اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ٢٥٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوْ | yahut |
|
| 2 | كَالَّذِي | şu kimse gibi ki |
|
| 3 | مَرَّ | uğramıştı |
|
| 4 | عَلَىٰ |
|
|
| 5 | قَرْيَةٍ | bir kasabaya |
|
| 6 | وَهِيَ | o kimse |
|
| 7 | خَاوِيَةٌ | (duvarları) yığılmış |
|
| 8 | عَلَىٰ | üstüne |
|
| 9 | عُرُوشِهَا | çatıları |
|
| 10 | قَالَ | dedi ki |
|
| 11 | أَنَّىٰ | nasıl |
|
| 12 | يُحْيِي | diriltecek |
|
| 13 | هَٰذِهِ | bunu |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah |
|
| 15 | بَعْدَ | sonra |
|
| 16 | مَوْتِهَا | öldükten |
|
| 17 | فَأَمَاتَهُ | kendisini öldürüp |
|
| 18 | اللَّهُ | Allah (da) |
|
| 19 | مِائَةَ | yüz |
|
| 20 | عَامٍ | sene |
|
| 21 | ثُمَّ | sonra |
|
| 22 | بَعَثَهُ | diriltti |
|
| 23 | قَالَ | dedi |
|
| 24 | كَمْ | ne kadar |
|
| 25 | لَبِثْتَ | kaldın |
|
| 26 | قَالَ | dedi |
|
| 27 | لَبِثْتُ | kaldım |
|
| 28 | يَوْمًا | bir gün |
|
| 29 | أَوْ | ya da |
|
| 30 | بَعْضَ | birazı (kadar) |
|
| 31 | يَوْمٍ | bir günün |
|
| 32 | قَالَ | (Allah) dedi |
|
| 33 | بَلْ | bilakis |
|
| 34 | لَبِثْتَ | kaldın |
|
| 35 | مِائَةَ | yüz |
|
| 36 | عَامٍ | yıl |
|
| 37 | فَانْظُرْ | bak |
|
| 38 | إِلَىٰ |
|
|
| 39 | طَعَامِكَ | yiyeceğine |
|
| 40 | وَشَرَابِكَ | ve içeceğine |
|
| 41 | لَمْ |
|
|
| 42 | يَتَسَنَّهْ | bozulmamış |
|
| 43 | وَانْظُرْ | ve bak |
|
| 44 | إِلَىٰ |
|
|
| 45 | حِمَارِكَ | eşeğine |
|
| 46 | وَلِنَجْعَلَكَ | seni kılalım diye |
|
| 47 | ايَةً | bir ibret |
|
| 48 | لِلنَّاسِ | insanlar için |
|
| 49 | وَانْظُرْ | ve bak |
|
| 50 | إِلَى |
|
|
| 51 | الْعِظَامِ | kemiklere |
|
| 52 | كَيْفَ | nasıl |
|
| 53 | نُنْشِزُهَا | onları birbiri üstüne koyuyor |
|
| 54 | ثُمَّ | sonra |
|
| 55 | نَكْسُوهَا | onlara giydiriyoruz |
|
| 56 | لَحْمًا | et |
|
| 57 | فَلَمَّا | bu işler |
|
| 58 | تَبَيَّنَ | açıkça belli olunca |
|
| 59 | لَهُ | ona |
|
| 60 | قَالَ | dedi ki |
|
| 61 | أَعْلَمُ | biliyorum ki |
|
| 62 | أَنَّ | şüphesiz |
|
| 63 | اللَّهَ | Allah |
|
| 64 | عَلَىٰ |
|
|
| 65 | كُلِّ | her |
|
| 66 | شَيْءٍ | şeye |
|
| 67 | قَدِيرٌ | kadirdir |
|
Hayy isminin ikinci örnek çalışmasıdır diyebiliriz.
Bugün bir gece buzdolabına koymayıp dışarda bıraktığımız süt bile bozuluyor.Ama Allah yüz senede ,bir yanda etleri kemikleri çürüyen eşeği bir yanda hiç bozulmamış yiyecek ve içeceği Uzeyr’in “Allah burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?” sorusu üzerine örnek gösteriyor bize.
Ki geçtiği belde, Irak’ın Beni İsraile saldırmasıyla 600 bin insanın öldüğü ve bir o kadar insanın da yaşam savaşı verdiği harab olmuş bir beldeydi.
Nunşizuhâ kelimesinin kökü olan neşz (نشز) yerin yüksek olan kısmına denir. Neşeze yukarıda, yüksekte olmak, kalkmak, aykırı olmak, kaçmak, detone olmak, perdesizleşmek gibi manalara gelirken ayette kullanılan enşeze (أنشز) ayağa kaldırmak, diriltmek, bir araya getirmek demektir.
