فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ ١١٦
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. تَعَالَى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمَلِكُ lafza-i celâl’in sıfatı olup damme ile merfûdur. الْحَقُّۚ kelimesi اللّٰهُ lafza-i celâlin ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikside müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ
Cümle, اللّٰهُ lafza-i celâlin hali olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. لَٓا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder.
اِلٰهَ kelimesi لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. اِلَّا istisna harfidir. لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri; موجود (vardır) şeklindedir. Munfasıl zamir هُوَ mahzuf haberin zamirinden bedeldir.
رَبُّ kelimesi هُوَ zamirinden bedel veya atf-ı beyandır. Aynı zamanda muzâftır. الْعَرْشِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْكَر۪يمِ kelimesi الْعَرْشِ ’nın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْكَر۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta surekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ
فَ , istînâfiyyedir. Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Müsnedün ileyhin lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırma kastının yanında haberin önemini de vurgulamaktadır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهُ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Önceki azamet zamirden bu ayette Allah’ın yüce kudretine dikkat çekmek için Allah ismine geçişte, iltifat sanatı vardır.
الْمَلِكُ ve الْحَقُّ kelimeleri Allah lafzının iki sıfatı olarak merfûdur. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Sıfatlar arasına vav harfinin girmesi; mevsufun bu sıfatla kemal manada vasıflandığına ve sıfat ile mevsufun sanki ayrı şeyler olduğu ve bir araya getirildiğini ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Meani İlmi)
الْحَقُّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
التَّعالِي kelimesi العُلُوِّ kelimesinin mübalağasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
المَلِكُ kelimesinin ال ile marifeliği cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّۚ [İşte mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir.] Bu kelam, Allah'ın zatını ve ilk hayat ile son hayatta kulların mükâfat ve cezalarını üstün ve erişilmez bir hikmetle yöneten şanını tazim etmektedir. Yani Allah zatı itibarıyla yücedir ve zatında, sıfatlarında, hallerinde ve fiillerinde yaratılmışlara benzemekten ve fiillerinin, hikmet ve maslahatların ve övgüye layık sonuçlardan bilgisiz olmaktan münezzehtir. O, başlangıçta da diriltmek ile öldürmek, cezalandırmak ve mükâfatlandırmak hususlarında da yegâne mutlak hak ve hakimdir; O'ndan başka her şey, O'nun mülkü ve hükümranlığının kahrı altındadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَر۪يمِ
Ayetin fasılla gelen ikinci cümlesi, lafza-i celâlden hal-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi hal sahibinin durumunu tekid ifade ettiği için fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tekid edici halin başına وَ gelmez.
Cinsini nefyeden لَٓا ’nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cinsini nefyeden لَٓا ’nın haberi mahzuftur. Takdiri, موجود (vardır) şeklindedir.
هُوَ , cinsini nefyeden لَٓا ’nın ismi olan اِلٰهَ ’nin mahallinden veya لَٓا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Nefiy harfi لَاۤ ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr cümleyi tekid etmiştir.
Kasır, هُوَ ile لَاۤ ’nın ismi olan إِلَـٰهَ kelimesi arasındadır. هُوَ mevsûf/maksûrun aleyh, اِلٰهَ sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsuf hakiki kasrdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
Kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf; zikredilen sıfatın bu mevsûftan başkasında bulunmadığının ifade edildiği şekildir. Ama bu mevsûfta başka vasıflar bulunabilir demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
رَبُّ الْعَرْشِ izafeti, هُوَ zamirinden bedeldir.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبُّ الْعَرْشِ izafetinde Rab isminin muzâfun ileyhi olan الْعَرْشِ , şan ve şeref kazanmıştır.
الْعَرْشِ için sıfat olan الْكَر۪يمِ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İradesi olan canlılara mahsus bir sıfat olan الْكَر۪يمِ , cömert demektir. الْعَرْشِ ‘nin الْكَر۪يمِ ile sıfatlanması cansız bir şeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اِلٰهَ - اللّٰهُ - رَبُّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Önceki ayetteki, خَلَقْنَاكُمْ ve bu ayetteki اللّٰهُ kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimlerinde tecrîd sanatı vardır.
Arş'ın “ الْكَر۪يمِ ” olarak vasıflandırılması, ya vahyin ve ezcümle Kur’an-ı Kerim yahut hayır, bereket ve rahmet oradan indiği içindir. Ya da en büyük kerem sahibi Allah'a nispet edildiği içindir. Bir kıraate göre ise الْكَر۪يمِ kelimesinin harekesi, Rabbe sıfat olacak şekilde okunmuştur. Nitekim “Şerefli Arş'ın sahibidir.” ayeti de bu kabildendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Surede, 99. ayetten bu ayete kadar olan bölüm, ahiret hayatına ayrılmış olup burada inkârcıların ahirette karşılaşacakları azap anlatılmaktadır. İnkârcıların suçlarını itiraf edip cehennemden çıkarılmayı talep edecekleri, fakat dünyada müminlere karşı onur kırıcı davranışlarının cezasının benzer şekilde kendilerine uygulanacağı belirtilmektedir.
Surenin bitimine işaret eden bu ayette berâat-i intihâ sanatı vardır. Berâat-i intihâ; son bölümde sözün bittiğine dair bir işaret bulunmasına denir.
Bu ayet-i kerimede başta beyan edilen Allah’ın vahdaniyetinin delilleri, onun kudreti ve hikmeti manaları detaylandırılarak O’nun mülkünde hiç bir kusur veya noksanlığın olmadığı, kendisinin mutlak anlamda bir egemenliğe sahip olduğu ve mülkü üzerinde tam bir tasarruf ve nüfuza malik olduğu vurgulanmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)