Bakara Sûresi 260. Ayet

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟  ٢٦٠

Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ ve bir zaman
2 قَالَ demişti ق و ل
3 إِبْرَاهِيمُ İbrahim
4 رَبِّ Rabbim ر ب ب
5 أَرِنِي bana göster ر ا ي
6 كَيْفَ nasıl ك ي ف
7 تُحْيِي dirilttiğini ح ي ي
8 الْمَوْتَىٰ ölüleri م و ت
9 قَالَ (Allah) dedi ق و ل
10 أَوَلَمْ yoksa
11 تُؤْمِنْ inanmadın mı ا م ن
12 قَالَ (İbrahim) dedi ki ق و ل
13 بَلَىٰ Hayır (inandım)
14 وَلَٰكِنْ fakat
15 لِيَطْمَئِنَّ tatmin olması için ط مأ ن
16 قَلْبِي kalbimin ق ل ب
17 قَالَ dedi ق و ل
18 فَخُذْ o halde tut ا خ ذ
19 أَرْبَعَةً dördünü ر ب ع
20 مِنَ -dan
21 الطَّيْرِ kuşlar- ط ي ر
22 فَصُرْهُنَّ onları alıştır ص و ر
23 إِلَيْكَ kendine
24 ثُمَّ sonra
25 اجْعَلْ koy ج ع ل
26 عَلَىٰ üzerine
27 كُلِّ her ك ل ل
28 جَبَلٍ dağın ج ب ل
29 مِنْهُنَّ onlardan
30 جُزْءًا bir parça ج ز ا
31 ثُمَّ sonra
32 ادْعُهُنَّ onları (kendine) çağır د ع و
33 يَأْتِينَكَ sana gelecekler ا ت ي
34 سَعْيًا koşarak س ع ي
35 وَاعْلَمْ bil ki ع ل م
36 أَنَّ şüphesiz
37 اللَّهَ Allah
38 عَزِيزٌ daima üstün ع ز ز
39 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م
 

Bununla Hazreti İbrahim’e söylenmek istenen “sen çağırınca terbiye ettiğin kuşlar nasıl uçarak sana geliyorlarsa Allah da ruhları çağırdığında onlar da kuşlar gibi uçarak kendilerini terbiye eden Rabbe varacaklar” manasıdır.

 

 Ceze'e جزأ :

  Cüz' جُزْءٌ bir şeyin bütününü oluşturan parçaların herbiridir. Bu kelimenin nasip/pay anlamı da vardır ki aslında bu da bir şeyin cüzü/parçasıdır. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de isim formunda 3 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri cüz, cüz'i eczâ, eczane ve cüz(dan)dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

 

 

 

Ayeti Kerime'de geçen fesurhunne (فَصُرْهُنَّ) kelimesi dört şekilde kıraat edilmiştir:

1.    fesurhunne (فَصُرْهُنَّ)

2.    fesırhunne (فَصِرْهُنَّ)

3.    fesurrahunne (فَصُرَّهُنَّ)

4.    fesırrahunne (فَصِرَّهُنَّ)

İlk durumda kök savera (صور) dır. Savera maddi varlıkların şekillendiği ve onunla başkasından ayrıldığı şeydir. Bu da duyularla hissedilenler (insan, at veya eşeğin sureti gibi) ve akılla idrak edilenler (havas ilmi) olmak üzere iki bölümdür. Kimisine göre Yüce Allah, kıyamet günü üfürülecek olan sûru, sûret ve ruhların kendi bedenlerine dönmesi için sebep kılar. Savr aynı zamanda meyletmek manasındadır. Ayette mana ‘onları kendine alıştır, meylettir’ dir. Kimisine göre ise anlam şöyledir: Kuşları sûret sûret kes. Bu kökten Türkçe’de suret, surat, tasvir, tasavvur ve sûr kelimeleri vardır.

İkinci ihtimalde kök sayera (صير) olur. Sayr yarmak demektir. ‘Onları parçalara ayır’ manasındadır. صار bir halden başka hale geçiştir.

Fesurrahunne kıraatında ise anlam ‘onları bağla’ dır. Bu görüşe göre ayette geçen fiil bağlamak manasındaki sarra (صرّ) kökündendir. Bu kökten dilimize geçen ısrar kelimesinde mana bir fikir veya meşru davadan dönmemek, sebat etmektir (Türk’ün Dili Kur’ân Sözü). 