Aykırı, çıkıntı, ahenksiz, uyumsuz, akortsuz, geçimsiz olana nâşiz denir. Nüşuz (نُشُوز) düşmanlık, nefret, hoşlanmama, antipati, aykırılık, geçimsizlik demektir (Müfredat, Dağarcık (Arapça-Türkçe Sözlük)). Kur’ân-ı Kerim’de toplam beş defa geçmiştir. Ayette diriltmek veya bir araya getirmek manasında kullanılmıştır.
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَ harfi cerdir. مثل (gibi) manasındadır. Atıf harfi أَوۡ ile önceki ayetteki ism-i mevsûle matuf olup, mahallen mecrurdur.Takdiri; ألم تر إلى الذي حاجّ إبراهيم أو مثل الذي مرّ. şeklindedir. Müfred müzekker has ism-i mevsûl, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası مَرَّ عَلَىٰ قَرۡیَة ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. مَرَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. عَلٰى قَرْيَةٍ car mecruru مَرَّ fiiline mütealliktir. هِيَ خَاوِيَةٌ cümlesi, قَرْيَةٍ ‘ nin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هِیَ mübteda olarak mahallen merfûdur. خَاوِيَةٌ haber olup damme ile merfûdur. عَلٰى عُرُوشِهَا car mecruru خَاوِيَةٌ’ e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ cümlesi, مَرَّ ’ deki failin hali olarak mahallen mansubdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اَنّٰى istifham harfi, كَيْفَ (nasıl) manasında olup hal olarak mahallen mansubdur. Mekulü’l-kavli يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يُحْـي۪ fiili ی üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. İşaret ismi هٰذِهِ mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بَعْدَ zaman zarfı يُحْـي۪ fiiline mütealliktir. مَوْتِهَا muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
أَوۡ كَٱلَّذِی ifadesi, اَوْ اَرَاَيْتَ مِثْلَ (gibisini gördün mü?) anlamındadır. Ancak buradaki اَوْ اَرَاَيْتَ ifadesi, önceki ayetin başındaki اَلَمْ تَرَ ifadesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir; çünkü her ikisi de hayret anlamı ifade eden kelimelerdir (biri diğerinin yerini tutar.) Bu ifadenin lafza değil de manaya hamledilmesi de mümkündür. Bu durumda; “İbrahim’le tartışanı ya da bir şehre uğrayan kimse gibisini görmedin mi?” denmiş gibidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette ilki fiil ikincisi isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُحْـي۪ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’ dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
خَاوِيَةٌ , sülâsi mücerredi خوي olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَمَاتَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِائَةَ zaman zarfı, اَمَاتَ fiiline mütealliktir. عَامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l kavl كَمْ لَبِثْتَ ‘ dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
كَمۡ soru ismi, zaman zarfı olarak لَبِثْتَ fiiline mütealliktir. Mümeyyizi mahzuftur. Takdiri; كم وقتًا لبثت؟ (Ne kadar zaman kaldın?) şeklindedir.
لَبِثْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَمْ soru edatı olup, “Kaç, ne kadar, kaç aded” gibi anlamlara gelir. كَمْ ’i istifhamiyye ile temyizinin arasına kelime girebilir. كَمْ ’i istifhamiyye cümlede mübteda, haber, mef’ulü mutlak, mef’ulün bih, mef’ulün fih, muzafun ileyh, harfi cerle mecrur olarak gelebilir. İrabı cümledeki konumuna göre mahallen olur. كَمْ ’i istifhamiyyenin temyizi 2 şekilde gelebilir: 1. Umumiyetle müfred, mansub, nekre olarak gelir. 2. مِنْ harfi ceri ile gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
أَمَاتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ’ dir.
قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l kavli لَبِثْتُ يَوْماً ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
لَبِثْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. Zaman zarfı يَوْماً mef’ûlun fih olup لَبِثْتُ fiiline mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. بَعۡضَ atıf harfi اَوْ ile یَوۡمًا ’ e mütealliktir. يَوْمٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l-kavli mahzuftur. Takdiri; قال ما لبثت يوما أو بعض يوم بل لبثت مائة عام (Ben bir gün veya daha az kaldım dedi ama aslında yüz yıl kalmıştı) şeklindedir.
بَلْ idrâb ve atıf harfidir. لَبِثْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. مِائَةَ zaman zarfı, لَبِثْتَ fiiline mütealliktir. عَامٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن لم تطمئنّ فانظر (Mutmain olmadıysan … bak, düşün) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Fail müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اِلٰى طَعَامِكَ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَرَابِكَ car mecruru, atıf harfi وَ ’la طَعَامِكَ ’ ye matuftur. لَمْ يَتَسَنَّهْ cümlesi, طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ ’ nin hali olarak mahallen mansubdur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَتَسَنَّهْ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Sonundaki هْ (hâ-i sekt) 'dir.
