Bakara Sûresi 256. Ayet

لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ  ٢٥٦

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا yoktur
2 إِكْرَاهَ zorlama ك ر ه
3 فِي
4 الدِّينِ Dinde د ي ن
5 قَدْ elbette
6 تَبَيَّنَ seçilip belli olmuştur ب ي ن
7 الرُّشْدُ doğruluk ر ش د
8 مِنَ
9 الْغَيِّ sapıklıktan غ و ي
10 فَمَنْ kim
11 يَكْفُرْ inkar eder ك ف ر
12 بِالطَّاغُوتِ tağut (şeytan)ı ط غ ي
13 وَيُؤْمِنْ ve inanırsa ا م ن
14 بِاللَّهِ Allah’a
15 فَقَدِ muhakkak ki o
16 اسْتَمْسَكَ yapışmıştır م س ك
17 بِالْعُرْوَةِ bir kulpa ع ر و
18 الْوُثْقَىٰ sağlam و ث ق
19 لَا
20 انْفِصَامَ kopmayan ف ص م
21 لَهَا
22 وَاللَّهُ Allah
23 سَمِيعٌ işitendir س م ع
24 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
 

Ayet önce tağutu inkar etmeyi, sonra Allah’a iman etmeyi söyledi, aynen önce “La ilahe“ sonra “illa Allah“ gibi..

En sağlam kulp/zincir Vahyin peygamberimize ulaştığı zincirdir...Allah-Cebrail-peygamber...Allah hepimizi bu zincire sıkı sıkı tutunanlardan eylesin...

 

  Urve kenarından kendisiyle bağlanılan şey, develerin bağlandığı ağaç, kulp demektir.

  Infisâme kelimesinin kökü fesame (فصم) olup manası kopmadan kırmak, ayırmaksızın yarmaktır. Kur’ân-ı Kerim'de yalnızca bu ayette geçmiştir. 

 

لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ

 

İsim cümlesidir. لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

اِكْرَاهَ  mastar olup  لَا ’ nın ismi, fetha üzere mebni mahallen mansubdur.  فِي الدّ۪ينِ   car mecruru  لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.


 قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ


Fiil cümlesidir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.  تَبَيَّنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. الرُّشْدُ  fail olup damme ile merfûdur.  مِنَ الْغَيِّۚ  car mecruru  تَبَيَّنَ  fiiline mütealliktir.

تَبَيَّنَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’ dir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ

 

İsim cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَكْفُرْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. بِالطَّاغُوتِ  car mecruru  يَكْفُرْ  fiiline mütealliktir. يُؤْمِنْ  atıf harfi وَ  ile şart fiiline matuftur.

 يُؤْمِنْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو’ dir.  بِاللّٰهِ  car mecruru  يُؤْمِنْ  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

 اسْتَمْسَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’ dir.  بِالْعُرْوَةِ  car mecruru  اسْتَمْسَكَ  fiiline mütealliktir. الْوُثْقٰى  kelimesi  ٱلۡعُرۡوَةِ  ’ nin sıfatı olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

یُؤۡمِنۢ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن ’ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

ٱسۡتَمۡسَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, مسك ‘ dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.

لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ

 

لَا انْفِصَامَ لَهَا  cümlesi,  ٱلۡعُرۡوَةِ ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. لَا  cinsini nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

انْفِصَامَ  kelimesi  لَا ‘ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur.  لَهَا  car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ


İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  سَمِیعٌ  haber olup damme ile merfûdur. عَلِیمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ


Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cinsini nefyeden  لَا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

اِكْرَاهَ , cinsini nefyeden  لَا ’nın ismidir. Haberi mahzuftur. Car mecrur  فِي الدّ۪ينِ  , bu mahzuf habere mütealliktir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِي الدّ۪ينِ ’ibaresindeki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  ف۪ٓي  harfinde zarfiyyet anlamı vardır.  الدّ۪ينِ  lafzına dahil olduğunda bu özelliği nedeniyle istiare oluşmuştur. Din, içine birşey konulabilecek yapıda olmadığı halde zarfiyet özelliği olan bir nesneye benzetilmiştir. Din ve zarfiyyet özelliği taşıyan nesne arasındaki ortak özellik yani câmi’, mutlak irtibattır.

اِكْرَاهَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ  [Dinde zorlama olmaz!..] yani Allah Teâlâ iman konusunu zorlama ve cebr üzere değil, kişinin kendi tercih ve kudreti üzere icra etmiştir. Bu husus:  وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَاٰمَنَ مَنْ فِي الْاَرْضِ كُلُّهُمْ جَم۪يعًاۜ اَفَاَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتّٰى يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ  [Senin Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların tamamı elbette iman ederdi. O halde, senin; mümin oluncaya kadar insanları zorlamana gerek var mı?] (Yûnus 10/99) ayetinde de ifade edilmiştir. Demek ki; Allah dileseydi insanları iman etmeye zorlar, mecbur bırakırdı ama böyle yapmadı ve bu konuyu şahsi tercih ilkesi üzerine inşa etti. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kişinin kendi tercihi ile dilemesi gerekir. Çünkü  فِی ٱلدِّینِۖ  (dinde) ifadesi,  إِكۡرَاهَ ‘ ye müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mananın aslı [zorlama, dinde yoktur] demek olur. 