Son kıraat olan fesırrahunne’de de mana ses manasındaki sarîr (صَرِير) den gelmektedir. Çağrıldığında gelen kuşa usfûrun savvârun (عُصْفُورٌ صَوَّارٌ) denir. Yani ’onlara seslen’.

(Müfredat)

 

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ


Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اِبْرٰه۪يمُ  fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. Mekulü’l-kavl,  رَبِّ اَرِن۪ي ‘ dir. قَالَ  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

Nida harfi mahzuftur. Münada olan  رَبَّ  muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Kelimenin sonundaki esre, muzâfun ileyh olan mütekellim zamirinden ivazdır. Nidanın cevabı  أَرِنِی ’ dir. 

اَرِن۪ي  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. Sonundaki  ن۪  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

İstifham ismi  كَیۡفَ  hal olarak mahallen mansubdur. تُحْـيِ  cümlesi, اَرِن۪ي  'nin ikinci mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.  

تُحْـيِ  fiili  یِ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir. الْمَوْتٰى  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır. Münada alem ise veya mütekellim ya’sına muzafsa yahut nida edilen, nida edenin yakınında bulunursa nida harfi hazfedilebilir.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَرِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رأي ’ dir. 

تُحۡیِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  حيي ‘ dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. Mekulü’l-kavl,  اَوَلَمْ تُؤْمِنْ ’ dir. 

Cümle atıf harfi وَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri; أتسأل ولم تؤمن؟ (İman etmediğin halde soruyor musun?) şeklindedir.

Hemze istifham harfidir.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

تُؤْمِنْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. 

وَإِذۡ قَالَ إِبۡرَ ٰ⁠هِـۧمُ رَبِّ أَرِنِی كَیۡفَ تُحۡیِ ٱلۡمَوۡتَىٰ  [İbrahim Rabbine ‘Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster.] demişti. Buradaki  إِذۡ  kelimesi zarftır ve şu anlama gelir: Ey Muhammed! Halîl İbrahim’in  رَبِّ [Rabbim!] diye nida ettiği anı hatırla. Rabbim ifadesi “Ey Rabbim!” anlamındadır. Nida harfinin  يُوسُفُ اَعْرِضْ عَنْ هٰذَا [Yûsuf! Sen bu meseleden yüz çevir.” [Yûsuf 12/29] ayetinde olduğu gibi hazfedildiği vakidir. Aynı şekilde [birinci şahıs zamiri olan] izafet yâsı da -nidada yaygın olarak kullanılması sebebiyle- dilde hafifliği sağlamak üzere hazfedilir.  يَا نَفْسِ  (Ey nefsim!) ve  يَا قَوْمِ  (Ey kavmim!) ifadeleri böyledir.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fîʿilmi ’t-tefsîr)

تُؤْمِنْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’ dir.

  

 

 قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Mekulü’l-kavl  بلى آمنت  olan mukadder cümledir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

بَلَىٰ  nefyi iptal için gelen cevap harfidir.

لٰكِنْ  istidrak harfidir, لكنّ ’ den muhaffefedir. لٰكِنْ  ve ondan sonraki fiil, atıf harfi  وَ  ile mukadder söze matuftur. Takdiri, وما سألت غير مؤمن ولكن سألت ليطمئنّ قلبي.(Mü’min olmadığım için değil,lakin kalbim mütmain olması için sordum.) şeklindedir.

لِ  harfi,  يَطْمَئِنَّ  fiilini gizli  اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, لِ  harfi ceriyle mahzuf  أسأل  fiiline mütealliktir.

يَطْمَئِنَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. قَلْب۪ي  fail olup, mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إذا أردت معرفة ذلك عيانًا فخذ  (Bunu gözlerinle görmek istiyorsan … al) şeklindedir.  

خُذْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir.  اَرْبَعَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الطَّيْرِ  car mecruru temyizdir.  

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صُرۡ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. Muttasıl zamir  هُنَّ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  إِلَیۡكَ  car mecruru  صُرۡهُنَّ  fiiline mütealliktir.  