لَمْ يَتَسَنَّهْ [Henüz bozulmamıştır.] ifadesinin anlamı hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre anlam “Yıllar geçse de değişmedi.” şeklindedir. اَلسَّنَةُ kelimesinde هۡۖ harfi yoktur. Aslı سَنْوَةٌ ’ dür. Çoğulunda da هۡۖ harfi bulunmaz. Ref halinde سِنُونٌ , nasb ve cer halinde سِنِينَ denir. Bu ifadenin aslı لَمْ يَتَسَنَّ şeklindedir. تَسَنَّى - يَتَسَنَّى şeklinde çekimlenir. Başına cezm edatı olan لَمْ geldiği için sondaki ى düşmüş ve kelime لَمْ يَتَسَنَّ şekline girmiştir.
İkinci görüş ise şöyledir: [Ayette geçen] fiil تَسَنَّى - يَتَسَنَّى ’ dır ve aslı تَسَنَّ - يَتَسَنَّ ’dur. Üç نَ ‘dan biri tahfif için ى ‘ ye dönüşmüştür. Aynı durum aslı تَظَنَّى olan تَظَنَّ lafzında da geçerlidir. تَمَطَّى ifadesinin de aslı تَمَطَّ ’ dır. تَسَنََّنَ fiili de [birinci görüşte zikredilen تَسَنَّى fiili gibi değişti anlamına gelir. سَنَّنْتُهُ “değiştirdim”, تَسَنَّنَ ise “değişti” demektir. Yine Allah Teâlâ başka bir ayette: مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍۚ [Pişmiş kuru bir çamurdan] Hicr/26 buyurmuştur. Bu ayetteki مَسْنُونٍ da “değişmiş” anlamına gelir. Üzeyir (a.s) kıssasında Allah Teâlâ iki nesneyi, yiyecek ve içeceği zikretmiştir. Ancak fiil olan لَمۡ یَتَسَنَّهۡ müfreddir. Burada Cenâb-ı Hak لَمۡ یَتَسَنَّهۡ fiilini, fiilden önce gelen شَرَابِكَ kelimesine ait saymıştır. Dolayısıyla; eğer söz konusu mucize (bozulmadan kalma) شَرَابِكَ (içecek) için sabit olmuşsa, ayette ilk zikredilen طَعَامِكَ (yiyecek) için de (fiil açısından طَعَامِكَ ikinci sıradadır) sabit olmuştur. Çünkü bu diğeri ile benzeşmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
Hâ-i sekt: Kelimenin aslından olmayan, müstakil bir anlam da taşımayan, yalnız bulunduğu kelimenin son harfinin harekesini korumak için bazı kelime sonlarında görülen ـه harflerine denir.
Kıraat imamları, Kur’an-ı Kerim’de yedi kelimenin sonlarında bulunan hâ-i sekt’lerin;
A. Vakıf halinde sakin olarak okunması konusunda ittifak etmişlerdir. O halde bu örneklerin bulunduğu yerlerde, diğer kelime sonlarındaki sakin harfler gibi vakıf yapılmalıdır.
B. Vasıl halinde ise bu harflerin okunup okunmaması konusunda ihtilaf etmişlerdir.
Kıraat imamımız İmam-ı Asım, bu yedi kelimenin tamamında, vakıf ve vasıl halinde Hâ-i sekt’leri, sakin olarak okumuştur. Bu yedi kelime şunlardır:
1: Bakara, 259. (لمْ يَتسَنّهْ) şeklinde, 2: En’am, 90. (إقْتدِهْ) şeklinde, 3:Hâkkah; 19, 25 . ayetlerinde (كِتابيَهْ ) şeklinde, 4:Hâkkah; 20, 26. ayetlerinde (حسابيَهْ) 5:Hâkkah, 28. (ماليَهْ) şeklinde, 6:Hâkkah, 29. ayette: (سلْطانِيَهْ) şeklinde
7:Kâria, 10. ayette: (ما هِيَهْ) şeklindedir.
بَلْ idrab ve atıf harfidir.Önce söylenen birşeyden vazgeçmeyi belirtir. Buna idrab denir. "Öyle değil, böyle, fakat, bilakis, belki" anlamlarını ifade eder. Kendisinden sonra gelen cümle ile iki anlam ifade eder:
1. Kendisinden önceki cümlenin ifade ettiği anlamın doğru olmadığını, doğrusunun sonraki olduğunu ifade etmeye yarar. Bu durumda edata karşılık olarak “oysa, oysaki, halbuki, bilakis, aksine” manaları verilir.
