُخۡرِجُ  fiiline mütealliktir. إِلَى ٱلنُّورِ  car mecruru  یُخۡرِجُ  fiiline mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

یُخۡرِجُ  fiili,sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  خرج 'dir.  

اٰمَنُواۙ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ‘ dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

وَلِيُّ  ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوۤا۟  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. 

 اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ  cümlesi, ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’ nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  الطَّاغُوتُ  haber olup damme ile merfûdur. يُخْرِجُونَهُمْ  cümlesi, mübtedanın veya haberin hali olarak mahallen mansubdur. 

يُخْرِجُونَ  fiili  نَ ’ un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ النُّورِ  car mecruru  یُخۡرِجُونَ  fiiline mütealliktir. اِلَى الظُّلُمَاتِ  car mecruru  یُخۡرِجُونَ  fiiline mütealliktir.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّار  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟  cümlesi,  اَصْحَابُ النَّار  'nin hali olarak mahallen mansubdur.

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ف۪يهَا  car mecruru  خَـٰلِدُونَ 'ye mütealliktir.   خَالِدُونَ۟  haber olup, ref alameti  وَ ’ dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

خَالِدُونَ۟ , sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ 


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اللّٰهُ  müsnedün ileyh,  وَلِيُّ  müsneddir. Müsnedin izafetle marife olması az sözle çok şey anlatma amacına matuftur.

وَلِيُّ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَلِيُّ  ‘ in muzafun ileyhi konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  اٰمَنُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

İman edenlerin ism-i mevsûlle bildirilmeleri o kimseleri tazim içindir. 

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ  cümlesi, failin veya mef’ûlün halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ٱلظُّلُمَـٰتِ - ٱلنُّورِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

ٱللَّهُ وَلِیُّ ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟  ayeti  لاانفِصاَم لها  ayeti için ta’lil mevkiindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah (c.c), iman edenlerin yardımcısı ya da işlerinin mütevellisidir. İman edenlerden murad, Allah'ın (c.c) ezelî ve ebedî ilminde halen veya gelecekte mücmel imanları sabit olan insanlardır. Bu cümle, Allah'ın müminlere olan velayetini açıklar. 

Söz konusu karanlıklar ise küfrün, günahların, şüphelerin karanlıklarıdır. Hatta buradaki "zulümat" deyimi, istidlal (sonuç çıkarma) bilgilerin bazı mertebelerinde, kuvvetli ve açık bütün zafiyet ve gizlilikleri kapsar. Nûr ise imanı, yakîn (kesin bilgi) mertebelerini gözle müşahede ve nurun diğer bütün çeşitlerini ihtiva eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Yakîn, üç mertebedir: ilme'l yakîn, ayne'l yakîn, hakke'l yakîn. 

Her akıl sahibi ölümün ne olduğunu bilir. Fakat bu bilgi ilme'l yakîn düzeyindedir. Son nefeste ölüm meleğini gördüğü zaman, bilgi ayne'l yakîn olur. Nihayet ölümü tattığı zaman, hakke'l yakîn haline gelir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

ٱلظُّلُمَـٰتِ  kelimesi, dalalet yollarının çokluğuna, farklılığına ve çeşitliliğine işaret için cemi  ٱلنُّورِۖ  ise, hakkın tek ve açık olduğuna işaret için tekil gelmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er - Ruveyni, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1563)

Kafirler nur içinde olmadıkları halde ayette onların nurdan çıkarıldığının söylenmesi; bir şeyi olumlayarak nefyetmek şeklindeki harika bir belâgî sanattır. Mütekellim önce olumlu bir cümle kurar, sonra mecazen bunun sebebini olumsuzlar. Kelamın batınındaki olumsuzluk hakikidir. (https://tafsir.app/aljadwal/2/257)

ٱلظُّلُمَـٰتِ - ٱلنُّورِۖ  kelimelerinde tasrihi istiare vardır. Nur; İslam, sırat-ı müstakim, karanlıklar ise küfür, yanlış yollardır. Doğru tek yanlış çoktur. Küfür; içinde yürüyenlerin yollarını şaşırıp saptığı karanlık gibidir. İman ise yoldan çıkanlara yol gösteren, şaşkınları doğru yola ileten nur gibidir. İmanın neticesi, naîm cennetlerine ve sevaba erildiği için aydınlıktır. Küfrün neticesi ise cehennem ve azap olduğu için karanlıktır.