Yani sadece dinde değil her neye olursa olsun zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslam dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama yalnız dinde zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde; dine zorlama yoktur ama dünyaya zorlama olabilir, demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslam dininin gerçekten hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)   

الدّ۪ينِ  kelimesindeki elif lam ahd ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Hak Teâlâ'nın,  فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰىۜ  [Muhakkak cennettir onun varacağı yer] (Naziat, 41) ayetinde olduğu gibi  دين الله  takdirinde olup, elif lam, muzâfun ileyhden ivazdır. Yani, "Allah'ın dini..." demektir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

İman kişinin kendi tercihi ile Allah’a teslim olmasıdır, zorlamayla olacak bir şey değildir. Dine davette zorlama olmaz. Tebliğ yapabiliriz. 


 قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir.

الرُّشْدُ - الْغَيِّۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

الرُّشْدُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Bu cümle icaz-ı kısar sanatına örnek bir ibaredir. Az sözle çok anlam ifade edilmiştir.

Burada doğruluk manasındaki  ٱلرُّشۡدُ  kelimesinden maksat, insanı ebedî mutluluğa götüren imandır. Çünkü dinin ifade edilmesinden hemen sonra gelmiştir. Sapkınlık manasındaki  ٱلۡغَیِّۚ , insanı ebedî mutsuzluğa götüren küfürdür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

“Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır.” Yani hidayet dalaletten ayrılmıştır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

 فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ 

 

Ayetin şart üslubunda gelen bu cümlesi makabline  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Şart cümlesi olan  مَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  مَنْ  şart ismi mübteda,  يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ  cümlesi, mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eder.

Muzari fiilin tercih edilmesi olayın zihinde daha kolay canlandırılması için de olabilir. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üsluptaki  وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ  cümlesi, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ  ve  وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

يَكْفُرْ يُؤْمِنْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  قَدْ  tahkik harfiyle tekid edilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber talebî kelam olan cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

انْفِصَامَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

لَا انْفِصَامَ لَهَا  cümlesi  ٱلۡعُرۡوَةِ in halidir.  Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.   انْفِصَامَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  لَهَا ’ nin müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur.

الْوُثْقٰى  - انْفِصَامَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Sağlam kulpa yapışmak ibaresinde temsili istiare vardır. Müminin imandaki kararlılığı, ipten daha sağlam bir kulpa tutunan kimsenin durumuna benzetilmiştir. Kopmayan kaydında ise terşih vardır. استمسك ’ deki  س  ve  ت  harflerinde tekid vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

بِٱلۡعُرۡوَةِ ٱلۡوُثۡقَىٰ  ifadesinde  ٱلۡعُرۡوَةِ (kulp) ' un zikredilmesi mecaz ve istiâredir. Maksat, imanın şartlarına sarılan kişiyi, sağlam ip örgülerinden oluşturulmuş bulunan sağlam kulpa tutunmuş kimseye benzetmektir. Çünkü bu kişi, ona tutunmakla kaygan zeminlerden ve tehlikeli uçurumlardan korunmuş olur. Ayrıca Yüce Allah, zaman aşımına bağlı olarak liflerinin eskimesi veya uzun süre kullanılıp yıpranması neticesinde kopacak vaziyete gelmiş olan bildik diğer benzer kulplardan onu ayırmak için  ٱلۡوُثۡقَىٰ (kulp)‘a sağlam sıfatını ilave etmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Tâğutu (batıl mabudu) reddetmek, Allah'a (c.c) imandan önce zikredilmiştir. Çünkü Allah'a iman, ona tevakkuf etmektedir. Zira tahliye, tehliyeden (süslemek) önce gelir. (Bir mekânın bakımı, onarımı, süslenmesi için önce tahliye edilmesi gerekir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet-i kerimede  فقد استمسك  şeklinde gelerek فقد  ilave edilmiştir. قد  tahkîk harfidir. Yani sapasağlam kulpa yapışma işi olup bitmiştir. Bu harf gelmeseydi bu işin gelecekte olacağı ihtimali söz konusu olurdu. Mazi fiil de şart için veya cevap için gelmiş olurdu. Yapışmayı mübalağalı olarak ifade etmek için  أمسك  yerine  استمسك  fiili gelmiştir. Kulpun sapasağlam olması, bundan daha sağlamının olmadığını ifade etmek için  الوثيقة  yerine  الوثقى  kelimesiyle ifade edilmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 463)


 وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması telezzüz ve teberrük içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın, mübalağa kalıbındaki  عَل۪يمٌ  ve  سَم۪يعٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Ayrıca ifadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. Bu ifadede ‘Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir’ manasına, emirlerine uymadığınız takdirde gereken cezayı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. 

Ya da lazım-melzum alakasıyla mecazı mürsel vardır. Lâzım söylenmiş, melzûm kastedilmiş ve haber cümlesi olmasına rağmen tehdit ifade etmiştir. 

Ayetin fasılası 224. ayetin fasılasıyla aynıdır. İki cümle arasında ıtnâb, tekrir ve reddü’l - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[Allah işiten ve bilendir.] Yani yeminlerinizi ve niyetlerinizi bilmektedir. Bu bir tehdittir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr) 

Allah (cc) bütün sözleri işiten, bütün niyetleri ve itikatları bilendir. Bu cümle, bir itiraz cümlesidir. Zımnen ifade ettiği mükafat vaadi ve ceza vaîdiyle de insanları imana taşır ve küfrü engeller. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ ifadesi ifadesi 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.

(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)