2. Bir maksattan başka bir maksada veya bir konudan diğer bir konuya geçiş için kullanılır. Burada yukarıda olduğu gibi, bir iddiayı çürütmek ve doğrusunu belirtmek için değil de bir konudan başka bir konuya geçiş içindir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَسَنَّهْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi سنه ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اِلٰى حِمَارِكَ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. لِ harfi, نَجْعَلَكَ fiilini gizli اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harfi ceriyle mahzuf fiile mütealliktir. Takdiri; فعلنا ذلك لتعلم ولنجعلك آية للناس (Bunu senin öğrenmen ve insanlara bir delil olması için yaptık) şeklindedir.
نَجْعَلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اٰيَةً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لِلنَّاسِ car mecruru اٰيَةً ’ nin mahzuf sıfatına mütealliktir.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: 1) Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, 2) Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, 4) Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, 5) Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, 6) Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. انْظُرْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘ dir. اِلَى الْعِظَامِ car mecruru انْظُرْ fiiline mütealliktir. كَيْفَ istifham harfi, hal olarak mahallen mansubdur. نُنْشِزُهَا cümlesi, الْعِظَامِ ’ nin hali olarak mahallen mansubdur.
نُنْشِزُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. نَكْسُو fiili وَ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubtur. لَحْماً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
نُنشِزُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نشز ’ dir.
فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لَمَّا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfı olup, قَالَ fiiline mütealliktir. Cümleye muzâf olur. تَبَيَّنَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَبَيَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. لَهُ car mecruru تَبَيَّنَ fiiline mütealliktir. Faili mukadder olup, önceki ayet buna delalet eder. Takdiri, تبيّن كيفية الإحياء şeklindedir.
فَ karînesi olmadan gelen قَالَ اَعْلَمُ cümlesi şartın cevabıdır.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir. Mekulü’l kavli اَعْلَمُ ‘dür. قَالَ fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’ dir. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, اَعْلَمُ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰه lafza-i celâl اِنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru قَد۪يرٌ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَد۪يرٌ kelimesi اِنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.
تَبَیَّنَ [apaçık belli olunca] fiilinin faili gizli olup فَلَمَّا تَبَیَّنَ لَهُۥ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَیۡء قَدِیر [Allah’ın her şeye kâdir olduğu kendisine apaçık belli olunca] şeklinde takdir edilebilir. قَالَ أَعۡلَمُ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَیۡءࣲ قَدِیرࣱ [Artık biliyorum ki, Allah her şeye kâdirdir.] dedi.” Bir önceki ifadenin تَبَیَّنَ şeklindeki faili de “Allah’ın her şeye kâdir olduğu” ifadesi olduğu halde, sonrasındaki bu ifadenin delaleti sebebiyle o ilk ifade hazfedilmiştir. Bu tıpkı ضَرَبَنِي وَضَرَبْتُ زَيْدًا [Bana vurdu; ben de Zeyd’e vurdum.] ifadesindeki gibidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Burada tenâzu’ denilen durum vardır.(Mahmut Safi, El-Cedvel fi İrabi’l Kur’an)
تَبَیَّنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi بين ’ dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
قَدِ۪يرٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ
Ayet, önceki ayeteki … اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ cümlesindeki ism-i mevsule أَوۡ ile atfedilmiştir. Cer mahallindeki ism-i mevsûl başındaki harfi cerle birlikte اَلَمْ تَرَ fiiiline mütealliktir.
Mevsûlün sıla cümlesi olan مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Hal وَ ‘ıyla gelen وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ cümlesi, قَرْيَةٍ ‘den haldir. Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
عَلٰى عُرُوشِهَا car-mecruru, خَاوِيَةٌ ‘e mütealliktir.
خَاوِيَةٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
‘’Karyenin çatıların üzerine çökmesi’’ şeklindeki ifade aklî mecazdır. Köy değil, köydeki çatılar ve duvarlar yıkılır. İzafet nisbeti denebilir. Yani ‘’köyün duvarları ve çatılar yıkıldı,’’ demektir.
قَرْيَةٍ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.
مَرَّ fiilinin failinden hal olan قَالَ اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal cümleleri konuyu açıklamak, zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
قَالَ fiilinin mef’ûlü olan mekulü’l-kavl cümlesi olan اَنّٰى يُحْـي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ , inkârî istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. كيف manasında zarf olan istifham ismi اَنّٰى işaret ismi هٰذِهِ ‘den mukaddem haldir. Takdimi, istifham edatlarının sadaret hakkı nedeniyledir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Mef’ûl olan هٰذِهِ , siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.
Müsnedün ileyh telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için lafza-i celâlle gelmiştir.