Şüphesiz müminlerin derece ve mertebeleri farklı olup üç mertebede bulunurlar:

Birinci mertebede yer alanlar, müminlerin avamıdır. Allah bunları küfrün ve sapıklığın karanlıklarından çıkarıp iman ve hidayet nuruna sokmuştur. Nitekim bunlar:  وَالَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى  [(iman etmekle) doğru yolu bulanlara gelince, Allah onlara, hidayetini artırır] (Muhammed/17) ayetiyle işaret olunanlardır.

İkinci mertebede yer alanlar, müminlerin havassının yani imanlarında şuurlu hareket edenlerin mertebesidir. Allah bunları nefsanî ve cismanî sıfatların karanlıklarından çıkarıp, Rabbani ruhaniyetin aydınlığına kavuşturur. Bunlar için de:  اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ  [Onlar, iman eden ve Allah'ı anmakla kalpleri huzura kavuşan kimselerdir] (Rad: 28) buyurmuştur. Bilindiği gibi kalbin huzura kavuşması, ancak nefsani sıfatlardan arındırılıp ruhanî sıfatlarla bezenmesi ile mümkündür.

Üçüncü mertebedekiler de, havasu'l-havas adı verilen Allah'ın çok seçkin kullarıdır. Allah bunları varlıklarında ifna etmek (yok etmek) suretiyle ruhanî yaratılışlarındaki hâdislik (sonradan olma) karanlıklarından çıkarıp kurtarır. Nitekim bunlar için de şöyle buyurulmuştur:  اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ  [Doğrusu onlar Rablerine inanmış birtakım gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık.] (Kehf: 13) Ayette geçen ”فِتْيَةٌ" (gençler) ifadesiyle bunlara fütüvvet nisbet ediliyor. Çünkü onlar hakkı aramak için canlarını tehlikeye attılar. Allah'a iman edip, tağutu inkâr ve reddettiler. Nefisleri (özleri ve ruhları) Allah'ın zikrinin nurlarıyla aydınlanınca, bununla ünsiyet ve yakınlık kazanıp dünya ehlinden ve ondaki şeylerden ürpermeye başlayınca, hemen yalnızlığı istediler. Nitekim Hazret-i Peygamber (s.a.v)' in de ilk zamanlardaki hali böyleydi. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

یُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۖ  [Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.] Onları sapkınlıklardan koruyarak, hidayet üzere kalmalarını sağlar. Burada dalalet, karanlık olarak isimlendirilmiştir. Çünkü karanlıkta hiçbir şey görülmez. Dalalette de insan doğruyu göremez. Buradaki  یُخۡرِجُهُم  [çıkarır] fiili sadece gelecek zaman için değildir. Geçmiş zamanda ve devam etmekte olan zamanda da aynı işin devam ettiğine delalet eder. Kâfir iken İslam’a giren bir kişi hakkında kullanılıyorsa ‘çıkarmak’ hakiki anlamda kullanılmış demektir. Mümin olarak yetişen bir kişi için kullanılıyorsa manası “dalaletten engellemek” şeklindedir. Çıkarma fiilinden mecazi olarak ve örfen anlaşılan budur. Karanlık anlamına gelen  ٱلظُّلُمَـٰتِ  kelimesi cemi olarak kullanılmıştır. Çünkü küfür ehli grup gruptur. Işığı ise tekil kullanmıştır, zira İslam tek dindir. Bir görüşe göre bu cümlenin manası şudur: Onları cehaletten ilme sevk eder. Başka bir görüşe göre şüpheden bilgiye götürür. Başka bir görüş ise tefrikadan birlikteliğe götürür şeklindedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)


وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ


Cümle, makabline  وَ ’ la atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl olan  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, bu kişilerin muhatab tarafından bilindiğine işaret etiği gibi arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.

الَّذ۪ينَ ’nin haberi olan  اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ  cümlesi sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Müsned  الطَّاغُوتُ ‘nun marife gelişi bu vasfın kemâl derecede olduğunu ifâde eder. 

Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ  cümlesi  اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ ’ daki  هُمُ  zamirinden haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

Kâfirlerle ilgili bu cümlede üslûbun bu şekilde değiştirilmiş olması, tâğutun ism-i celil karşısına konulmasından sakınılması, tâğuta olan isnadın tekrarı ile maksadın daha kuvvetli ifadesi ve aynı zamanda iki fırka arasındaki ayrılığı ima yoluyla belirtmek içindir.

İman ve salih amelin Allah'ın velayetine sebep olduğunu düşünebiliriz. Fısk ve Allah'ı zikirden gaflet ise şeytanın velayetine sebep olur. Dolayısıyla  يُخْرِجُونَهُمْ  kelimesinin tekrarı terdîd sanatıdır.

