وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ ١٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَوْلَا | ve eğer olmasaydı |
|
| 2 | فَضْلُ | lutfu |
|
| 3 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 4 | عَلَيْكُمْ | size |
|
| 5 | وَرَحْمَتُهُ | ve rahmeti |
|
| 6 | فِي |
|
|
| 7 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 8 | وَالْاخِرَةِ | ve ahirette |
|
| 9 | لَمَسَّكُمْ | size mutlaka dokunurdu |
|
| 10 | فِي | hakkında |
|
| 11 | مَا | şey (iftira) |
|
| 12 | أَفَضْتُمْ | daldığınız |
|
| 13 | فِيهِ | içine |
|
| 14 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 15 | عَظِيمٌ | büyük |
|
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır.
İsim cümlesidir. فَضْلُ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Haber mahzuftur. Takdiri; موجود (vardır) şeklindedir.
عَلَيْكُمْ car mecruru فَضْلُ ’a mütealliktir. رَحْمَتُهُ atıf harfi وَ ’la فَضْلُ اللّٰهِ ’a matuftur. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فِي الدُّنْيَا car mecruru رَحْمَتُ ’ye müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
لَ harfi لَوْلَا ’nın cevabının başına gelen rabıtadır.
مَسَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl فِي harf-i ceriyle مَسَّكُمْ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اَفَضْتُمْ ’dır. Îrabdan mahalli yoktur.
اَفَضْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. فِي harf-i ceri sebebiyyedir. ف۪يهِ car mecruru اَفَضْتُمْ fiiline mütealliktir. عَذَابٌ kelimesi مَسَّكُمْ fiilinin faili olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌۚ kelimesi, عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘’olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَوْلَا kelimesi bir şeyin mevcudiyetinden dolayı, imtina harfi olur. İsim cümlesine dahil olur. Şayet müspet mana taşıyorsa cevabı, önünde ل bulunan fiil olarak gelir. Saffat Suresi, 143-144. ayetleri buna örnektir. Şayet fiil menfi mana taşıyorsa cevabı ل ’sız gelir. Nur Suresi 21. ayet buna misaldir. (Suyuti, İtkan)
Maksûr isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi ( ى ) olan isimlere “maksûr isimler” denir. Maksûr isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksûr isimler de vardır. Maksûr isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى - اَلْعَصَا gibi.
Maksûr isimlerin îrab durumu şöyledir: Merfû halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile îrab edilir. Yani maksûr isimler merfû, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) îrab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۚ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
لَوْلَا , gayrı cazim şart edatıdır. Şart ilişkisi kurar. Şart bulunduğundan dolayı cevabın bulunmadığını ifade eder.Türkçe’ye olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
لَوْلَا geçmişin aksine, bir şeyin, başka bir şeyin varlığından dolayı mümkün olmaması için kullanılır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
Önceki ayetteki لَوْلَا teşvik içindir; bu (ayetteki) لَوْلَا ise başka bir şeyin bulunması sebebiyle bir şeyin bulunmayacağını ifade eder ‘olmasaydı’ anlamındadır. Mana şöyledir: Eğer daha önce dünyada size çeşitli nimetler lütfedeceğime dair hüküm vermiş olmasaydım -ki tövbe için mühlet vermem, ahirette affetme ve bağışlama hususunda size merhamet edeceğim (hakkında söz vermiş olmam) bu cümledendir- iftira olayına dalmanızdan dolayı size ceza vermede elbette acele ederdim. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t- Te’vîl)
Şart üslubunda gelen terkipte, isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ , şart cümlesidir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan فَضْلُ اللّٰهِ ’nin, takdiri موجود (mevcuttur) olan haberi mahzuftur.
Önceki ayetteki hitap gaib zamire iken bu ayette muhatap zamirine iltifat edilmiştir.
عَلَيْكُمْ car-mecruru, فَضْلُ ‘e mütealliktir.
رَحْمَتُهُ müsnedün ileyh olan فَضْلُ اللّٰهِ ‘ye matuftur. Cihet-i camiâ tezayüftür.
Veciz anlatım kastıyla gelen فَضْلُ اللّٰهِ ve وَرَحْمَتُهُ izafetlerinde فَضْلُ ’nun Allah lafzına, رَحْمَتُ ’nun Allah Teâlâya ait olan zamire muzâf olması, onları tazim ve teşrif içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
فَضْلُ ve رَحْمَتُهُ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar, ism-i fail ve ism-i mef’ûl yerinde kullanılabilirler. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ ibaresindeki فِي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya ve ahiret hayatları, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ahirette dünyada rahmete kavuşmayı tekid etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
اَفَضْتُمْ ف۪يهِ ifadesinde de istiare sanatı vardır.
اَفَضْ , kabın içine su doldurmak anlamındadır. Bu konu hakkında kendi aranızda çok konuştunuz manasında müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ ifadesi, 10. ayettekiyle aynıdır. Bu iki ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Şartın cevabı olan ve لَ karinesiyle gelen لَمَسَّكُمْ ف۪ي مَٓا اَفَضْتُمْ ف۪يهِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafat, s. 107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَسَّكُمْ fiiline müteallik car mecrur ف۪ي مَٓا , ihtimam için faile takdim edilmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan اَفَضْتُمْ ف۪يهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muahhar fail olan عَذَابٌ ’daki nekrelik, tarifi imkansız bir nev olduğuna ve tahkire işaret eder. Büyüklüğünü, korkunçluğunu ifade eder. Öyle bir azap ki kelimelerle tarif edilemez, demektir.
عَظ۪يمٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.
Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
مَسَّ fiili عَذَابٌ ’a isnad edilmesinde istiare sanatı vardır. Canlılara mahsus olan dokunma fiili azaba nispet edilmiş, böylece azap bir canlı yerine konmuştur. Aynı zamanda cümlede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
Burada da dokunmak kelimesi mecâz-ı mürseldir. Dokunmak, eleme sebep olur. O halde sebep zikredilmiş müsebbeb kasdedilmiştir.
الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab رَحْمَتُهُ - عَذَابٌ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı, فَضْلُ - رَحْمَتُهُ kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.