بَلٰى , soru olumsuz cevap olumlu olduğunda cevap cümlesinin başına getirilen tasdik edatıdır. Yani olumsuz soruya verilen olumlu cevaba has bir edattır ve olumsuz soru cümleleri ile olumsuz cümlelerin anlamını olumluya çevirir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Allah Teâlâ: فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ  [Öyleyse dört tane kuş yakala] buyurdu. Kuş cins isimdir. Tekil anlamında da çoğul anlamında da kullanılması caizdir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

یَطۡمَىِٕنَّ  fiili rubâî mücerrede iki harf ilave edilerek fiilin başına bir elif, sonuna da lâme’l-fiili cinsinden bir harf ilavesiyle yapılan  افْعَلَلَّ  babındandır.

Çok az kullanılan lazım bir babdır. Mübalağa için kullanılır.(Dr.Mustafa Meral Çörtü,Sarf- Nahiv ve Edatlar)


 ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً


Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Cümle, atıf harfi  ثُمَّ  ile  صُرۡهُنَّ fiiline matuftur.

اجْعَلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri, أنت ‘ dir.  عَلٰى كُلِّ  car  mecruru  اجْعَلْ  fiiline mütealliktir. جَبَلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  مِنْهُنَّ  car mecruru  اجْعَلْ  fiiline mütealliktir.  جُزْءاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir:1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek  2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ


Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. Cümle, atıf harfi  ثُمَّ  ile  اجْعَلْ ‘ e matuftur.

ٱدۡعُ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir. Muttasıl zamir  هُنَّ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

فَ  karînesi olmadan gelen  يَأْت۪ينَكَ  cümlesi mukadder şartın cevabıdır.

يَأْت۪ينَ  fiili, (نَ) nûnu’n-nisve bitişmesiyle sükun üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Nûnu’n-nisve, fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

سَعْياً  hal olup fetha ile mansubdur veya masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur.Takdiri; مشيًا سريعًا (hızla yürüyerek) şeklindedir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اعْلَمْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Fail müstetir olup takdiri  أنت ‘ dir.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  اعْلَمْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’ nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَزِیزٌ  kelimesi, اَنَّ ’ nin haberi olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ۟ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

حَك۪يمٌ۟  - عَزِیزٌ ; mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

  وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

اِذْ  zaman zarfı, takdiri  اذكر  (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ  cümlesi  اِذْ ’ in muzâfun ileyhidir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  رَبِّ اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ  cümlesi, nida üslubunda, talebî inşâî isnaddır. Nida harfi mahzuftur. Bu hazif mütekellimin münadaya yakın olma isteğine işarettir. 

Münada konumundaki  رَبِّ  izafetinde mütekellim zamiri mahzuftur. Bu hazfin işareti kelimenin sonundaki esredir. Nida harfinin ve muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Nidanın cevabı olan  اَرِن۪ي كَيْفَ تُحْـيِ الْمَوْتٰىۜ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelse de vaz edildiği emir anlamından çıkarak dua manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

رَبِّ  izafeti, muzâfun ileyhe şan ve şeref kazandırmasının yanında, mütekellimin, Allah'ın rububiyet vasfına sığınma isteğine işarettir.

Kur’an-ı Kerim ayetlerinde çoğunlukla  رَبّ  kelimesinden önce nida harfi hazf olur. 

أَرِنِی  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  كَیۡفَ تُحۡیِ ٱلۡمَوۡتَىٰۖ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Emir fiil aslen; makam bakımından yukarıda olan bir kişinin, makam bakımından daha alt seviyede olan birinden henüz husule gelmemiş bir fiilin yapılmasını istemek için vaz edilmiştir(ki buna isti'lâ yoluyla denir). Vücûb ifade eder. Eğer emir alt seviyede olan birinden daha üst seviyede olan birine yönelik olursa buna “dua” denir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

تُحۡیِ - ٱلۡمَوۡتَىٰۖ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab vardır.

