وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ ٧٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلُوطًا | ve Lut’a |
|
| 2 | اتَيْنَاهُ | verdik |
|
| 3 | حُكْمًا | hüküm |
|
| 4 | وَعِلْمًا | ve ilim |
|
| 5 | وَنَجَّيْنَاهُ | ve onu kurtardık |
|
| 6 | مِنَ | -ten |
|
| 7 | الْقَرْيَةِ | bir kent- |
|
| 8 | الَّتِي | ki (onlar) |
|
| 9 | كَانَتْ | idiler |
|
| 10 | تَعْمَلُ | işler yapıyor |
|
| 11 | الْخَبَائِثَ | çirkin |
|
| 12 | إِنَّهُمْ | gerçekten onlar |
|
| 13 | كَانُوا | idiler |
|
| 14 | قَوْمَ | bir kavim |
|
| 15 | سَوْءٍ | kötü |
|
| 16 | فَاسِقِينَ | yoldan çıkan |
|
وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. لُوطاً sonrasında onu tefsir eden fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. حُكْماً ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. عِلْماً atıf harfi وَ ’la حُكْماً ’e matuftur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَجَّيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْقَرْيَةِ car mecruru نَجَّيْنَاهُ fiiline mütealliktir. الَّت۪ي müfred müennes has ism-i mevsûl مِنَ الْقَرْيَةِ ’nin sıfatı olup mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَتْ nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. كَانَتْ ’in ismi müstetir olup takdiri هى ’dir. تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ cümlesi, كَانَتْ ’in haberi olarak mahallen mansubdur.
تَعْمَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. الْخَبَٓائِثَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
نَجَّيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُمْ muttasıl zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانُوا ‘nun dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. قَوْمَ kelimesi كَانُوا ’un haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. سَوْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. فَاسِق۪ينَ kelimesi قَوْمَ ’nin sıfatı olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاسِق۪ينَ , sülasi mücerredi فسق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلُوطاً اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً
وَ , istînâfiyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
لُوطاً sonraki açıklamanın delaletiyle, takdiri; آتينا (Verdik.) olan mahzuf fiilin mef’ûlüdür. Bu takdire göre müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اٰتَيْنَاهُ حُكْماً وَعِلْماً cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Önceki cümleyi bir başka lafızla açıklayan tefsîriyye cümlesi, ıtnâb sanatıdır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
اٰتَيْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Birbirine matuf iki mef’ûl olan حُكْماً ve عِلْماً kelimelerindeki nekrelik, kesret nev ve tazim ifade eder. Her ikisi de bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
Verilenlerin hüküm ve ilim şeklinde, iki madde halinde açıklanması taksim sanatıdır.
Hikmetten kasıt peygamberlik, din İşlerini bilmek ve davalılar arasında kendisi ile hüküm verilen şey demektir. İlim ise kavrayış diye açıklanmıştır ki anlam birdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)
وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ
Cümle, atıf harfi وَ’ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَجَّيْنَا ve نَجَّيْنَاهُ fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
الْقَرْيَةِ için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl الَّت۪ي ’nin sıla cümlesi olan كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَۜ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ‘nin haberi olan تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ cümlesi , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ [Karyeden kurtardık] ifadesinde mahalliyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Karyeden kurtarmak deyimi, karyede yaşayan insanlardan, onların yaptığı kötülüklerden kurtarmak anlamında kullanılmıştır.
تَعْمَلُ - عِلْماً kelimeleri arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عَمَلَ القَرْية خَبَائث burada ülke ( الْقَرْيَةِ) lafzı istiaredir. Bununla kastedilen, o ülke halkından çirkin işler yapmakta olan topluluktur. Nitekim Yüce Allah bu durumu “Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kötülük topluluğu idi.” sözüyle açıklamıştır. Ayrıca bu ayette ilginç ve ince bir sır daha bulunmaktadır. Çünkü الْقَرْيَةِ kelimesi dişil olduğu için (ona itibar ile) Allah Teâlâ أهل القرية tamlamasını da dişil kılarak الَّت۪ي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَٓائِثَ [çirkin işler yapmakta olan] buyurmuş, sözün kalan kısmını ise (tamlamanın eril olan ehl kısmına itibar ile) eril yaparak اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ (Çünkü onlar yoldan çıkmış bir kötülük topluluğu idi) şeklinde ifade buyurmuştur. Zira bununla kastedilen erildir. Şu halde ayette söz iki kısma ayrılmış, bir kısmı lafza itibar edilerek dişil kılınmış, diğer kısmı da manaya itibarla eril yapılmıştır. Kur’an’ın hayranlık verici sırlarındandır. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)
اَنْجَيَ fiili if’al babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِق۪ينَۙ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/ sağlam cümlelerdir.(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili Kadr/1)
اِنَّ ’nin haberi olan كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)
كَانَ ’nin haberi olan قَوْمَ سَوْءٍ, veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir. Muzâfı tahkir için gelen bu izafetle, müsnedün ileyh de tahkir edilmiştir. Ayrıca bu izafette سَوْءٍ , sıfat olmasına rağmen قَوْمَ ‘ye izafe edilmesinde mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
سَوْءٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelmesi de mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Kelimedeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade etmiştir.
فَاسِق۪ينَۙ kelimesi اِنَّ ’nin ikinci haberi olarak, ism-i fail kalıbında gelmiş, bu özelliğin istimrar ve istikrarını ifade etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
خَبَٓائِثَۜ - سَوْءٍ - فَاسِق۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Râgıb Isfahani der ki: سَوْءٍ : İnsanı üzen din ve dünya ile ilgili bütün işler, nefis ve bedenle ilgili bütün haller demektir. Mesela, malının yok olması, dostunu kaybetmesi gibi. Kötü ve çirkin olan her şeye de سَوْءٍ denir. Karşıtı güzellik anlamındaki حُسن ’dür. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l- Ezhân Min Rûhu-l Beyân)