قَالَ رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ ٤
قَالَ رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Fiil cümlesidir قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. رَبّ۪ي mübteda olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَعْلَمُ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقَوْلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. فِي السَّمَٓاءِ car mecruru الْقَوْلَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. الْاَرْضِ atıf harfi و ’la makabline matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. السَّم۪يعُ haber olup damme ile merfûdur. الْعَل۪يمُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ ; mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan رَبّ۪ي يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ cümlesi, inkârcıların sözlerine karşılık Peygamber Efendimizin cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ي lafzının Hz. Peygambere ait zamire izafe edilmesi ona tazim ve teşrif içindir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَعْلَمُ الْقَوْلَ فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ cümlesi haberdir.
Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin sonunda müştakı zikredilen يَعْلَمُ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
الْقَوْلَ ‘deki marifelik, istiğrak ifade eder. (Âşûr, -Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
قَالَ ve الْقَوْلَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْاَرْضِ car-mecruru tezat nedeniyle, يَعْلَمُ fiiline müteallik olan السَّمَٓاءِ ‘ye atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
فِي السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِۘ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla yeryüzü ve gökyüzü içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü ve gökyüzü, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Allah’ın ilminin sonsuzluğunu tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Muhatabın münkir olduğu bu cümle, tekitsiz gelmiştir. Muktezâ-i zâhire göre inkâr eden bu topluluğa hitabın, birden fazla tekid edatı ile desteklenmesi beklenirken, Hz. Peygamber sözlerini muktezâ-i zâhirin hilafına tekitsiz ifade etmiştir. Fakat bu haber cümlesi, muktezâ-i hâle mutabıktır. Zira aktarılan haber, desteklenmesine ihtiyaç duyulmayacak kadar barizdir ve doğruluğu tartışılmayacak kadar kesindir. Muktezâ-i zâhirden çıkan bu ifadede Hz. Peygamber muradını muhataplarına bu haberin apaçık bir gerçek olduğunu izhar için hiçbir tekide başvurmaksızın iletmiştir.
Bu cümle, tezyîldir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) Tezyîl anlamı tekid eden ıtnâb sanatıdır.
Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)
Hükümde ortaklık sebebiyle mekulü’l-kavle atfedilen وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müsnedin الْ takısıyla marife gelmesi, bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlenin her iki rüknünün de marife gelmesi kasr ifade etmiştir.İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. هُوَ mevsûf/maksur, السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ sıfat/maksurun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi, bu vasıfların ikisinin birden O’nda mevcudiyetini gösterir.
السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ sıfatlarının ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Hasr kastedilerek bu iki isim marife olarak gelmiştir. Sadece Allah Teâlâ bu iki vasıfta kemâl derecededir. Bu iki vasıfta kemâl dereceye sahip olan Allah Teâlâ’dan başka hiçbir varlık yoktur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 24)
Hem müsnedin hem de müsnedün ileyhin marife gelmesi kasr ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ğafir Suresi 64, s. 318)
يَعْلَمُ - الْعَل۪يمُ kelimeleri arasında, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Ayetin bu son cümlesi, Kur'an’da altı ayette aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)
السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ Bu iki kelime mübalağa sıygalarındandır. Manası: Allah'ın işitmesi ve bilgisi her şeyi kuşatmıştır, demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
Ayet, Allah Teâlâ'nın iki sıfatının zikriyle şöyle bitmiştir: وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ [O, hakkıyla işitici, kemâliyle bilicidir] Burada Allah Teâlâ'nın السَّمِيعُ الْعَلِيمُ sıfatları zikredilmiştir. Bunun sebebi, ayet-i kerimede işitilecek ve bilinecek şeylerini zikredilmiş olmasıdır. İnatlaşma ve muhalefet içinde olanlar söz ya da eylemle müdahalede bulunuyorlardı. Dolayısıyla ayet bu iki yüce sıfatla sona ermiştir.
Bu iki sıfatın bir arada zikredilmesi, hem vaat hem vaid içermektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr .En’am/115)
Cenab-ı Hakk bu ayette, السَّم۪يعُ (işitici) oluşunu, الْعَل۪يمُ (bilici) oluşundan önce zikretmiştir. Çünkü önce sözü dinlemek, sonra onun manasını anlayıp bilmek gerekir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayetteki ifade, [De ki: Onu göklerde ve yerde sırrı bilen indirdi. (Furkan Suresi, 6)] kavlinden daha tekitlidir. Mübalağada fısıltıyı gizlediler kavline uygun olması istenmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ bu sözü, onlardan naklettiği şeylerin peşinden getirdiğine göre bunun, onların söyledikleri şeylere bir cevap gibi olması gerekir.