رَبِّ  [Ey Rabbim!] ; merhamet dileme ifadesidir. Duadan önce kullanılması, mübalağa ile icabet dilemek içindir. Yani; "Ey Rabbim! Ben ölüye bakarken onu dirilt, ölüleri nasıl dirilttiğini bu şekilde bana göster!" demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin başındaki  إِذۡ ; ‘’hani, hatırlayın veya düşünün o zamanı ki, bir zamanlar" şeklindeki mukadder bir fiilin yerini tutar. Nitekim bu fiil, A'raf (7) sûresinin 69 ve 74. ayetlerinde,  وَاذْكُرُٓوا  [düşünün, hatırlayın] şeklinde sarahaten zikredilir. Şöyle ki:

وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ قَوْمِ نُوحٍ  [Düşünün ki Allah sizi Nuh kavminden sonra halifeler yaptı…] (7/69) وَاذْكُرُٓوا اِذْ جَعَلَكُمْ خُلَفَٓاءَ مِنْ بَعْدِ عَاد  [Düşünün ki Allah sizi Ad kavminden sonra halifeler yaptı …] (7/74) Bu, Allah'ın meydana getirdiği o garip olayları hatırlayın ki, Allah'ın müminlere olan velayet ve hidayetine vakıf olasınız; demek olur. Bu ve benzeri yerlerde hatırlatma emri vakte tevcih edilmiş, "Hatırlayın o zamanı ki.." denmiştir. Oysa asıl hatırlanması istenen o zamanda vuku bulmuş olan olaylardır. Bunun sebebi vaktin hatırlanmasının mananın daha kuvvetli idrakini mümkün kılmasıdır. Çünkü vaktin hatırlanması, burhani olarak (hüccet yoluyla), o vakitte vuku bulmuş olan hadiselerin hatırlanmasını gerektirir. Aynı zamanda vakit, hadiseleri tafsilatıyla içerir. Bu itibarla düşünülen vakitte hadiseler bütün tafsilatıyla zihinde canlanır. Öyle ki, olaylar hikaye edilirken zikri geçsin veya geçmesin açıkça müşahede ediliyormuş gibi zihnî tasavvurda tam olarak yerlerini bulur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ 

 

Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

قَالَ  fiilinin takdiri  أتسأل  (Soruyor musun?) olan mekulü’l-kavli mahzuftur. 

اَوَلَمْ تُؤْمِنْ  cümlesi, mukadder mekulü’l-kavle  وَ ‘ la atfedilmiştir.

Hemze takrîri istifham, وَ  atıf harfidir. لَمْ , muzariyi maziye çeviren, لمّا ’ nın aksine istikbali kapsamayan nefy edatıdır.

Menfi muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Muzari fiil, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrara zorlama manası murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle cümlede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Bu cümle de benzerleri gibi bir istînâf cümlesi olup, mukadder bir sualin cevabıdır. Yani Rabbi ona demişti ki " Ey İbrahim! Yoksa sen benim, dilediğim gibi diriltmeye kâdir olduğumu bilmiyor musun ve buna inanmıyor musun ki, bunu sana göstermemi istiyorsun?" Elbette Yüce Allah, İbrahim'in (a.s), o devrin bütün müminlerinden daha sağlam bir imana ve daha kuvvetli yakîn bir bilgiye sahip olduğunu biliyordu. Böyleyken bunu İbrahim'e sorması, onun vereceği cevabın bütün müminlere bir ilâhî lütuf olması içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Yüce Allah'ın: "İnanmadın mı yoksa" ayetindeki  أَ  istifham için değildir. Bu, olumluluk ve takrir (yani gerçeği karşı tarafa söyletip kabul ettirme) hemzesidir. Nitekim Cerir şöyle demektedir:  ألستم خير من ركب المطايا  "Sizler bineklere binenlerin hayırlıları değil misiniz?"  أَوَلَمۡ تُؤۡمِنۖ  derken hemzeden sonra gelen وَ  ise hal içindir. Ayette:  "İnanmadın mı?" lafzıyla anlatılmak istenen, mutlak bir imandır. Ve bunun kapsamına ölülerin diriltilmesinin üstünlüğü de dahildir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

رَبِّ اَرِن۪ي [Bana göster], yani doğrudan gözümle görmemi sağla. Şayet “İbrahim (a.s.)’ın insanlar içerisinde imanı en sabit olan kişi olduğunu bildiği halde Allah Teâlâ İbrahim (a.s)’a nasıl [Yoksa iman etmiyor musun?!] demiştir? dersen, şöyle derim: Verdiği cevabı almak için böyle demiştir ki, bu cevapta da dinleyenler için çok büyük faydalar bulunmaktadır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)


 قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ

 

Fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  بَلَىٰ , olumsuz soruya verilen olumlu cevap harfidir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَالَ  fiilinin takdiri;  آمنت  (İman ettim) olan mekulü’l - kavli mahzuftur. 