Ölmek ve yaşamak fiilleri قَرْيَةٍ ‘e işaret eden هٰذِهِ ‘ye isnad edilmiştir. Bu ifadede istiâre sanatı vardır. Canlılara mahsus olan bu fiiller şehre nispet edilerek, cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
یُحۡیِ - مَوۡتِهَاۖ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Bu ayet, bir önceki ayete matuftur ve Allah'ın (c.c) müminlerin velisi olduğuna bir misal ve izahtır. Atıf harfi olarak وَ değil أَوۡ kullanılmış olması, bir önceki ayetle bu ayetin tek bir misal olduğu zannından sakınmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
العريش: Evin çatısı demektir. Gölge yapsın veya örtüp saklasın diye hazırlanan her şeye عريش denir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Ayet-i kerimedeki kasaba veya şehirden maksat; tabiînden Vehb b. Münebbih, İklime ve Rebî' b. Enes'e göre Beytül-Makdis'dir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
خَاوِیَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا cümlesi, bu geçip gidilen karyenin harap ve yok olmasının sıfatından kinayedir. Bu kinayenin güzelliğinin sırrı; soyut manadaki yıkım ve haraplığın göz önünde belirerek somut, hissî bir şekilde tasvir edilmesidir. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1568)
أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ sözündeki istifhamın amacı; çatıları boş yıkılmış karyeye yeniden hayat verecek olan Allah Teâlâ’nın kudretini büyütmektir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1569)
أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ [Allah ölümünden sonra bunu nasıl diriltecek?] cümlesinde هَـٰذِهِ ٱللَّهُ şeklinde failin mef’ûlden sonra gelmesi, uzak bir ihtimal olarak görülen, garipsenen şeyi ifade içindir. Garipsenen şey fail yani Allah (c.c) ile değil, mef’ûll yani harabe halindeki şehirle ilgilidir. Hülasa, burada murad bu harabe şehrin darmadağın olmuş eski sakinleri veya başkaları tarafından yeniden imar edilmesinin uzak bir ihtimal olduğunu belirtmektir. İmar için إحيا (diriltme) ve harabiyet için de مَوْت (ölüm) kelimelerinin kullanılması, durumun korkunçluğunu göstermek; imar ve ihyanın ne kadar uzak bir ihtimal olduğu görüşünü tekid içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ cümlesi; hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Zira mahal olan karye zikredilmiş, hal olan karye ehli murad edilmiştir. Öyleyse karyenin ölümünden kasıt oranın sakinlerinin ölümüdür. İhyadan kasıt ise, binaların ve duvarların değil o devirde yaşayanların diriltilmesidir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1570)
[Allah ölüleri işte böyle diriltir.] (Bakara 2/73) ayet-i kerimesi ile bu ayet arasında pek çok ayet bulunuyor olsa da, bu ayet 73. ayete matuftur; çünkü Kur’an-ı Kerim’in tamamı tek bir kitaptır ve ayetler birbiriyle bağlantılıdır. Ferrâ ve Kisâî şöyle demişlerdir: Bu ayet-i kerime mana bakımından kendisinden önce gelen [Görmedin mi?] ifadesine atfedilmiştir. Buna göre takdiri şöyledir: İbrahim’e karşı çıkan kişiyi ve köye uğrayan kişiyi görmedin mi? (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالَ أَنَّىٰ یُحۡیِۦ هَـٰذِهِ ٱللَّهُ بَعۡدَ مَوۡتِهَاۖ ayetinde ism-i işaret olan هَـٰذِهِ ‘ nin takdim edilmesi; karyedeki yıkım, tahribat ve yok olmanın meşhur veya görülmemiş bir boyuta ulaştığını belirtmek içindir. Bu durum yoldan geçeni merak ettirmiş ve ürkütmüştür. (Âdil Ahmet Sâbir er- Ruveyni, Min Ğarîbi Belagati’l Kur’ani’l Kerim, soru;1571)
أَوۡ كَٱلَّذِی مَرَّ عَلَىٰ ifadesi, [uğrayan kimse gibisini gördün mü?] او ارايت مثل anlamındadır. Ancak buradaki او ارايت ifadesi, önceki ayetin başındaki َاَلَمْ تَرَ ifadesinin delaleti sebebiyle hazfedilmiştir; çünkü her ikisi de hayret anlamı ifade eden kelimelerdir. Biri diğerinin yerini tutar. Bu ifadenin lafza değil de manaya hamledilmesi de mümkündür. Bu durumda; “İbrahim’le tartışanı ya da bir şehre uğrayan kimse gibisini görmedin mi?” denmiş gibidir. Söz konusu şehre uğrayan bu kimse yeniden dirilişi inkâr eden bir kişiydi. Ayetin açık / zahir anlamı budur; zira bu kişi, Nemrut ile aynı minvalde zikredilmektedir. Ayrıca bu kişinin kullanmış olduğu [Allah burayı nasıl diriltecek ki?] şeklindeki imkânsız görme ifadesi de bunu göstermektedir. Bir görüşe göre bu kişi Üzeyir (as) veya Hızır olup tıpkı İbrahim (as)’ın talebinde olduğu gibi, daha fazla basiret sahibi olmak için ölülerin dirilişini açık seçik görmek istemiştir. Bu durumda ayette geçen أَنَّىٰ یُحۡیِۦ [Nasıl diriltecek ki?!] ifadesi, ölülerin nasıl diriltildiğini bilme konusundaki acziyetin itirafı ve dirilten kudretin tazimidir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