ٱلَّذِینَ - أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ - یُخۡرِجُونَهُم - مِّنَ - ٱلنُّور - إِلَى - ٱلظُّلُمَـٰتِۗ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ - وَلِیُّ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu ayette  ٱللَّهُ وَلِیُّ ٱلَّذِینَ ءَامَنُوا۟ یُخۡرِجُهُم مِّنَ ٱلظُّلُمَـٰتِ إِلَى ٱلنُّورِۖ   cümlesiyle  وَٱلَّذِینَ كَفَرُوۤا۟ أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ ٱلطَّـٰغُوتُ یُخۡرِجُونَهُم مِّنَ ٱلنُّورِ إِلَى ٱلظُّلُمَـٰتِۗ  cümlesi arasında dokuzlu güzel bir mukabele vardır.

الظُّلُمَاتِ  - النُّورِ  ve  اٰمَنُواۙ  - كَفَرُٓوا  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Bu cümle, tâğutun velayetini açıklar. Çıkarma fiilinin sebebiyet cihetiyle tâğuta, yaratma cihetiyle Yüce Allah'ın kudretine isnad edilmesi çelişki oluşturmaz. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Terdîd kelimesinin lügat anlamı tekrarlamaktır ve bu anlamıyla tekrar sanatına benzemektedir. Alimler tarafından farklı tarifleri yapılarak farklı örnekler verilmiştir. Bir lafzın aynı bağlamda farklı bir manayı ifade etmek üzere tekrar edilmesidir. Tarifteki farklı anlam kaydı bu sanatı tekrîrden ayırmaktadır. Burada “çıkarmak” kelimelerinin müteallakları farklıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi s.152) 

Ayette gaye ve intiha harfi  إِلَى ‘ nın gelişi; bu tartışmanın doğru ve hak yoldan ne kadar uzak olduğunu belirtmek içindir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1565)

Tâgūt burada şeytanlar, kahinler, şerrin önderleri anlamındadır. Eğer cansız varlıklar olan putlar şeklinde anlaşılırsa  أَوۡلِیَاۤؤُهُمُ [onların dostlarıdır] sözleri hakiki anlamının yani “karşılıklı sadakat” ve “işi üstlenme” anlamının dışına çıkar ve kâfirlerin onları dost edinmesi onların o tâgūtlara inandıkları ve yöneldikleri anlamına gelmiş olur. [Onları aydınlıktan alıp karanlığa çıkarırlar.] Eğer çıkarma gerçek anlamında anlaşılırsa iman ettikten sonra kâfir olanlar anlaşılır. Bu da tâgūtların onları hak dinden çıkarmaları onları davet etmeleri ve çeşitli sebeplerle onları hak yoldan saptırmalarıyla gerçekleşir. Putların onları yoldan çıkarmaları ise sebep olma yoluyladır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟


İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  اَصْحَابُ النَّا ‘ın, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَاَصْحَابُ النَّارِ [Ateş ashabı] ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’ dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi ifadesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  اصحاب النار (cehennem ashabı) derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır. 

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  cümlesi, اَصْحَابُ النَّار  ‘dan müekked hal olarak ıtnâbtır. 

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müekkid hal ise, cümleye yeni bir mana yüklemeyip sadece kendinden önceki failin, mef’ûlün ya da cümlenin manasını tekid eder. Müekkid hal ile medh, tazim, tahkir veya tehdit amaçlanır. (Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3 yıl: 8 cilt: VIII sayı: 18 s.174)

Tekit edici halin başına vav gelmez. Müekked ve tekid arasında kemâl-i ittisâl olduğundan arada vav olmaz. (Sekkâkî, Miftâhu’l-ulûm, s.273)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهَا , ihtimam için, amili olan  خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Ateşe aid zamirin dahil olduğu  ف۪يهَا ‘ daki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. 

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

خلد  aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, 1631 Soru ve Cevap, Soru 501)

هُمۡ فِیهَا خَـٰلِدُونَ  sözü tehdit ve uyarıdır. Müminlere vaad edilenin belirtilmemesi belki de şanlarının yüceliğindendir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Onların ateş halkı ve ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesinde taksim sanatı vardır.

Hal cümlesinin  و ’sız gelmesi, onların ateşte kalışlarının hâl-i müekkide olduğunu ifade eder. Yani bu onların sabit bir vasfıdır. Sahibinden ayrılmayan sabit bir vasıf kastedildiği zaman mesela,  هذا اخوك عطوف (Bu, çok şefkatli kardeşindir) cümlesinde olduğu gibi uzunluk, kısalık, esmerlik, sarışınlık vs. sabit vasıfların ifade edildiği hal cümleleri böyledir. Bunlar her zaman  و ‘ sız gelir.

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟  cümlesi aynen, اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ  cümlesi ise ufak değişikliklerle Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)