İstidrak harfinin dahil olduğu  وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ  cümlesi, takdiri;  وما سألت غير مؤمن (Mümin olmayana sormadın) olan mahzuf cümleye atfedilmiştir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ‘ nin, gizli  أنْ ‘ le masdar yaptığı  لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪ي  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde takdiri  سألت  (sordun) olan mahzuf fiile mütealliktir.

Yani, بلى آمنت، وما سألت غير مؤمن ولكن سألت ليطمئنّ قلبي (Evet inandım, inanmadığım için değil ama kalbimi rahatlatmak için sordum) demektir.

قَالَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪يۜ [Kalbim mutmain olsun.] ibaresinde alet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

بَلَىٰ  kelimesi, olumsuz sorudan sonra verilen olumlu yanıttır. ‘’Elbette inanıyorum’’ manasındadır.  وَلَـٰكِن لِّیَطۡمَىِٕنَّ قَلۡبِیۖ  [Ama kalbim iyice mutmain olsun diye] yani; ‘’akıl yürütme ile elde edilen bilginin yanı sıra zaruri ilme de sahip olmak suretiyle kalbim daha çok sükunet ve itminan bulsun diye istiyorum.’’ Delillerin birbirini destekleyerek birikmesi kalplerin daha fazla sükun bulmasına, basiret ve yakînin artmasına sebep olur. Ayrıca akıl yürütme / istidlâl, şüpheye konu olabilir; zaruri ilim ise olmaz. Bu sebeple İbrahim (a.s) şüpheye konu olmayan zaruri ilim ile kalbinin mutmain olmasını istemiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

 

قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ

 

Fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , takdiri  إن أردت ذلك (Bunu istersen…) olan mahzuf şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi olan  فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

مِّنَ  harfi ceri ba’z manasındadır. 

فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ  cümlesi şartın cevabına  فَ  atıf harfiyle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

صُرۡ  kelimesinin alıştır, kes, parçala anlamları vardır.

Aynı üslupta gelen ve  ثُمَّ  ile makabline atfedilen  ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءاً  ve  ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ  cümlelerinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. اجْعَلْ  fiiline müteallik olan car-mecrurlar  عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ  ve  مِنْهُنَّ  konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  جُزْءاً ‘ e takdim edilmiştir

جُزْءاً ’ deki nekrelik kesret, جَبَلٍ ‘ deki nekrelik ise herhangi bir manasında nev ve kesret  ifade eder.

Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَأْت۪ينَكَ سَعْياًۜ  cümlesi, talebin cevabıdır.

سَعْياًۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

ٱجۡعَلۡ - جَبَلٍ  arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır.

Sana koşarak gelirler ibaresindeki  سَعْياًۜ  kelimesi uçmak manasında kullanılmıştır. İstiare vardır. Burada koşmak fiili   سَعْياًۜ , hızla uçmak manasında istiare olmuştur. Kuşun alıştığı kişiye hızla uçarak gelmesi koşan bir insana benzetilmiştir. Câmi’, hedefe ulaşmadaki sürattir.