Ayette أنى harfi كَيْفَ veya متى manasındadır. Çünkü yıkık kasabaya uğrayan ve bu soruyu soran kişi mümin birisi ise; harabe haline gelmiş ve ahalisinden hiç kimse kalmamış, bu kasabanın nasıl diriltileceğini bilmekten aciz olduğunu itiraf ediyor demektir. Buna göre, أنى harfi كَيْفَ manasındadır. Yani: ‘’Allah bunları nasıl diriltecek?’’ diye sorabilir. Ancak kasabaya uğrayan kişi mümin olmayan birisi de olabilir. Bu durumda sorduğu bu soruyla, harabe hale gelmiş bu kasabayı Allah’ın diriltebileceğini imkânsız görüyor ve inkâr ediyor demektir. Bu ihtimale göre söz konusu ayetin manası: “Allah bunları ne zaman diriltir ki? (hiç diriltmez)” şeklinde olup أنى harfi, متى manasındadır. (Sahip Aktaş/Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)
Bu sorular aslında bir itiraz değildir. İbrahim'in (a.s) de böyle bir isteği sonraki ayette dile getirilmiştir. Melekler de insanın halife olarak yaratılmasının nasıl olacağını sormuşlardı. Soru, merak sorusudur. Kalbin mutmain olması içindir.
فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ
فَ istînâfiyedir. Cümle müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyh O’nun kudretini hissettirmek için bütün esma-i hüsnaya şamil lafza-i celâlle marife olmuştur.
ثُمَّ بَعَثَهُۜ cümlesi mühlet ifade eden ثُمَّ ile فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. İki cümle arasında mukabele sanatı vardır.
أَمَاتَهُ - بَعَثَهُۥ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
بَعَثَهُ - یُحۡیِ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr, مَوْتِهَاۚ - فَاَمَاتَهُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayetteki بَعَثَهُ kelimesi bir şeyi yerinden doğrultmak manasınadır. Kıyamet gününe de, yevm-i ba's denir. Çünkü insanlar o günde kabirlerinden kalkarlar. Yüce Allah'ın bunu ayette احياه (onu diriltti) demeyip بَعَثَ [kaldırdı] kelimesiyle ifade etmesi bunun, Hazret-i Uzeyir' in önce nasıl idiyse, aynen eskisi gibi, akıllı, anlayış sahibi, ilâhi bilgiyi hemen kavrayacak bir durumda, eksiksiz bir şekilde eski haliyle döndürmesindendir. Eğer ”Sonra onu ihya etti (احياه)" deseydi, bütün bu manalar çıkmazdı. (Ebüssuûd, İrşâdü ’l - Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l- Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan كَمْ لَبِثْتَۜ istifham üslubunda talebi inşâî isnaddır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. Mukaddem mef’ûl olan كَمۡ ’ in temyizi mahzuftur. Takdiri; عاما (sene)’ dir.
İstînâf cümlesidir. "Peki, onu dirilttikten sonra ona ne demişti?" şeklindeki bir gizli soruya cevap mahiyetindedir. Allah (c.c), Üzeyir'e bu soruyu kudretini kavramaktan aciz olduğunu, kendisini öldürdükten sonra diriltmesinin üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin pek de zor olmadığını göstermek için sormuştu. Ayrıca Üzeyir bu arada Allah'ın (c.c) kudret eserlerinden birine daha muttaki olur ki bu da, çabuk bozulan söz konusu gıdaların hiç tagayyür etmeden uzun zaman olduğu gibi kalmasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm) bknz: https://islamansiklopedisi.org.tr/uzeyir
كَمْ لَبِثْتَۜ [Ne kadar kaldın?’ dedi.] Bir rivayete göre bunu o zamanki peygamber söylemiştir. Başka bir rivayete göre bu söz meleğe aittir. Ona gökten bir münadinin seslendiğini rivayet etmiştik. Bir görüşe göre kendi kendine söylemiş ve cevaplamıştır. Yani [Ne kadar kaldın?] lafzı, “Burada ne kadar bulundun?” anlamındadır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالَ لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ
Şibh-i kemâl-i ittisâl nedeniyle fasılla gelen cümle, müsbet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَبِثْتُ يَوْماً اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ , lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَعْضَ يَوْمٍ izafeti, muhayyerlik ifade eden اَوْ atıf harfiyle يَوْماً ‘ e atfedilmiştir. Cihet-i camia temasüldür.
