لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ ٢٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | لَوْ | eğer |
|
| 2 | كَانَ | olsaydı |
|
| 3 | فِيهِمَا | ikisinde |
|
| 4 | الِهَةٌ | ilahlar |
|
| 5 | إِلَّا | başka |
|
| 6 | اللَّهُ | Allah’tan |
|
| 7 | لَفَسَدَتَا | ikisi de bozulup gitmişti |
|
| 8 | فَسُبْحَانَ | yüce(münezzeh)dir |
|
| 9 | اللَّهِ | Allah |
|
| 10 | رَبِّ | sahibi |
|
| 11 | الْعَرْشِ | arş’ın |
|
| 12 | عَمَّا | şeylerden |
|
| 13 | يَصِفُونَ | nitelendirdikleri |
|
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
İsim cümlesidir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
ف۪يهِمَٓا car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Tam fiil olması da caizdir. اٰلِهَةٌ kelimesi كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. Veya fail olup damme ile merfûdur.
اِلَّا kelimesi غير anlamında isimdir. اللّٰهُ lafza-i celâl اٰلِهَةٌ ve غير ’nin sıfatı olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı لَفَسَدَتَاۚ ‘dır.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
فَسَدَتَا fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur.
فَ istînâfiyyedir. سُبْحَانَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; نسبّح (tesbih ederiz.) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
رَبِّ kelimesi اللّٰهُ lafza-i celâlin sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَرْشِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا ve masdar-ı müevvel عَنْ harf-i ceriyle سُبْحَانَ ’ye mütealliktir.
يَصِفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümle şart üslubunda haberî isnaddır. Nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ , şarttır.
Şart cümlesinde îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatı vardır. ف۪يهِمَٓا car mecruru كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اٰلِهَةٌ, muahhar ismidir.
لَ karinesiyle gelen şartın cevabı لَفَسَدَتَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İstisna edatı اِلَّا , gayrı manasındadır. Lafza-i celâl, اٰلِهَةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bu cümlede كَانَ ’nin tam fiil olması da caizdir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Söz sahibi bazen de bir kimseyi/şeyi övmek amacıyla haber formu kullanabilir. [Arşın sahibi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir] ayet-i kerimesi bunun bir örneğidir.
Ayet-i kerime, övgü ve medih manalı haber cümlesidir. Haber manasıyla birlikte Allah Teâlâ’yı medih manası taşıdığı için idmâc sanatı vardır.
Ayette istenen bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelâmi sanatı vardır.
Nahivciler لَوْ edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır, diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler,Doktora Tezi)
لَوْ harfinin dahil olduğu hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Semavat ve arzın fesadından murad, şu anda bulunan nizamın bozulmasıdır ki bu da O’nun vahdaniyetinin delilidir. Yani madem ki bu nizam bozulmuyor o halde Allah’tan başka ilâh yoktur. Bu ispat üslubu, bedî’ sanatlardan mezheb-i kelamîdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayette göklerin ve yerin bozulmaması, Allah Teâlâ’nın birliğine delil getirilmiştir. Bunun anlamı şudur: Eğer o ikisinde (göklerde ve yerde) Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulup gitmişti. Gökler ve yer bozulup gitmediğine göre onlarda Allah’tan başka tanrı yoktur. Çünkü şartın -yani göklerin ve yerin bozulmasının- batıl olması, şart koşulanın -yani tanrıların birden çok olmasının- da batıl olmasını gerektirir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Nahivcilere göre اِلَّا gayrı anlamındadır. Buna göre ifadenin anlamı, “Şayet onların idaresini üzerine alan ve onları yöneten, onların yaratıcısı olan Allah'tan başkası olsaydı, her ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti.” şeklinde olur. Buradaki اِلَّا ’nın istisna anlamında olması caiz değildir. Çünkü biz bunu istisna anlamına alacak olsaydık, o zaman mana, “Şayet o yer ile gökte, yanlarında Allah'ın bulunmadığı ilâhlar olsaydı, o zaman o yer ile gök fesada uğrardı.” şeklinde olurdu ki “Yanlarında Allah'ın da bulunduğu ilâhlar olsaydı, bir fesat meydana gelmezdi" demek olur ki bu yanlıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
فَ istînâfiyyedir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَ اللّٰهِ ifadesi, takdiri نسبّح (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
رَبِّ الْعَرْشِ , lafza-i celâl için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَسُبْحَانَ اللّٰهِ izafeti muzâfın, رَبِّ الْعَرْشِ izafeti ise muzâfun ileyhin şan ve şerefine işaret eder.
مَّا müşterek ism-i mevsûlu, عَنْ harf-i ceriyle birlikte سُبْحَانَ ’ye mutealliktir. Sıla cümlesi olan يَصِفُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. مَا ’nın masdariye olması da caizdir.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah lafzının izmar makamda izhar edilişi mehabet terbiyesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâllerde ve Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
Burada zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirir ve verilen haberin kesinliğini ifade eder. Hükmü kesinleştirmek için yapılan bu tekrarda ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رَبِّ - اٰلِهَةٌ - اللّٰهِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 234)
سُبْحَانَ اللّٰهِ sözü O'nun fiillerinden ve sıfatlarından münezzeh olduğunu, yaptıklarından sorguya çekilmekten münezzeh olduğunu, çünkü bütün bu sıfatlarının kâmil derecede olduğunu ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 61)
Burada رَبِّ الْعَرْشِ tabiri zikredilmiştir. Çünkü daha önce Allah Teâlâ’nın yanında bulunan meleklerin, gece gündüz onu tesbih ettikleri zikredilmiştir. Dolayısıyla burada arşın zikredilmesi münasip olmuştur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 56)