الطَّيْرِ  kelimesindeki elif-lam ahd için olmak üzere kuşlardan dördünü; tavus, horoz, karga, güvercin veya kartal tut da bunları çevir yani kendine meylettir, kendine bağla anlamındadır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Cenab-ı Allah'ın, "Sonra da onları çağır, koşarak sana geleceklerdir" emrine gelince; buradaki  سَعْياً  kelimesinin "koşarak ve ayakları üzerinde yürüyerek" manasında olduğu, çünkü bunun daha kuvvetli bir hüccet olduğu söylenmiştir. Yine bu kelimenin, "uçarak" manasında olduğu da söylenmiştir. Fakat bu mana doğru değildir. Çünkü kuşun uçmasını ifade etmek için  سَعى  fiili kullanılmaz. İkinci görüşte olanlardan bazıları "Buradaki  سَعْياًۜ  kelimesinden murad çabuk hareket edip gitmektir, diyerek cevap vermişlerdir. Binaenaleyh eğer hareket, uçma şeklinde olur ise, bundaki çabuk ve hızlı oluş da "سعْي" olarak ifade edilir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bir görüşe göre buradaki  عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ [her dağın başına] ifadesi, kendisi ile hususi anlam kastedilmiş umumi bir ifadedir. Yani anlam: ‘’bazı tepelerin başına koy’’ şeklindedir. Bir görüşe göre ise mana: ‘’ulaşabildiğin her dağa, sana yakın olan her dağa’’ şeklindedir. Bir görüşe göre: ‘’yedi dağa koy’’ anlamındadır. Bir görüşe göre: ‘’dört dağa koy’’ demektir. Doğru olan da budur. Hasan-ı Basrî rivayetinde rüzgarların ve dünya üzerindeki ufukların dörde ayrıldığı açıklanmıştır. Kuşeyrî şöyle demiştir: 

Allah Teâlâ Hz. İbrahim’e [Ellerinle bu kuşları parçala ve parçalarını dağıt. Sonra onları çağır ki koşarak sana gelsinler.] buyurdu. İşte dostluğa (hulle) mazhar olmuş zatın (yani Halil İbrahim’in) eliyle boğazlanmış, kesilmiş ve dağıtılmış olan kuş, o nida edince nasıl dağılıp gitmiş her zerresiyle ona icabet ediyorsa, bizzat Hakk Teâlâ’nın paramparça ve un ufak ettiği kul da O nida buyurunca öyle icabet edip koşacaktır.(Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Bu ayet, ölülerin nasıl diriltildiğini aynel yakîn görmek isteyen İbrahim peygamberle Rabbi arasında geçen bir diyalogdur. Ayette bir mucizenin gerçekleşmesi anlatılır. 

Bu ayette İbrahim (a.s) ölülerin nasıl diriltileceğini görmek istemektedir. Bunun için sorusunu da  كَيْفَ  edatı ile sormuştur. Allah’ın İbrahim peygambere, ‘’inanmadın mı?’’ sorusunu tevcih etmesinden, onun, Allah’ın kudretinden şüphe içerisinde olduğunu anlamak yanlıştır. Çünkü  كَيْفَ  edatı, keyfiyetten sual için geldiği gibi aciz görmek (isti’caz) anlamında da kullanılır. Mesela: Birisi ağır bir yükü kaldırabileceğini iddia etmektedir. Sen de onun o yükü kesinlikle kaldıramayacağını biliyorsun ve söz konusu yükü kaldıramayacağını ima ederek ona diyorsun ki: أرني كَيْفَ محمل هَذَا Bunu kaldırmak nasıldır? Göster bakalım! Yukarıdaki ayette de Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’in (a.s) sorduğu soru ile böyle bir manayı kastetmiş olma şaibesinden onu kurtarmak ve ona  بَلَى اَمِنْتُ [Hayır! İnandım.] sözünü söylettirmek için “inanmadın mı?” sorusunu sormuştur. Dolayısıyla Hz. İbrahim (a.s) Allah’ın kudreti konusunda şüphe içerisinde olduğundan bu soru kendisine yöneltilmiş bir sual değildir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

 

وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟


وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ayetin son cümlesi emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ‘ nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Bu cümle masdar teviliyle  اعْلَمْ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet uyandırmak ve hükmün illetini bildirmek amacına matuftur. Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

عَز۪يزٌ [Azîz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yoktur. (İmam Gazali).

Allah Azîzdir, kullarının zillete düşmesini istemez. Hakîmdir, hikmeti ile koyduğu bu kurallara uyulduğu zaman kimse zelil olmaz.

Allah'ın  عَزِیزٌ  ve  حَكِیمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi, bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  و  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.

اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟  cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Önce gelen  عَز۪يزُ  ismini  حَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût / 26)

"O'nun gücü yeter." icmal (kapalı anlatım), ve "çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir" ifadesi ise tafsildir (açıklamadır). (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)