يَوْماً ‘ deki nekrelik, herhangi bir manasındadır.
يَوْماً kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لَبِثْتَۜ - لَبِثْتُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
[Bir gün... Veya günün birkaç saati] ifadesi tahminen söylenmiştir. Rivayete göre bu kişi kuşluk vaktinde ölmüş, yüz yıl sonra güneş batımından hemen önce diriltilmiş, ne kadar kaldığı sorulunca da güneşe bakmadan önce “bir gün” diye cevap vermiş, sonra başını çevirip güneşin bir kısmının hala göründüğünü görünce “ya da birkaç saat” demiştir. Yine rivayete göre bu kişinin [ayette sözü edilen] yemeği incir ve üzüm, içeceği ise meyve suyu ya da süt imiş. Diriltildiğinde üzüm ve incirin toplandıkları gün gibi taptaze, içeceğinin de hiç bozulmamış olduğunu görmüştür. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
[Bir gün yahut daha az, dedi.] Çünkü o kuşluk vakti gelmişti ve canlı idi. Kalktığında ise gece bitmişti. Oraya geldiğinde daha günün bitmemiş [akşam olmamış] olduğunu hesap ederek [yahut bir günden daha az] dedi. Ayetteki bu ifade, kesin bilginin (yakîn) olmaması halinde zann-ı gālibe göre söz söylemenin caiz olduğunu gösterir. Nitekim Ashab-ı kehf de “Bir gün veya daha az kaldık.” demişlerdir قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ (Mü'minûn 23/113). Yine Yusuf’un kardeşlerinin قَالُٓوا اِنْ يَسْرِقْ فَقَدْ سَرَقَ اَخٌ لَهُ مِنْ قَبْلُۚ [Eğer o çaldıysa ondan önce kardeşi de çalmıştı.] (Yusuf 12/77) demeleri de bu kabildendir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ , aynı şekilde müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleye dahil olan idrâb harfi بَلْ , önceki cümlenin hükmünü iptal için gelmiştir.
لَبِثْتَ - قَالَ - عَامٍ - مِائَةَ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
یَوۡمًا - عَامٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayeti kerimede yıl manasında verimli yılı ifade eden عَامٍ kelimesi geçmiştir.
قَالَ بَل لَّبِثۡتَ مِا۟ئَةَ عَامٍ [Allah ona dedi ki: Hayır, yüz sene kaldın.] Burada önceki söz yani [Bir gün veya daha az kaldım.] ifadesi reddedilmekte ve yüz yıl kaldığı ifade edilmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ
فَ cevap cümlesine dahil olan rabıtadır. Şart üslubundaki terkipte فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ cümlesi, Takdiri; … إن لم تطمئنّ (Mutmain olmadıysan …) olan şart cümlesinin cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf şart ve mezkür cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَشَرَابِكَ izafeti, tezayüf nedeniyle طَعَامِكَ ‘ ye atfedilmiştir.
لَمۡ یَتَسَنَّهۡۖ cümlesi, طَعَامِكَ ‘nin halidir. Hal cümlesi anlamı kuvvetlendirmek için gelen ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Üzeyir (a.s) kıssasında Allah Teâlâ iki nesneyi, yiyecek ve içeceği zikretmiştir. Ancak fiil olan لَمۡ یَتَسَنَّهۡ müfreddir. Burada Cenâb-ı Hakk لَمۡ یَتَسَنَّهۡ fiilini, fiilden önce gelen شَرَابِكَ kelimesine ait saymıştır. Dolayısıyla; eğer söz konusu mucize (bozulmadan kalma) شَرَابِكَ (içecek) için sabit olmuşsa, ayette ilk zikredilen طَعَامِكَ (yiyecek) için de (fiil açısından طَعَامِكَ ikinci sıradadır) sabit olmuştur. Çünkü bu diğeri ile benzeşmektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)
لَمۡ یَتَسَنَّهۡۖ [Hiç bozulmamışlar] cümlesi "üzerinden yıllar geçmemiş" şeklinde de tefsir edilmiştir, O takdirde bu ifade hakikat değil teşbih olur ve:"Yiyeceğine, içeceğine bak! Sanki üzerinden hiç yıllar geçmemiş; taptaze duruyor." anlamı kazanır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)
یَتَسَنَّهۡۖ kelimesinin sonundaki هُ sekte içindir. (Yani ha sesi üzere durulsun diye) Bu harflerin hakkı, durulduğunda var olup geçildiğinde düşmesidir; ancak bu harfler Mushaf hattında var olduğu için durmanın tercih edilmesi güzel görülmüştür. Bununla birlikte, geçerek okuyup bu harflerin düşürülmesinde bir sakınca olmadığı da söylenmiştir. İbn Muhaysın bu kelimeleri hâ olmaksızın ya harfinin iskanıyla okumuştur. Bir grup kurra ise bu kelimeleri Mushaf hattına uyarak geçerken de dururken de ha’yı ispatla okumuştur. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl Hakka/19)
وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ
Cümle وَ ‘ la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ cümlesine dahil olan وَ , itiraziyedir.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ‘ nin, gizli أنْ ‘ le masdar yaptığı وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde takdiri فعلنا ذلك olan mahzuf fiile müteallıktır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَجْعَلَكَ , fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
اٰيَةً ‘ deki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
Üzeyir'in önce öldürülmesi, uzun süre öyle bırakılması sonra yeniden hayata döndürülmesi ve bütün bunların hikmeti, o asrın insanları için bir ibret olması ve gizli kalmış Tevrat hakikatlerini insanlara öğretmesi içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْماًۜ
Cümle, وَ ‘ la وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
و olmadan gelen كَیۡفَ نُنشِزُهَا cümlesi الْعِظَامِ ‘ den haldir. Istifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, istifham üslubunda geldiği halde asıl maksadın soru sormak değil, tehaddi ve tembih manasında gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla istifham cümlesinde tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Hal cümleleri anlama zenginlik kazandıran ıtnâb sanatıdır.
Tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ ile makabline atfedilen نَكۡسُوهَا لَحْماًۜ cümlesi de, ٱلۡعِظَامِ ' nin halidir. Istifhama dahildir.
Müspet muzari fiil sıygasında gelen hal cümleleri, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نُنْشِزُهَا ve نَكْسُوهَا fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.
نَكۡسُوهَا لَحْماًۜ [kemiklere et giydiririz] ifadesinde et, elbiseye benzetilerek meknî istiare yapılmıştır. Müşebbehün bih olan elbise hazfedilip lazımı olan giydirme zikredilmiştir. Câmi’ her ikisindeki örtücü olma özelliğidir.
انْظُرْ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
طَعَامِكَ - شَرَابِكَ ve لَحْماًۜ - ٱلۡعِظَامِ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette, ٱلۡعِظَامِ [kemik] çoğul, لَحۡماۚ [et] ise tekil olarak geçmektedir. Çünkü kemikler farklı ve ayrı ayrıdırlar; şekil bakımından da farklıdırlar. Fakat et öyle değildir; birdir, bitişiktir ve görülen bir şeydir. Kemikler etin altında kaldıklarından görülmezler. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Ayet-i kerimede نَكۡسُوهَا لَحْماًۜ [kemiklere et giydiririz] ifadesinde istiare vardır. Elbisenin bedeni örttüğü gibi onları etle örteriz. Ebu Hayyan şöyle der: Hakiki elbise bedenin dışındaki elbisedir. Yüce Allah burada, yaratıp kemikleri örttüğü et yerine müstear olarak elbiseyi zikretmiştir. Bu, son derece güzel bir istiaredir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
كَیۡفَ نُنشِزُهَا [onları nasıl dirilteceğiz] ifadesindeki نُنشِزُهَا , كَیۡفَ ile mansubtur, cümle de ٱلۡعِظَامِ 'den haldir. Yani “kemiklere diriltilmiş olarak bak”, demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Burada kemiklerden maksat, eşeğin kemikleri olduğu için وَٱنظُرۡ [bak] emri yinelenmiştir. Çünkü birinci ٱنظُرۡ [bak!], uzun süre öylece kaldıkları halde hiç bozulmamış olan gıda maddelerine ilişkindir. İkinci ٱنظُرۡ [bak!] ise hayatın ve hayat unsurlarının üzerine bina edildiği o kemiklere ilişkindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
فَ istînâfiyye, لَمَّا şart manalı cümleye muzaf olan zaman zarfıdır. Şart üslubunda gelen terkipte muzâfun ileyh olan تَبَيَّنَ لَهُۙ cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cevap cümlesi olan قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil sıygasında gelmesi teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ’ yi takip eden اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ şeklindeki isim cümlesi masdar teviliyle اَعْلَمُ fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ , ihtimam ve umum için amili olan قَد۪يرٌ ’ e takdim edilmiştir.
Üzeyir ‘in sözlerinde müsnedün ileyh olarak muhatap zamiri değil de bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzını tercih etmesi, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette lafza-i celâlin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
شَيْءٍ ’ deki nekrelik nev, kesret ve umum ifade eder.
قَد۪يرٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَلِم (bilmek) fiilinin أعْلَمُ [biliyorum] şeklindeki muzari kipinin tercih edilmesi, Üzeyir'in Allah'ın (c.c) kudretiyle ilgili bilgisinin sürekliliğine, o bilginin aslının hiç bozulmadığına ancak diriltilme keyfiyetini müşahede sebebiyle o bilginin vasfının değiştiğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ifadesi Kur’ânda 22 kere geçmiştir. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)